-15-

2398 Words
Kurşun bedeni susturdu, fedakârlığı sonsuza kadar konuşacak. Demir omzumdaki o koca elini birkaç saniye daha hiç çekmedi; o güçlü, o sarsılmaz askeri baskı bazen insana yüzlerce, binlerce kelimeden çok daha fazla şey anlatıyordu, teselli veriyordu. Arkadaşımın hiçbir şey söylemeden bile o dilsiz haliyle her an yanımda olduğunu, içimdeki o ağır yükün büyük bir kısmını sessizce kendi omuzladığını hissettiriyordu ve biz o ağır, o dertli sessizliğin içinde öylece dururken, meydanın hemen diğer ucundan ansızın yükselen neşeli kahkaha sesleri ikimizin de dikkatini bir anda o tarafa doğru çekti. Demir o sert başını hafifçe kaldırıp düğün meydanının tam ortasına doğru büyük bir dikkatle baktı; Onur halay çeken köylülerle birlikte kendini tamamen ritme kaptırmış, o koca omzunu neşeyle oynatıyordu, Eren ise olan biteni kendi tarzıyla tamamen abartmış, resmen köyün gençleriyle aynı çizgide coşkuyla oynuyordu. Genç askerin bir eli havada, diğer eli yanındaki köylünün omzunda duruyordu, yüzünde ise kocaman, saf bir sırıtış vardı; Aras kenarda, taş evlerin gölgesinde öylece duruyor gibi görünse de dudaklarının kenarında belli belirsiz, sıcak bir gülümseme oluşmuştu. Kerem bile o her zamanki taş suratına, o keskin keskin bakan gözlerine rağmen meydandaki o çocukça halleri izlerken kendini tutamayıp hafifçe yüzünü yana doğru çevirmişti, gülümsüyordu. Demir burnundan kısa, rahatlamış bir nefes verdi, o dertli başını iki yana doğru yavaşça salladı. “Bizim bu timin çocukları harbi deli, akıl kârı değil bunların yaptığı,” dedi, hafif, askeri bir sitem vardı ama o sitemin hemen altında saklanan o derin sıcaklığı, o sevgiyi ben çok iyi tanıyordum. Gözüm onun baktığı o neşeli tarafa kaydı; Eren’in bir köylü çocuğuyla birlikte aynı anda, büyük bir uyumla omuz attığını görünce, istemsizce benim de o yorgun yüzümde küçük, içten bir gülümseme oluştu. Elimdeki o ezilmiş kola kutusunu yavaşça, ses çıkarmadan oturduğum taş duvarın dibine bıraktım. “Bu timin içinde delilik bayrağını en önde taşıyanı her zaman Eren’dir zaten,” dedim, sesimi meydandaki sese uydurarak. Demir birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden meydandaki Eren’i, o fırlamalığını sessizce izledi; o neşeli, o hayat dolu çocuğun yüzünde, bu amansız dağlarda çok az bulunan saf, lekesiz bir hayat enerjisi vardı. Sanki bu kadar savaşın, bu kadar ölümün ve bunca amansız kaybın tam ortasında bile içindeki o temiz ışığı tamamen söndürmemeyi, çocuk kalmayı bir şekilde başarıyordu; Demir’in o tok sesi bu kez her zamankinden daha ağır, daha derinden çıktı. “Ben en çok o Eren’e üzülüyorum be Akrep, içim elvermiyor bazen,” dedi, gözlerini kaçırarak. Bu beklenmedik sözler üzerine kaşlarımı hafifçe çattım, şüpheyle ona doğru döndüm. “Neden öyle diyorsun Demir, ne oldu ki?” Demir o keskin gözünü meydandaki o neşeli kalabalıktan bir an bile ayırmadı. “Oğlum bu koca timin en küçüğü, en körpesi o daha,” dedi, gitgide ağırlaşıyordu. Sesi son derece dümdüz, duygusuzdu ama o kurşun gibi kelimelerin altında aslında çok büyük bir vicdan yükü vardı. “Ailesi var onun, arkada yolunu gözleyen dertli bir annesi var, babası var, belki her akşam o sağ salim dönsün diye kapılarda onu