-19-

2422 Words
"Yıkıldığım yerde nefes almayı öğreniyorum." ~~~ Beria Solak'ın Dilinden... Hayatımın akışı, hiç beklenmedik bir anda, bir kaza sonucu tamamen değişti ve beni karanlık bir zindana sürükledi. Ben Beria, 23 yaşında, hayat dolu bir üniversite öğrencisiydim. O gün, her zamanki gibi okuldan eve dönmek için otobüse bindim. Kulaklarımda yankılanan çığlık sesleriyle irkilerek gözlerimi açtığımda, dehşet verici bir manzarayla karşılaştım. Otobüsteki yolcular, sanki yere serilmiş yapraklar gibi, çaresizce yatıyorlardı. Kendi durumumu merak ederken, titreyen elimle telefonumu kaldırdım. Ancak, boynumda hissettiğim keskin acı, iliklerime kadar işledi ve beni acı içinde kıvrandırdı. Dişlerimi sıkarak, tüm gücümle elimi kaldırdım ve telefonun ekranında yansıyan yüzüme baktım. Kaşımın açıldığını ve kanın şakaklarımdan aşağıya doğru aktığını gördüm. Otobüsün yan yatmış bir şekilde kaza yaptığını, etrafımdaki sessizlikten ve kırık camların hışırtısından anladım. Üzerime yağan cam kırıkları, sanki birer buz parçası gibi tenime saplanmıştı. Kalkmaya çalıştım, sırtımı geriye doğru çektim ama bedenim beni dinlemiyordu, güçsüzdüm. "Yardım edin!" çığlıkları, otobüsün arka koltuklarından yankılanırken, oraya baktım. Küçük bir kız çocuğu, annesine sarılmış, çaresizce bekliyordu. O an, kendi acımı unuttum ve o kız çocuğuna baktım. "Korkma, geçecek," dedim, sesim titrek ve fısıltı gibiydi. Ama biliyordum, geçmeyecekti. Bu, onun hayatında derin bir travma olarak kalacaktı. Kazanın nasıl olduğunu anlamıyordum. Her şey o kadar ani olmuştu ki, en son elimdeki kitabımı okuduğumu hatırlıyorum. Ama kitabım yoktu, kaybolmuştu. Telefonumu nasıl tuttuğumu bile hatırlamıyordum. Birden, kulaklarıma siren sesleri doldu. Yarı kırık camdan dışarı baktığımda, orada öylece bekleyen, çaresiz görünen insanlar vardı. Neden bizi kurtarmadıklarını anlamıyordum. Ambulansın mavi ışıklarının yanıp söndüğünü gördüğümde, gökyüzüne baktım. Akşamın karanlığı yavaş yavaş çöküyordu. Gözlerim kararıyor, başım dönüyordu, ama hiçbir şey yapamıyordum. Ayaklarım benim değildi sanki, belden aşağısını hissetmiyordum. Kötü düşünmek istemiyordum, ama zihnim bana acımasızca fısıldıyordu. Ellerim, ayaklarım ve başım kanlar içindeydi, çaresizce hareket edememek, dayanılmaz bir acıydı. Sağ tarafa doğru yatarken, başımı yavaşça aşağıya indirdim. Gözlerim, dizlerimin üzerine kadar yırtılmış elbisemin altından görünen, kanlar içindeki bacaklarımla karşılaştı. O an içimde bir yangın koptu, tarifsiz bir acıyla çığlık çığlığa ağlamaya başladım. Küçük kız çocuğu, annesinin bedenine sarılmış, hıçkırıklarla sarsılıyordu. Kadının yüzü solmuş, gözleri kapanmıştı. Öldü mü yoksa korkudan bayıldı mı, anlamaya çalışırken zihnim bulanıyordu. Canım öyle yanıyordu ki, sanki bedenim paramparça oluyordu. Ambulans ekiplerinin siren sesleri, cam kırıklarının ve enkazın arasından yankılanarak otobüsün içine doldu. Hızlı adımlarla yanıma geldiler, fakat ben camların arasında sıkışmıştım. "Önce kız çocuğun annesini kurtarın!" diye haykırdım, sesim titriyordu. Benim için burası bir sondu, bunu biliyordum. Başımda şiddetli bir ağrı vardı, her an beyin kanaması geçirecek gibi hissediyordum. Etrafımdaki her şey yavaşça kararıyordu, sanki bir boşluğa doğru çekiliyordum. Sedyeyle kadını götürdüklerini ve küçük kız çocuğunun, annesinin soğuk elini sıkı sıkıya tuttuğunu gördüm. O an, dayanılmaz bir acı ve çaresizlik hissiyle gözlerim karardı ve bilincimi kaybettim. Ondan sonrası, zihnimde derin bir boşluktu. Gözlerimi aralamaya çalıştığımda, etrafımdan gelen anlamsız, uğultulu sesler duyuyordum. Sanki bir rüyanın içindeydim, gerçeklikten kopmuştum. Göz kapaklarım ağırlaşmış, açılmamak için direniyordu. Boğazımda keskin bir ağrı vardı, yutkunmaya çalıştıkça acı daha da artıyordu. Sonunda gözlerimi araladığımda, bembeyaz, steril bir hastane odasında olduğumu fark ettim. Dört duvar arasında, yalnızdım. Oda, soğuk ve yabancıydı. Koluma baktığımda, ince bir serum iğnesinin cildime saplandığını gördüm. Gözlerim, serumun şeffaf hortumundan akan sıvıyı takip etti. Kalkmaya çalıştım, iki elimle destek alarak sırtımı kaldırdım. Ama bacaklarım hissizdi. Ayağımı hareket ettirmeye çalıştım, ama sanki bedenime ait değildi. Panik içinde, ayağımı hissetmeye çalıştım ama boşunaydı. Başımda bekleyen doktorlar bu durumu fark etmiş olacak ki kalkmamam için beni uyardılar: "Beria Hanım, lütfen yerinizden kalkmayınız." derken doktorun siyah gözlerine baktım. Serum takılı kolumun acısını hissediyordum. Acıyı hafifletmek için serumun bandını sıktım. Bandı çıkarmaya çalışırken hemşire kolumu tuttu ve "Lütfen biraz daha sakin olur musunuz?" dedi. Gözlerimi devirerek hemşireyi umursamadım ve doktora döndüm: "Telefonum nerede? Ailemi aramak istiyorum." Bu kadar sakin olmam beni korkutuyordu. Doktoru tepeden tırnağa süzerken gözlüklü, siyah gözlü, uzun boylu, hafif kilolu ve hafif beyazlamış saçları dikkatimi çekti. İşaret parmağıyla gözlüğünü düzelterek bana baktı "Ambulans ekibimiz ailenizi aramış, anneniz birazdan burada olur, beklemeniz gerekiyor," dedi. Ardından komodinin üzerindeki telefonumu uzattı. Telefonun ekranını açıp kapattıktan sonra doktora döndüm "Kötü bir durum yok, değil mi? Ayaklarımı hissetmiyorum," diye sordum. O sırada hemşire serumun bitip bitmediğini kontrol ediyordu. Doktorla göz göze geldiklerinde ikisinin arasında bir sır olduğunu sezmiştim. Durumumun ne olduğunu bilmiyordum ve sorduğum soruya yanıt alamamıştım. Tam tekrar soracakken odanın kapısı açıldı. Gelenin annem olduğunu gördüğümde içimdeki yangın alevlenirken gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Bana sıkıca sarılıyordu, kokusunu içime çektim. Meğer ne güzel kokuyormuş, o an cennette gibi hissettim. Annemle sarılmamız sona erince gözyaşlarını sildi ve doktora rahatsızlığımın ne olduğunu sordu. Doktorun odaya sinen o tanıdık, steril kokusu bile midemi bulandırıyordu sanki. Pencereden sızan akşam ışığı, yüzündeki o hüzünlü ifadeyi daha da belirginleştiriyordu. Elindeki dosyayı sıkıca tutarken, sanki hayatımın kararını veriyordu. Ve biliyordum ki, o karardan iyi bir şey çıkmayacaktı. "Beria Hanım," dedi doktor, sesi o kadar yumuşaktı ki, sanki bir cenazede konuşuyormuş gibiydi. "Geçirdiğiniz kaza sonrası yaptığımız tüm tetkikler ve konsültasyonlar tamamlandı. Maalesef... size aktarmam gereken bazı zor gerçekler var." O "Maalesef" kelimesi, içime saplanan bir bıçak gibiydi. Zaten biliyordum kötü bir şey geleceğini, ama yine de hazırlanmak mümkün değildi. "Kaza sonucu omuriliğinizde ciddi bir hasar meydana gelmiş durumda," diye devam etti doktor, gözlerini benden kaçırarak. "Bu hasarın kalıcı olduğunu ve maalesef. Bacaklarınızı eskisi gibi hareket ettiremeyeceğinizi üzülerek belirtmek zorundayım." İşte o an, sanki bir ip koptu içimde. Bu söylediği cümleler, hayatımın tüm renklerini bir anda siyaha çevirdi. Birkaç saat önce her şey normaldi. Ayaklarım yere basıyordu, istediğim yere gidebiliyordum, dans edebiliyordum. Şimdi ise, bu basit eylemler bile hayal olmuştu. Dudaklarım aralandı ama boğazımda kocaman bir düğüm vardı, hiçbir ses çıkmadı. Gözlerim doktorun yüzünde çaresizce bir umut ışığı aradı. Belki yanlış anlamıştım, belki bir mucize olurdu. Ama doktorun yüzündeki o üzgün ifade, tüm umutlarımı yerle bir etti. Bakışlarım boşluğa kaydı, sanki önümde uzanan geleceği göremiyordum. Ama acı henüz bitmemişti. Doktor, sanki en kötü kısmı sona bırakmış gibi derin bir nefes aldı. "Aynı zamanda, kaza ve sonrasındaki travmanın vücudunuz üzerindeki etkilerini de inceledik. Yapılan jinekolojik değerlendirmeler sonucunda. Hormonal dengenizde ciddi bir bozulma tespit ettik." Yüzüne baktım, ne söyleyeceğini biliyordum. "Bu hormonal dengesizlik ve kaza sonucu oluşan diğer fizyolojik etkiler nedeniyle, doğal yollarla anne olma ihtimaliniz maalesef çok düşük. Hatta. Mevcut durumda bu olasılığın oldukça uzak olduğunu söyleyebilirim." O an, sanki dünya başıma yıkıldı. Sadece yürüyemeyecek olmak yetmezmiş gibi, şimdi de anne olma hayalim elimden alınıyordu. Bir kaza. Bir anlık dikkatsizlik, hayatımı tamamen değiştirmişti. Bacaklarımın hareketini çalmıştı, şimdi de içimde taşıyacağım bir canın hayalini. Doktorun "Biliyorum, bu çok ağır bir yük," sözleri, sadece acımı daha da derinleştirdi. "Hem hareket özgürlüğünüzü kaybetmek hem de anne olma hayalinizin ciddi şekilde sekteye uğraması. Bunun ne kadar acı verici olduğunu tahmin edebiliyorum." Tahmin edemezdi. Kimse edemezdi. İçimde büyüyen o kocaman boşluğu, o tarifsiz acıyı kimse anlayamazdı. Odanın steril beyazlığı, sanki benim için bir kefen gibiydi. Hayallerim, umutlarım, geleceğim. Hepsi o kazayla birlikte enkaza dönmüştü. Ben artık sadece yürüyemeyen değil, aynı zamanda anne olamayacak bir genç kızdım. Ve bu gerçek, ruhumda kapanmayacak derin yaralar açmıştı. Şimdi bacaklarıma baktım ve yabancı gibiydiler. Ne hissetmem gerektiğini bilemedim. Öfke mi, hayal kırıklığı mı, derin bir çaresizlik mi? Sanırım hepsi bir aradaydı. İlk sıcak damla yanağıma düştüğünde, engelleyemediğim bir hıçkırık dudaklarımdan firar etti. Omuzlarım sarsılmaya başladı ve içimdeki acı, sessiz ama şiddetli bir fırtına gibi yükseldi. "Hayır," diye fısıldadım, sesim o kadar zayıftı ki kendim bile duymakta zorlandım. "Hayır, bu olamaz." Yürüyemeyeceğimi öğrendikten sonra neler olduğunu hatırlamıyorum. Bana sakinleştirici yapmışlardı. En son "Hayır, bu olamaz!" diye bağırdığımı anımsıyorum. Gözlerimi açtığımda annem karşımda oturuyordu. Gizlice ağlıyor, göz altları çökmüştü. Hafif bir acı hissedince çığlık attım. Annem uyandığımı fark edince gözyaşlarını sildi ve kalkıp benimle ilgilendi. "İyi misin, canım?" dedi, üzerimdeki örtüyü düzeltti. Annemin yüzüne bakamıyordum. Yatağa bağımlıydım ve tüm sorumluluk ona kalmıştı. Kendimi suçlu hissediyordum. Annem genç bir kadındı ama benim yüzümden o da eve hapsolacaktı. Bütün işleri ben olacaktım ve bunun ne kadar zor olduğunu biliyordum. Babama gelince, o uzun yol şoförüydü; bazen bir gün evde olur, sonra iki üç gün hiç görünmezdi. Tek çocuklarıydım. Yüzümü yukarıya çevirince anneme baktım ve "Babam ne zaman gelecek, anne? Babamın bu durumdan haberi var mı?" diye sordum. Aklım hep babamdaydı. O, bana çok düşkün, diğer babalara benzemeyen biriydi. Çevremdeki arkadaşlarımdan bazılarının babalarının kötü olduğunu biliyordum ve bu konuda kendimi şanslı hissediyordum ama bunu onlara hiç belli etmedim, edemezdim de. "Hayır canım, baban yolda, eve geliyor. Yoldayken böyle bir şey söylemek doğru olmaz," dedi ve karşımdaki tekli koltuğa oturdu. Haklıydı, uzun yol şoförüne yoldayken kötü bir haber vermek hiç de uygun olmazdı. Anneme bir şey demeden yüzümde hafif bir tebessüm oluştu. "Şimdi sana yemek getirecekler. Yemeğini yedikten sonra güzelce uyursun," diye ekledi. Yemek mi? Ben bu haldeyken mi? İnsan bir günde ölebilir miydi? Yaşıyordum evet, ama sanki bir ölü gibiydi; bedenim ölmüş ama toprağa verilmemiş biriydim. Anneme yine cevap vermedim. Telefonumu alıp sosyal medyada dolaşmaya başladım. w******p grubumuzda öğretmen yarınki dersin iptal olduğunu yazmış ve herkes rahatladığını belirten mesajlar atmıştı. Ne önemi vardı ki, bu durumda dersin iptal olmasının? Gruba bir şey yazmak istemedim. Ben daha bu yeni duruma alışamamışken, başkalarını nasıl alıştıracaktım ki? Ve kimsenin bana acımasını istemiyordum. Odamın kapısı yavaşça aralandı, içeri sızan loş koridor ışığı yemek saatinin geldiğini müjdeliyordu sanki. Annemin endişeli ama sevgi dolu yüzü belirdi kapıda. Telaşla yanıma doğru birkaç adım atarken, karyolanın kenarına ilişip sırtımdaki yastığı nazikçe düzeltti. Onun bu özenli hareketi içimi ısıttı. Hafifçe doğrulmaya çalışırken gözüm, odaya giren hemşirenin elindeki bembeyaz tepsiye ilişti. Üzerinde porselen bir kasede dumanı tüten çorba, yanında küçük bir tabakta zeytinyağlı sebzeler ve birkaç dilim tam buğday ekmeği sıralanmıştı. Bu halsiz ve yorgun bedenimle yemek yemek ne kadar zor olacaktı, biliyordum. Her lokma sanki boğazımda düğümlenecekti. Ama yine de içten içe, derinlerde bir yerde hafif bir açlık kendini hissettiriyordu. Mis gibi, taze baharatlarla zenginleştirilmiş çorbanın sıcak buharı yüzüme doğru nazikçe yükselirken, içimde cılız bir umut filizlendi. Belki birkaç kaşık alabilirdim. Annemin şefkat dolu bakışları ve hemşirenin uzattığı gümüş kaşıkla o ilk yudumu beklemeye başladım. Annem, "Ben hallederim," der gibi sıcak bir gülümsemeyle hemşireye baktı. Hemşire de anlayışla başını sallayıp sessizce odadan ayrıldı. Annem, porselen kasede ki dumanı üzerinde tüten çorbadan bir kaşık aldı, sevgiyle üfleyip ağzıma yaklaştırdı. O ilk yudumu yuttuktan sonra, dudağımda kalan minik bir damlayı dilimle yavaşça sildim. Zihnimin derinliklerinde babamın düşüncesi bir gölge gibi belirmişti. Benim bu kırılgan halimi öğrendiğinde nasıl yıkılacağını tahmin edebiliyordum. Annemin şefkatli elleriyle yavaş yavaş çorbayı bitirmiştim. Ama onun bana dolu dolu, hüzünle karışık bakışları içimi burkuyordu. Midem artık daha fazla kabul etmek istemiyordu ve elimi hafifçe kaldırıp tepsiyi nazikçe geri ittim. "Anne, bu kadar yeter," diye fısıldadım. "Ama yanında sebze yemeği de var kuzum," dedi annem endişeyle. "Anne, lütfen! Daha fazla yiyemiyorum," diye yineledim, sesimde bir yalvarış vardı. Elindeki tabağı yavaşça tepsiye bırakırken, "Peki canım, sen bilirsin," dedi, sesi yumuşak ve kabulleniciydi. Kapı yeniden tıklatıldı, bu seferki telaşlı değil, daha ziyade yorgun ve endişeli bir ritimdeydi. Annemin yüzünde hafif bir şaşkınlık belirirken, ben de merakla başımı o yöne çevirdim. İşte, uzun ve yorucu bir yolculuğun izlerini taşıyan babam, eşikte belirmişti. Gözleri ilk önce annemin yüzünde dolaştı, sonra beni o halde görünce bir an donakaldı. Yüzündeki o her zamanki neşeli ifade yerini derin bir hüzne bırakmıştı. Saçları biraz daha dağınık, yüzü solgundu. Üzerindeki ceketin omuzları düşmüş gibiydi, sanki omuzlarına koca bir yük binmişti. Elindeki buruşuk çiçek demetini sıkıca tutuyordu. Odaya yavaşça, adeta çekinerek girdi. Ayakları zeminin üzerinde sessizce ilerlerken, bakışları bir an olsun benden ayrılmıyordu. O güçlü, her zaman dimdik duran babam şimdi sanki küçülmüş gibiydi. Gözlerindeki o çaresiz ifade, içimde yeni bir acı dalgasına neden oldu. Dudakları hafifçe aralandı, sanki bir şeyler söylemek istiyordu ama boğazında kelimeler düğümlenmişti. Elindeki çiçekleri yavaşça komodinin üzerine bıraktı ve birkaç adımda yanıma geldi. Dizlerinin üzerine çökerek ellerimi avuçlarının içine aldı. O koca, güçlü elleri şimdi titriyordu. Anlaşılan annem, babama sadece hastanede olduğumu söylemiş olmalıydı. Elindeki o rengarenk geçmiş olsun çiçeği odaya tatlı, ferahlatıcı bir koku yayarken, babam eğilip şefkatle anlıma sıcak bir öpücük kondurdu. O öpücük, uzun yolun yorgunluğunu ve içindeki endişeyi bir nebze olsun hafifletir gibiydi. Ardından, o güzel kokulu çiçek demetini nazikçe bana uzattı. Her bir çiçeğin canlı rengi, sanki "Geçmiş olsun" dileklerini fısıldıyordu. Kır çiçeklerinin o mis gibi kokusu, hastane odasının steril atmosferine bambaşka bir hava katmıştı. Babamın gözlerindeki o derin sevgi ve endişe birbirine karışırken, çiçeği tutan ellerinin hafifçe titrediğini fark ettim. O an, onun için ne kadar değerli olduğumu bir kez daha derinden hissettim. Çiçeklerin odaya yaydığı hafif tebessüm havası annemin titrek sesiyle dağıldı. Babamın gözlerindeki umutlu ifadeye acıyla baktı. "Canım," diye fısıldadı annem, sesi sanki kırık bir cam parçasının sesi gibiydi, "Doktorlar... doktorlar Beria'nın bir daha yürüyemeyeceğini söylediler." Odada derin ve acı bir sessizlik çöktü. Babamın yüzündeki o şefkatli gülümseme yavaş yavaş soldu, yerini tarifsiz bir acı ve şaşkınlığa bıraktı. Gözleri bir an boşluğa daldı, sanki duyduklarına inanmak istemiyordu. Elindeki çiçek demeti hafifçe titredi. Dudakları aralandı, bir şeyler söylemek ister gibi oldu ama hiçbir ses çıkmadı. Yüz hatları kasıldı, sanki görünmez bir yumruk kalbine inmişti. O güçlü adamın omuzları çöktü, başı hafifçe öne eğildi. Gözlerinde biriken yaş damlaları, uzun ve çaresiz bir bekleyişin habercisi gibiydi. Odaya yayılan o tatlı çiçek kokusu bile artık acı bir ironi gibi geliyordu. Benim bir daha yürüyemeyeceğim gerçeği, babamın dünyasına bir anda karanlık bir gölge düşürmüştü. Annemin o kahredici cümlesi odanın sessizliğini bir bıçak gibi kesti. Benim içimde ise sanki bir volkan patladı. Gözlerimden boşalan yaşlar yanaklarımı sel gibi ıslatırken, hıçkırıklarım göğsümü acı bir şekilde sarsmaya başladı. Kontrolsüz bir şekilde ağlıyordum; hayallerimin, umutlarımın, geleceğimin bir anda elimden kayıp gidişine ağlıyordum. Odamın duvarları üzerime üzerime geliyormuş gibi hissediyordum. Babam ise şaşkınlıkla donakalmıştı. Önce anneme, sonra da bana baktı. Yüzünde tam bir karmaşa okunuyordu; inanmazlık, şok ve derin bir üzüntü birbirine karışmıştı. Sanki ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı, dudakları aralık kalmıştı. Benim o iç parçalayıcı ağlayışım karşısında adeta taş kesilmişti. O güçlü, her zaman beni teselli eden babam, şimdi çaresizce bana bakıyordu. İlk defa onu bu kadar şaşkın ve kırılgan görüyordum. Benim hüngür hüngür ağlayışım, onun da kalbine saplanan görünmez bir ok gibiydi sanki. O an, ikimiz de aynı anda tarifsiz bir acının girdabında çırpınıyorduk. Benim o iç yakıcı hıçkırıklarım odada yankılanırken, annemin de yüz hatları acıyla burkuldu. Gözleri dolu dolu olmuştu ve yanaklarından süzülen birkaç damla yaş, onun da ne kadar kahrolduğunun sessiz bir göstergesiydi. Dudakları titriyor, sanki söylemek istediği onca kelime boğazında düğümleniyordu. O da benim gibi çaresiz hissediyordu. Bir yandan bana destek olmak isterken, diğer yandan kendi yaşadığı acıyla başa çıkmaya çalışıyordu. Babamın şaşkın ve üzgün bakışları annemin de yüreğini dağlıyordu. Omuzları hafifçe sarsılırken, ellerini birbirine kenetlemiş, adeta görünmez bir güçten sabır diliyordu. Benim bu perişan halim, onun da ruhunu derinden yaralamıştı. O güçlü kadın, gözlerindeki yaşları silmeye bile mecali kalmamış gibiydi. Benim acım, onun da acısı olmuştu; o an, üçümüz birbirimize sarılıp aynı derin kederin içinde birbirimize tutunuyorduk. ~~~ Pazartesi Çarşamba Ve Cuma Günleri Yeni Bölüm... Buraya kadar okuduysan yorumunu merak ediyorum 🌝
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD