Asker sezgisine güvenmediği gün, kaderine yenilir.
O dertli kadın, az önce ölümden kurtulan kocasına ve o biricik oğluna sıkı sıkıya sarılmış halde bütün bedeniyle hâlâ zangır zangır titriyordu; adamın yüzü, o aldığı amansız darbelerin izleriyle kan revan içindeydi ama o yorgun gözlerinde artık bambaşka bir şey vardı, yeniden yaşadığını bilen, ailesine kavuşan bir insanın o tarifsiz, o derin minneti okunuyordu. Küçük çocuk ise babasının boynuna öyle bir sarılmıştı ki sanki o küçük kollarını bir anlığına gevşetirse adam yeniden elinden acımasızca alınacakmış gibi babasını sıkı sıkı tutuyordu.
Köyün o geniş meydanında ise saatler süren o ölüm sessizliğinin ardından yavaş yavaş hareketlilik normale, o eski akışına dönmeye başlamıştı; Onur pürdikkat yaralı sivillerin durumlarıyla ilgileniyor, Murat ve Uğur ise her ihtimale karşı o çevre güvenliğini titizlikle alıyordu. Kerem hâlâ köyün en yüksek taş noktasında, o keskin gözünü çevredeki tekinsiz patikalardan bir an bile ayırmadan nöbet tutmaya devam ediyordu; Demir ise o asker karakteri gereği her zamanki gibi tam anlamıyla rahatlamıyordu, tüfeğinin namlusu aşağıya doğru inse bile gözleri durmadan, şüpheyle etrafı süzüyordu.
Ben içimdeki o dinmeyen huzursuzlukla birlikte birkaç adım daha ileriye doğru çıktım; o esnada meydandaki köy yaşlılarından biri tozlu yere öylece oturmuş, nefes nefese, titreyen dudaklarıyla durmadan dua ediyordu. Saçları yaşından dolayı tamamen beyazlamıştı, yüzündeki o derin çizgiler ise bu amansız dağlarda geçen yılların ağır yükünü açıkça üzerinde taşıyordu; hemen yanına, toprağın üzerine doğru çöktüm.
Konuşurken sesimi olabildiğince yumuşattım, o babacan tonu takındım. “Geçmiş olsun amca, o beklenen büyük düğün bu akşam tamamen burada, bu meydanda mı olacak?” Yaşlı adam önce o yorgun yüzüme uzun uzun baktı, sonra o dertli başını yavaşça iki yana doğru salladı; bir şeyler konuşacak, bana anlatacak gibi oldu ama yaşadığı o korkudan sesi tam anlamıyla çıkmadı, boğazı düğümlendi.
Tam o sırada, hemen yanı başında dikilen yaşlı bir köy kadını acıyla söze girdi; ellerini minnetle göğe doğru açmıştı, gözleri gözyaşlarıyla dolmuştu. “Yok be evladım, yok güzel askerim,” dedi, konuşurken sesi hem titrek hem de yılların yorgunluğunu taşır gibiydi, “O bahsettiğiniz büyük düğün kesinlikle burada değil.”
Bu beklenmedik cevapla birlikte kaşlarım hafifçe, şüpheyle çatıldı. “Nasıl yani anacım, planlanan yer burası değil miydi?”
Yaşlı kadın derin, sıkıntılı bir nefes aldı, o korku dolu gözlerini kısa bir an için sıkıca kapattı; sanki az önce yaşadığı o dehşeti, o ölüm korkusunu zihninde toparlamaya çalışıyordu. “Burada sadece küçük bir sünnet merasimi olacaktı,” dedi kelimeleri yavaşça seçerek, “Onun için büyük bir kutlama yapacaktık.” Bir an için duraksadı, o kuru dudakları yine çaresizlikle titredi; sonra o nasırlı eliyle dağların arasındaki vadinin biraz daha ilerisini, o puslu hattı işaret etti. “Asıl düğün ise şu hemen karşıda gördüğün diğer köyde olacak, buradan yürüyerek gitmek en fazla on beş, bilemedin yirmi dakika sürer.”
Başımı bu sarsıcı bilgiyle yavaşça kaldırıp mağara önünde duran Cengiz komutana doğru baktım; o da tam o esnada keskin gözleriyle beni izliyordu. Bakışlarımız o toz dumanın ortasında buluştuğu anda ikimiz de aynı şeyi, o tehlikeli ihtimali düşündük; bu amansız operasyon bizim için henüz bitmemişti, aksine her şey daha yeni, daha büyük bir tehlikeyle başlıyordu.
Yaşlı kadın içini dökerek konuşmaya devam etti; o kırışık yanaklarından aşağıya doğru sicim gibi yaşlar süzülüyordu artık. “O kansız teröristler, o hainler sabahın en erken saatinde aniden geldiler,” dedi, o dertli sesi yaşadığı acıyla parçalanıyordu, “Önce köydeki bütün erkekleri bir eve topladılar, sonra da geri kalan hepimizi bu meydanda silah zoruyla tuttular.”
Yaşlı elleri öfkeden ve korkudan yeniden titremeye başladı. “O kurtardığınız kocayı özellikle aldılar çünkü onu çok iyi tanıyorlardı, köyler arasında sürekli gidip gelirdi, dağdaki o gizli yolu yordamı en iyi o bilir diye onu taş evde saatlerce sorguladılar.” Zorlukla yutkundu, gözlerini kaçırdı. “Bizlere de meydanda durmadan, baskıyla sürekli aynı şeyi sordular.”
Demir o esnada yanımıza kadar adımladı, tüfeğini sıktı. “Tam olarak neyi sordular anacım, dertleri neymiş?”
Kadın bu kez büyük bir korkuyla etrafına, o dağ patikalarına baktı, sanki birileri duyacakmış gibi sesi iyice fısıltıya düştü. “Karşı taraftaki o büyük köy düğününe tam olarak kaç kişi gelecek, koruma olacak mı dediler.” Bir anda bu sözlerin ardından içimde, damarlarımda buz gibi, dondurucu bir his dalga dalga yayıldı.
Demir’in o donuk yüzü bir kez daha taş gibi, çelik gibi sertleşti; ben de ciğerlerime dolan o tozlu nefesimi yavaşça dışarıya doğru verdim. Sorunun o korkunç cevabı artık hepimiz için çok net, çok açıktı; bu eli silahlı adamlar burada, bu küçük köyde sadece bir saldırı provası yapmışlardı, asıl hain hedef burası değildi. Karşı köyde yapılacak olan o korumasız, o kalabalık düğündü.
Cengiz komutan o sert, o heybetli adımlarıyla hemen yanımıza kadar geldi; gözleri bir anda avını gören bir kartal gibi çelik gibi kesilmişti. “Kaç kişi toplanır, kaç can gelir o düğüne bacım?”
Yaşlı kadın çaresizlikle ellerini birbirine kenetledi. “Çok kişi gelir komutanım." dedi fısıltı kadar kısık bir ses tonuyla, "İki köyün insanı birleşecek, bütün uzak akrabalar gelecek, küçük çocuklar, kadınlar!” Sesi yaşadığı o büyük endişeyle kırıldı, sustu. “En az iki yüz, belki üç yüz sivil insan aynı anda orada olur.” Meydanda bir an için timden kimse konuşmadı, dağ sustu; iki yüz korumasız sivil, dar bir köy alanı, amansız bir kalabalık ve kaçış yolları tamamen kısıtlı, tam anlamıyla hain bir katliam hedefi.
Demir öfkeden dişlerini birbirine vurdu, sıktı. “Lanet olsun.”
Onur da o esnada yanımıza gelmişti, o şakacı yüzündeki ifade bu korkunç bilgiyle tamamen değişti, yerini askeri bir ciddiyete bıraktı. “Komutanım, durum çok fena!”
Cengiz komutan o saniyeden sonra bir salise bile vakit kaybetmedi; o hepimizin çok iyi bildiği, itaat ettiği o sert komutan tonuna anında geri döndü. “Acil toplanın, Kılıç Timi yanıma!” Kılıç Timi saniyeler içinde, büyük bir disiplinle onun etrafında bir çember oluşturdu; hepimizin yüzü öfkeden ve kararlılıktan adeta taş kesilmişti.
Komutan o sarsılmaz gözleriyle tek tek hepimizin, tim adamlarının üzerinde gezindi. “Eğer buradaki operasyon bitti, tehlikeyi atlattık sanıyorsanız çok büyük yanılıyorsunuz çocuklar.” Meydanda hiç kimse milim kıpırdamadı, nefesler tutuldu. “Bu sabah burada yaşadıklarımız, kurtardığımız bu canlar sadece asıl hain planın başlangıcıymış.” Başını yavaşça, karşı köye doğru çevirdi. “Gerçek büyük hedef o kalabalık düğün.”
Kalbim bu sözle birlikte göğüs kafesime çok sertçe vurdu, nabzım hızlandı; komutan konuşmasına tavizsizce devam etti. “Eğer tek bir saniye bile geç kalırsak, yüzlerce masum sivil aynı anda o kansızların hedefi olur, buna müsaade etmeyeceğiz.”
Eren bile bu kez o alışık olduğumuz çocuksu çenesini tamamen kapatmış, hiç konuşmuyordu; Mete’nin yüzündeki o her zamanki rahat, tasasız ifade ise tamamen kaybolmuştu. Aras zaten bir heykel gibi taş gibiydi; Kerem o yüksek noktada gözünü o uzak ufuktan bir an bile ayırmadan sessizce, emir bekliyordu.
Cengiz komutan timine o beklenen son emrini verdi. “En fazla beş dakika içinde tam teçhizat hareket ediyoruz, rota karşı köy.” İçimdeki o askeri nabız her geçen saniye daha da hızlanmıştı; az önce burada, bu taş evde bir aileyi zamanında yetişip sağ salim kurtarmıştık. Ama şimdi önümde, Kılıç Timi’nin önünde çok daha büyük, çok daha ağır bir imtihan duruyordu; karşı köyde bizi bekleyen şey sadece sıradan bir askeri operasyon değildi artık. Bu kez yüzlerce günahsız insanın kaderi, o çocukların yaşayıp yaşamayacağı tamamen bizim oraya atacağımız o hızlı adımlara bağlıydı.
Cengiz komutanın verdiği o net, kesin emirden sonra timdeki herkes saniyeler içinde anında harekete hazırlanmıştı; herkes son bir kez mühimmatını, telsiz kulaklığını ve üzerindeki askeri ekipmanını sessizce kontrol ediyordu. Köydeki o çaresiz sivillerin yüzünde hâlâ o ölümcül korkunun izleri vardı ama bize, o Kılıç Timi’ne bakarken gözlerinde artık dün geceye kıyasla kocaman, umut dolu bir ışık da net şekilde görülüyordu.
Cengiz komutan adımlarını yavaşlatıp başını hafifçe o dertli yaşlı kadına doğru çevirdi; konuşurken sesini perdeleyerek sakin, saygılı bir ses tonuyla konuştu. “Teyzem, benim senin şu evine acilen bir dakika kadar girmem lazım, müsaaden var mıdır?”
Yaşlı kadın önce yaşadığı o şoktan dolayı birkaç saniye ne dendiğini tam anlamadı; sonra komutanın ne demek istediğini, durumun aciliyetini kavrayınca hemen o ak saçlı başını hızlıca salladı. “Tabii komutanım ne demek, buyur gelesin evladım, evim sana sonuna kadar açıktır.”
Demir bu hamle üzerine o askeri şüpheciliğiyle tek kaşını hafifçe kaldırdı ama komutana saygısından tek bir kelime bile etmedi; Onur ise hemen yan tarafta yüzünü başka bir yöne çevirmişti, belli ki o gergin ortamda gülmemek için kendini zor tutuyordu, dudaklarını ısırıyordu.
Ben de komutanın arkasından kısa, ne yapacağını anlamaya çalışan bir bakış attım. “İsterseniz ben de seninle geleyim komutanım.”
Cengiz komutan başını onaylar anlamda hafifçe salladı. “Hadi gel Akrep, arkamdan ayrılma.” İkimiz birlikte yaşlı kadının o eski taş evine doğru hızlı adımlarla yürüdük; kapısı oldukça eskiydi, ahşabı bu dağların, bu coğrafyanın yıllardır süren o amansız yükünü üzerinde gururla taşıyor gibiydi. İçeriye ilk adımımızı attığımız o salisede, dışarıdaki o kavurucu, o insanın nefesini kesen kuru sıcağa kıyasla serin, insanı rahatlatan bir hava yüzüme sertçe vurdu.
Evin içi küçük ama kendi içinde son derece düzenli, tertemizdi; bir köşede üst üste yığılmış eski, el dokuması halılar vardı, taş duvarlarda ise zamanla renkleri solmuş eski aile fotoğrafları asılı duruyordu. İçeride o yılların getirdiği büyük yorgunluk hissediliyordu ama aynı zamanda insana huzur veren buram buram bir yuva sıcaklığı, bir dürüstlük de vardı.
Tam evin ortasına doğru birkaç adım atmıştım ki gözüm sağ taraftaki o loş köşede duran yatağa kaydı; orada, o eski yorganın altında yatalak bir yaşlı adam sessizce yatıyordu. Hastalıktan ve yaştan dolayı oldukça zayıflamıştı, yüzü adeta bir mum gibi solgundu; nefesi ise ciğerlerinden çok ağır, çok güçlükle dışarıya doğru çıkıyordu. Konuşacak, bize bir şeyler söyleyecek tek bir gram hali yoktu belli ki ama o bilge gözleri sonuna kadar açıktı; içeriye giren biz iki silahlı askeri büyük bir sessizlikle, dikkatle izliyordu. Bir an için duraksadım, adımlarım yerde kilitlendi.
Cengiz komutan da tam o esnada yataktaki o yaşlı adamı fark etmişti; tam o saniyede komutanın belindeki el telsizinden hafif, cırıltılı askeri bir ses yükseldi. Komutan o profesyonel refleksle telsizin sesini eliyle hemen kıstı, sonra o sessizliği bozmamak için neredeyse tamamen kapattı; o her zamanki çelik gibi sert, tavizsiz yüzü bir anda, saniyeler içinde yumuşadı, babacan bir hal aldı. Yaşlı adama doğru büyük bir hürmetle hafifçe baktı; ve ondan hiç beklenmedik bir şekilde, yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi, gülümsedi. O dağları titreten sert askeri yüzünün altında sakladığı o kalbi temiz, o merhametli insani tarafı bir anlığına da olsa karşımda çok net şekilde görünmüştü; başını yaşlı adama doğru hafifçe eğdi, sessiz ama çok şey anlatan samimi bir selam verdi.
Yataktaki yaşlı adam hiçbir şey konuşmadı, tek bir kelime bile etmedi; sadece o derin gözleriyle komutanın bu sıcak selamına aynı şekilde karşılık verdi. Ama o yaşlı gözlerin bakışında öyle derin, öyle sarsıcı bir anlam vardı ki sanki tek kelime etmeden bu toprakların bütün hikayesini anlatıyordu; büyük bir yorgunluk vardı o gözlerde, yılların biriktirdiği o amansız yük vardı, dinmeyen bir acı vardı ama en çok da buralara özgü, kadere boyun eğmiş o alışılmış sarsılmaz sabır vardı.
Cengiz komutan o sessiz bağın ardından yüzünü yavaşça bana doğru çevirdi, o eski askeri tonuna döndü. “Akrep,” dedi, sesini alçaltarak.
Hazırola geçip fısıldadım. “Emredin komutanım.”
“Bana sadece iki dakika müsaade et, kapıda bekle.”
Başımı hemen onaylar anlamda salladım. “Tamam komutanım, ben buradayım.” Komutan evin içindeki lavaboya doğru hızlı adımlarla ilerleyip ahşap kapıyı arkasından sessizce, çıt çıkarmadan kapattı; ben ise o küçük odanın ortasında, tüfeğimle öylece tek başıma kaldım. Evin içi şu an tamamen mutlak, derin bir sessizliğe gömülmüştü.
Dışarıdaki o tozlu meydandan ise çok hafif, ritmik askeri ayak sesleri geliyordu; tim dışarıda, o sıcakta pürdikkat bizi bekliyordu. Muhtemelen Demir kapının hemen önünde namlusu hazır vaziyette nöbetteydi, Kerem de o yüksek taş çatıdan çevreyi saniye saniye tarıyordu; benim dikkatim ise odadaki o derin sessizliğin içinde yeniden yataktaki o yaşlı adama kaydı. Adam hâlâ o bilge gözlerini bir an bile benden ayırmıyordu; karşısındaki bu tepeden tırnağa silahlı askerden hiç korkmuş gibi görünmüyordu.
Daha çok bu hayatta yaşanabilecek her şeyi, her ölümü ve her acıyı çoktan görmüş, geçirmiş gibi bir hali vardı; bu coğrafyanın, bu toprakların yıllardır bağrında taşıdığı bütün o dilsiz acılara bizzat tanıklık etmiş birinin o olgun bakışıydı bu. İçimde, ruhumun en derin yerinde bir anda tuhaf, insanı sarsan bir his dalgası oluştu; sanki bu küçücük evin taş duvarlarına, o eski halılarına bile yılların o dilsiz, o saklanan sessiz acısı sinmişti.
Ben o derin, o amansız düşüncelere dalıp gitmişken dışarıdan, açık kapıdan kulağıma çok hafif bir telsiz cızırtısı sesi daha geldi; o askeri refleksle başımı anında ahşap kapıya doğru çevirdim, tetik parmağım kendiliğinden gerildi. Aşağıdaki o vadinin derinliklerinden bir şeyler, tekinsiz bir durum bize doğru hızla yaklaşıyordu; içimdeki o dinmeyen huzursuzluk dalgası bir anda yeniden, her bir hücremde büyümeye başlamıştı.
Cengiz komutan lavabodan dışarıya çıktığında yüzündeki o az önceki yumuşak, o insani ifade yine tamamen değişmişti; saniyeler içinde yeniden o sert, net ve operasyona tamamen hazır çelikten komutan olmuştu. Doğrudan gözlerimin içine baktı, durumumu süzdü. “Ne oldu Akrep?”
Gözümü o eski ahşap dış kapıdan bir salise bile ayırmadan, kısık sesle cevap verdim. “Tam adını koyamıyorum komutanım.” Derin, ciğerlerimi yakan sıcak bir nefes aldım; Cengiz komutanın o çelik gözleri bu sözlerimle anında daha da keskinleşti, avını gören bir şahin gibi oldu. İkimiz de aynı salisede, tek bir vücut gibi hızla dışarıya, o meydana doğru yöneldik; çünkü bizim için artık zaman çok daralıyordu.
~~~
Pazartesi Çarşamba Ve Cuma Günleri Yeni Bölüm...
Buraya kadar okuduysan yorumunu merak ediyorum 🌝