bekleyen masum insanlar var,” dedi, ciğerlerinden kısa bir nefes verdi. “Söylesene bana, bizim bu hayatta sanki bir ailemiz mi var lan Akrep, arkamızda kimimiz var?” Demir o acı gerçekle konuşmasına devam etti. “Biz bugün yarın bu amansız dağlarda şehit olsak, o al bayraklı tabutumuzun başında ağlayarak diz dövecek bir eşimiz yok, arkamızda bırakacağımız çocuklarımız yok,” dedi, çenesini öfkeyle hafifçe sıktı. “Şehadet haberimizi verecek o ilk halkadan bir ailemiz bile yok belki, arkamızdan su dökecek üç beş eski devre, karargahtan bir iki akraba ancak gelir.” Gözleri hâlâ o meydanın ortasında toz çıkaran Eren’deydi. “Ama o çocuk, o Eren burada ölürse, o hainlerin kurşununa denk gelirse!” dedi, konuşurken o sarsılmaz sesi ilk kez belli belirsiz, hafifçe çatladı. “Onun o geride kalacak dertli ailesini, o anasının babasının ne hale geleceğini inan düşünmek bile istemiyorum, yüreğim kaldırmıyor.” İçimde o az önce konuştuğumuz eski, ağır sızı yeniden sinsice kıpırdadı ama bu kez kendimi sıkarak onu göğsümün en derin yerine bastırdım, susturdum. Sarsılmaz bir duruşla başımı hafifçe iki yana doğru salladım. “Allah korusun Demir, ağzını hayra aç, deme öyle kötü şeyler,” dedim, konuşurken sesim son derece kararlı, inançlı çıktı. “Biz bu amansız operasyondan da, kimsenin burnu bile kanamadan, hep birlikte sağ salim çıkacağız, o kadar.” Demir bu inançlı sözlerim üzerine başını yavaşça bana doğru çevirdi, gözlerimin içine baktı; o sert, o çelikten yüzünde küçücük, belli belirsiz bir ifade belirdi, umut değildi belki bu ama bir askerin diğer askere duyduğu o sonsuz güvene çok benziyordu. Ben de aldığım o güvenle gözümü yeniden neşeli köy meydanına çevirdim. Eren bu kez köylülerin coşkulu alkışları arasında kendi etrafında büyük bir sevinçle bir tur dönmüş, Onur da arkadan kahkaha atarak onu artık yoruldu diye kolundan tutup kenara çekmeye çalışıyordu; o sıcak, o masum görüntüye bakarken içimden, kalbimin en derin yerinden yaratana sessizce bir şeyler söyledim. Allahım dedim, ne olur bu kez bizden bir can daha alma, bu kez o hainlere geçit verme; ne olur bu kez bir ocağı, bir evi daha o acı haberle sessizliğe büründürme. Bir an için gözüm o meydanın loş ışığında tek tek hepsinin, kardeşlerimin üzerinde gururla gezindi; Demir, Onur, Eren, Kerem, Aras ve en başımızda duran o heybetli Cengiz komutan. Bu koca adamlar benim için artık sadece o karargahtaki, o dağdaki sıradan tim arkadaşım değildi; bu dünyada benim sığınabileceğim, canımı gözü kapalı emanet edeceğim kalan son asil ailemdi. İnsan bazen bu hayattaki en büyük gerçekleri çok geç, canı yandığında fark ediyordu; aynı paslı demir sofrada yemek yediğin, aynı amansız dağda ölümüne yürüdüğün, aynı hain kurşunun önünde hiç kırpmadan durduğun o insanlar bir noktadan sonra insana öz kandan bile, can bağından bile çok daha yakın oluyordu. Çünkü o bildiğimiz kan bağı insana bu dünyaya geldiğinde doğuştan, seçilmeden verilirdi ama omuz omuza, o mermi yağmurunun altında ölümün o buz gibi içinden birlikte çıkmak insana bu dünyada bambaşka, koparılamaz asil bir bağ kurardı. Cengiz komutan o meydanın biraz ilerisinde, o asil duruşuyla hâlâ köyün ak sakallı yaşlılarıyla son derece sakin, son derece babacan bir ses tonuyla konuşmaya devam ediyordu; Onur o esnada durulmayan Eren’i güçlü kolundan sıkıca çekip halayın tamamen dışına almaya çalışıyor ama Eren o çocukça, o bildiğimiz tükenmez inadından hiçbir şey kaybetmeden köylülerle birlikte son bir kez daha omuz atmaya, ritme uymaya çalışıyordu. Emirhan ise onların hemen birkaç adım gerisinde, o genç gövdesiyle dimdik duruyordu; o temiz yüzünde hafif, saygılı bir tebessüm vardı ama o cin gibi gözleri hiçbir zaman, her zamanki gibi boş değildi, son derece dikkatliydi, uyanıktı. O gencecik yaşına rağmen, o her operasyonda parıldayan keskin bakışlarında hep o içimizi sızlatan tanıdık, asil hırs vardı. Kendini bu çelik timde kanıtlama isteğiyle yanıp tutuşuyordu; kendini bu efsane Kılıç Timi'nin gerçek, sarsılmaz bir parçası olarak herkese, tüm dünyaya gösterme arzusu içindeydi. Özellikle de bana karşı bu hissi taşıyordu; ben onun bu halini timdeki herkesten çok daha iyi, çok daha yakından biliyordum. Emirhan bu kurtlar sofrasında en çok beni, kendi Akrep abisini örnek alıyordu; o dağlardaki yürüyüşümü, namluyu ani tutuşumu, operasyonun o en sıcak anında verdiğim ani ve kritik kararları bile o hayran gözleriyle büyük bir dikkatle izliyordu. Bazen aramızda hiçbir şey konuşmasak bile, sadece o gözlerinin içindeki o saf bakışlarından bile bunu saniyesinde anlayabiliyordum. O saniyede, içimde tarif edemediğim o amansız huzursuzluk hissi, o eski askeri refleks yeniden en üst perdeden yükseldi; gözüm bir anlık dürtüyle o kalabalık meydanı baştan aşağıya tekrar, pürdikkat taradı. Gelin hanım o beyaz duvağıyla hâlâ sandalyede öylece, donukça oturuyordu; damat da hemen yanında aynı durgunlukla bekliyordu. Ama bu kez, o lambaların ışığında benim gözüme çok garip, çok tekinsiz bir detay takıldı; kalbim o şüpheyle göğüs kafesime adeta balyoz gibi çok sertçe vurdu. Timi uyarmak, fırlamak için bağırmak adına ağzımı sonuna kadar açtım. “Komutanım, çatıya bakın!” dedim ama benim o feryat eden cümlem ne yazık ki sonuna kadar tamamlanamadı; çünkü tam o salisede, bütün köyün sessizliğini, o neşesini ortadan ikiye parçalayan o ilk kahredici patlama yaşandı. Kulakları tamamen yırtan, beyni uyuşturan korkunç bir gürültü o kalabalık meydanın tam orta yerinde infilak etti; ayaklarımızın altındaki koca yer sarsıldı, iplere asılı o neşeli lambalar havada patlayarak tuzla buz oldu, keskin taşlar, kara toz bulutu, parçalanmış tahta parçaları etrafa amansızca savruldu. Kadınların o acı, o çaresiz çığlıkları aynı saniyede feryat figan göğe doğru yükseldi; o küçük çocuklar korkudan, dehşetten ne yapacağını bilemeyerek sağa sola doğru çaresizce kaçışmaya başladı. Daha sadece bir saniye öncesine kadar her şey büyük bir neşeydi, Anadolu kokuyordu; şimdi ise o hain hain eller yüzünden ortalık bir anda yangın yerine, tam bir cehenneme dönmüştü. “KONTAKTTT, HERKES MEVZİYE!” Cengiz komutanın o dağları, taşları titreten o heybetli sesi meydandaki feryatları yararak yükseldi; aynı saniyede meydanın hemen sağ tarafında kalan iki katlı eski bir taş evin çatısından, pusudaki otomatik silahların o ölüm saçan ateşi başladı. Tak tak tak tak. O hain kurşunlar meydanın tam ortasını acımasızca biçmeye, sağı solu delip geçmeye başladı; sivil insanlar tam bir panikle, korkuyla birbirini ezerek bir sığınağa doğru can havliyle kaçıyordu. Ben o refleksle tüfeğimi omzumdan saniyesinde çekip aldım, emniyeti indirerek ateş hattına doğru gövdemi döndüm. “SAĞ ÇATI, ATEŞ ALTINDAYIZ!” Demir çoktan benim önümden bir kurt gibi siperinden fırlamıştı bile; Onur o koca gövdesiyle kurşunların önüne atlayıp sivilleri yere yatırmaya, onları canı pahasına korumaya çalışıyordu. Aras hemen soldaki o dar sokağa pozisyon alıp namlusunu dikmişti; Eren ise o ani, o hain patlamanın verdiği o kısa şokla ne yazık ki bir an için olduğu yerde, ateş hattında kalakalmıştı. İşte bu hayatta her şeyi bitiren o kahredici an tam o salisede oldu; o sağ çatıdan gelen ikinci ölümcül seri, doğrudan o halayın panikle dağıldığı açık tarafa doğru acımasızca yöneldi. Ve bizim o neşeli Eren, tam o hain kurşunların, o ateş hattının tam ortasında açık hedef olarak kaldı; zaman sanki o an benim için tamamen yavaşladı, durdu. Emirhan o amansız tehlikeyi oradan benden çok daha önce gördü; onunla o toz dumanın arasında bir saliseliğine göz göze geldik. O bir saniyelik askeri bakışta onun ne yapacağını, zihninden geçen o fedakarlığı anında anladım; hayır, sakın yapma oğlum dur, dur dedim ama artık her şey için çok geçti. Emirhan canını hiç düşünmeden, bütün gücüyle, o koca yüreğiyle Eren’e doğru ileriye atıldı. “EREN YAT, SİPER AL!” Genç asker Eren’in göğsüne havada çok sertçe çarpıp onu o ölüm hattından, o toprağa doğru hızla savurdu. Aynı anda o uğursuz silah sesi meydanda yeniden acıyla patladı. Tak. Tek bir kör kurşun sesiydi bu; ama o tek kurşun, bizim bütün dünyamızı, geleceğimizi o saniyede tamamen değiştirdi. Emirhan’ın o gencecik bedeni havada, o kurşunun darbesiyle bir an için çok sertçe kasıldı; sonra o temiz yüzündeki o hayat dolu ifade bir anda dondu kaldı. Hain kurşun sol göğsünün, o temiz kalbinin tam üstüne isabet ederek içeriye girmişti; o al kan, üniformasının yeşil kumaşı üzerinden saniyeler içinde hızla yayılmaya, toprağa akmaya başladı. Eren düştüğü o tozlu yerde daha ne olduğunu, neyin nesi olduğunu bile tam anlayamamıştı; sonra gözleri hemen yanına devrilen Emirhan’a kaydı ve onun o neşeli yüzü bir anda korkudan bembeyaz kesildi. “Emirhan, aslanım?” Acıyla, korkuyla çatladı. “Emirhan, kalk ne olur?” Tam o kahredici saniyede, köyün uzak bir çatısından tek, çok tok bir keskin nişancı silahı sesi daha duyuldu. Kerem’di bu; o herif biz daha köye ayak basar basmaz, kimseye tek bir haber bile vermeden köyün en yüksek, en stratejik çatılarından birine sessizce çoktan çıkmıştı. O keskin nişancı dürbününden bütün meydanı saniye saniye izliyordu; Emirhan’ımızı o haince vuran teröristin kafası Kerem'in o intikam dolu tek atışıyla geriye doğru sertçe savruldu. Hain adam çatıdan aşağıya, bir çuval gibi boşluğa düştü; Kerem telsizden o her zamanki buz gibi, duygusuz sesiyle konuştu. “Sağ çatı tamamen temiz, hedef etkisiz.” Ama bizim için artık çok geçti, her şey bitmişti; ben o an aklımdan hiçbir askeri kuralı, hiçbir emri düşünmedim, sadece koştum. Bacaklarım benden bağımsız, kendi kendine çılgınca hareket ediyordu; o toz duman kaplı meydanın tam ortasına doğru deli gibi, feryat edercesine koştum. Kurşunlar hâlâ etrafımda, kulaklarımın dibinde vızıldayarak uçuşuyordu; Demir arkamdan avazı çıktığı kadar feryat ederek bağırdı. “AKREP AÇIKTASIN, SİPER AL DOSTUM!” Ama ben onun o sesini, o uyarısını hiçbir şekilde duymadım, gözüm sadece yerdeki kardeşlerdeydi. Emirhan’ın kanlar içindeki yanına dizlerimin üstünde, o sert toprağa sertçe düştüm. “Emirhan, aslanım benim,” dedim, ellerim anında o kan fışkıran göğsündeki yarasına büyük bir telaşla bastırdı. Kan avuçlarımın arasından durdurulamaz bir şekilde çok fazla geliyordu; çok fazlaydı, durmuyordu. Hayır, olamaz, hayır Allahım ne olur olmasın; Emirhan o güzel gözlerini yavaşça, zorlukla bana doğru çevirdi. Daha çocuktu bu, lanet olsun ki daha gencecik bir fidandı, çok gençti; dudakları o acıyla hafif hafif titriyordu, nefes almakta çok ama çok zorlanıyordu. Gözlerinde en ufak bir korku, bir pişmanlık emaresi yoktu; sadece o kurşunun verdiği koca bir acı vardı ve garip bir şekilde, o asil haliyle hâlâ doğrudan benim gözlerimin içine bakıyordu. Sanki benden son kez bir şey bekliyor, benden bir onay istiyor gibiydi. “Komutanım, Akrep abi!” Neredeyse meydandaki o feryatların arasında duyulmayacak kadar kısıktı, derindendi. Başını o tozlu topraktan hafifçe kaldırmaya, bana yaklaşmaya çalıştı; hemen üzerine doğru eğildim, gözyaşımı içime akıttım. “Buradayım oğlum, buradayım aslanım, Akrep abin burada, bırakma kendini,” dedim. O kanlı elini zorlukla, son bir gayretle yukarıya doğru kaldırdı; o titreyen parmakları kolumdaki askeri üniformayı tuttu. Çok zayıfça, hissedilir bir şekilde titreyerek tutuyordu beni. “Abi, abim.” Göğsümün içi, o sol yanım o an paramparça oldu, dünyam başıma yıkıldı. “Sus, ne olur sus,” dedim, konuşurken sesim hıçkırıkla çatladı. “Kendini yorma, konuşma aslanım, kurtaracağım seni.” Emirhan benim bu halimi görünce o yüzünde çok zayıf, çok asil bir tebessüm göstermeye çalıştı. O çocuk bu ölümün kıyısında bile hâlâ beni, hâlâ kendi komutanını düşünüyordu. “Ben.” dedi, nefesi bir anda tamamen kesildi, o güzel gözleri yavaş yavaş bulanıklaşmaya başladı; sonra doğrudan bana, gözlerimin içine bakarak hayatındaki o son asil cümlesini söyledi. “Size hakkım sonuna kadar helal olsun, siz de hakkınızı helal edin bana komutanım!” Dünya o saniyede benim için tamamen durdu, her yer sessizliğe büründü. İçimden, ruhumdan koca bir parçanın koptuğunu, canımın yandığını hissettim. “Emirhan, bırakma bizi!” dedim ama o an bedeninin hafifçe sarsıldığını hissettim; aslanım o tozlu toprağın üzerinde o son nefesini verdi. O beni tutan parmakları kolumun üzerinden yavaşça, bitkinlikle kaydı; o güzel gözleri açık bir şekilde, gökteki o boşluğa doğru sabitlendi. Ben oracıkta, o toz dumanın ortasında öylece kalakaldım; iki elim de kardeşimin sıcak kanı içindeydi, kucağımda ise Emirhan’ın o gencecik, o asil cansız bedeni duruyordu. Ve beynimin içinde, o dağların sessizliğinde sadece onun o son tek cümlesi durmaksızın yankılanıyordu; size hakkım sonuna kadar helal olsun, siz de hakkınızı helal edin bana komutanım. ~~~ Pazartesi Çarşamba Ve Cuma Günleri Yeni Bölüm... Buraya kadar okuduysan yorumunu merak ediyorum 🌝
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD