İKİNCİ BÖLÜM

2211 Words
Alaz karısını mutfakta bir başına bıraktıktan sonra evden çıkıp gitmişti. Güneş iyice yükselmiş olsa da şirkete gitmek için hala çok erkendi. Yine de arabasını iş yerine yönlendirmişti. Asansöre binip yönetim katına çıkarken, uykusuzluk ve yaşadıklarından dolayı yorgun düşen bedeninin isyanını hissediyordu. Odasına girip, kaliteli deri koltuklarına uzanabilir, birkaç saat hiç kimse tarafından rahatsız edilmeden uyuyabilirdi. Ancak Alaz aklındaki yüzlerce, hatta binlerce sorunun içinde bunu yapabileceğine emin değildi. Zira yabancı etkenler tarafından değil, kendi iç sesleri tarafından rahatsız edilirken bu imkânsızdı. Ateş'in hastalığı sırasında onları bir başlarına bırakıp, kendi hayatına dalmış olduğu için vicdanı kendisini yargılıyordu. Ona iyi bir baba olamadığı için huzursuzluk duyuyordu. Ancak hepsi bu kadardı. Daha fazlasını yapacak ne isteği ne de cesareti yoktu. Dört sene önceki öfkesi olduğu yerde, tüm canlılığıyla duruyordu. İstemediği bir çocuğa, istemediği bir evliliğe sahip olmasının tek sebebi Zeynep'ti. Eğer vücudunun kendisine yolladığı sinyalleri anlayabilecek kadar zeki bir kadın olsaydı, bebek on haftalık olmadan önce bu hamileliğin önü alınabilirdi. Zeynep'in amcası ve yengesinin ağzı verilecek üç beş bin lirayla susturulabilir; asıl önemlisi, Alaz babasından hayatının tokadını yemez ve bu evlilik karşılığında şirketle tehdit edilmezdi. Bunları düşünmek için artık çok geçti. Ailesinin dayatması sonucu yaptığı bu evlilik hiçbir zaman gerçek amacına ulaşamamıştı. Zeynep'e değil dokunmak, gözünün ucuyla bile bakmayı yasaklamıştı kendisine. Onun yerine hayatına giren onlarca kadınla idare etmesini biliyordu. Bunu çok da güzel başarıyordu. Odasına girdiğinde uyuyamayacağını bildiği için kendisini özel banyosuna attı. Vücudunun yorgunluğunu atmak ve kafasını toparlamak adına üzerindekilerden kurtulup ılık bir duş aldı. Hazırda bulunan bir takım temiz kıyafeti üzerine geçirdikten sonra kendisine kahve yaptı. Masasının başına geçti ve döner koltuğuna oturup bilgisayarını açtı. Fakat baktığı bilgisayarın ekranı değil, Zeynep’in yaşlarla ıslanmış yüzüydü. ‘Keşke öldürsen…’ demişti. En sonunda bunu da dedirtmişti. Alaz bıkkınlıkla gözlerini kapatıp, elleriyle yüzünü sıvazladı. Böyle olmayacaktı. Eğer kafasını toparlayamazsa bugünü atlatamazdı. Kapısı tıklandığında fazlasıyla rahatlamıştı. Gelen her kim olursa olsun şu anda ona minnettardı. “Gel,” diye seslendikten sonra içeriye sekreteri girdi. Orta yaşlı kadına gülümseyen Alaz başıyla içeri girmesini işaret etti. “Buyurun Sezin Hanım,” dedi. Babasına da hizmet etmiş olan kadın Alaz’ı gençliğinden beri tanırdı. İşleri devraldığından beri onu böyle erken bir saatte ofiste görmemişti. Şirkete girdiğinde güvenlik Alaz’ın gelmiş olduğunu haber vermiş; Sezin Hanım ters giden bir şeylerin olduğundan şüphelenmişti. Ancak genç adamın kararan gözaltlarına baktığında bunun kişisel meselelerden kaynaklanan bir sorun olduğunu anlayabilmişti. “Estağfurullah efendim,” derken Alaz’a sevgiyle bakıyordu. “Günün programını hatırlatmak için mi gelmiştin?” Sezin Hanım başını salladı. “Evet efendim. Bugün öğleden önce saat onda Gürdallarla bir toplantınız var. Öğle yemeği için istediğiniz gibi Rouge’de rezervasyon yaptırdım. Ortaklarınızla birlikte beş kişilik masanız hazır olacak. Öğleden sonra özel bir görüşmeniz yok. Ancak şirketin aylık toplantısı için uygun bir tarih vermediğinizden, öğleden sonra iki ile beş arasında toplantıyı programınıza ekleyebilirim.” Alaz kadını bölmeden dinledi. Sezin Hanım talimatlarını beklerken, işaret parmağını çenesinde gezdirip ne yapması gerektiğini düşündü. “Siz o toplantıyı bir süre daha erteleyin Sezin Hanım,” dedi sonunda. “Öğleden sonrası için bildiğiniz iyi bir çocuk doktorundan randevu alın. Ve ayarladığınızda durumu bana bildirin.” Sezin Hanım saygıyla başını salladıktan sonra odasından ayrıldı. Alaz, Ateş’i bir doktora götürerek vicdanının susmayan çığlıklarını bir nebze de olsa bastırmak istiyordu. Başını tekrar bilgisayarına çevirecekken açılan kapısıyla bakışları oraya kaydı. İçeriye kapıyı çalmadan girebilme iznine sahip çok az kişi vardı. Kapının önünde göz kamaştıran gülüşüyle dikilen Hale de onlardan biriydi. Genç kadın sabaha kadar altında kıvranan o değilmişçesine zinde ve güzel görünüyordu. Ustaca uygulanmış makyajı sayesinde uykusuzluğu kamufle edilmişti. Alaz’a bakarken beğeniyle ışıldayan gözleri ve koyu kırmızı rujuyla dolgunlaşan dudaklarıyla başka bir zaman olsa Alaz’ın kanını kaynatırdı. Ancak şimdi Alaz’ın düşünebildiği tek şey Zeynep’in sadeliğiydi. Hale ve Zeynep’in farklarını sıralayan bilinci bulunduğu yerden çok uzaktaydı. Hale de Alaz’ın üzerindeki dalgınlığın farkına varmıştı. Ofisin kapısını kapattıktan sonra işveyle kıvırtarak genç adamın masasına ilerledi. Masanın arkasına geçip, kendisine dönen Alaz’ın kucağına oturdu. Beyaz şifon gömleğinin sardığı ince kollarını sevgilisinin boynuna doladıktan sonra dudaklarını Alaz’ın kulağına eğdi. Kulak memesini usulca ısırıp çekiştirdi, sonra aynı yavaşlıkla serbest bıraktı. “Günaydın sevgilim,” diye mırıldandı. Yüzünü biraz geri çekip, Alaz’ın kusursuz hatlarında parmaklarını gezdirdi. Bu cesur hareketinin genç adamı alt üst ettiğini görmeyi beklerken, aynı manzarayla karşılaştığında özgüveni sarsılsa da belli etmedi. Yüzüne kondurduğu gülümsemeyle, Alaz’ın gözlerine bakmaya devam etti. Alaz, kucağına oturan Hale’nin belini bilinçsizce sarmıştı. Gözleri kadının yüzünde turlayıp masasına dönerken, ellerini Hale’nin belinden çekti. “Günaydın,” diye karşılık verdi. Hale Alaz’dan böyle bir karşılama görmeye alışık olmadığı için şaşkındı. Kaşları artık saklayamadığı tedirginliğiyle çatılmış, deniz mavisi gözleri kararmaya başlamıştı. “Alaz, sorun ne?” “Sorun falan yok Hale, çalışmam gerek.” Genç kadın sevgilisinin kucağından kalktı. Çalışılmış bir umursamazlıkla omuz silkti ve kapıya doğru ilerledi. “O halde sana kolay gelsin. Sonra görüşürüz.” Hale’nin çıkmasıyla Alaz rahat bir nefes aldı. İçindeki sıkıntıyı bastıramıyor, aksine gittikçe o sıkıntının derinlerine gömülüyordu. Hale’nin aleni olmayan baskıları da kendisini daraltıyordu. Alaz ne zaman böyle bir adam olmuştu? Ne zaman bir kadına şiddet uygulayabilecek kadar kendisini kaybetmişti? Zeynep gerçekten de bu yaşadıklarını, Alaz’ın ona yaşattıklarını hak ediyor muydu? Peki ya Ateş? Ona bu hayatı yaşatmak zorundalar mıydı? Alaz o yazdan beri ilk defa bir iç çatışmasına giriyordu. İlk defa kendisini sorguluyor, ilk kez hata yapıyor olabileceğini düşünüyordu. Bunu yapmasının en büyük sebebi de henüz fark etmediği kıskançlığıydı belki de. Karısını başka bir erkekle yan yana gördüğünde kendisine ait olana başkalarının da sahip olmak isteyebileceğini fark etmişti. Bunu ne karısına ne de arkadaşına yakıştıramıyordu. Ama gözü bir kere dönmüştü işte. Sonrasında yaptıklarının mesuliyetini üstlenmekten başka çıkar yolu yoktu. Bir erkek olarak kapana kısıldığı bu evlilik oyununda kendisi her istediğini yapabilirken, karısının eve kapanıp çocuğuna bakma görevini yüklenmesini beklemenin ikiyüzlülük olduğunu biliyordu. Buna rağmen ne bu evlilikten kaçabiliyor ne de Zeynep’e doğru bir adım atabiliyordu. Kendi hatalarının bütün vebalini suçsuz, günahsız bir çocuğun boynuna yüklüyordu. Alaz, Gürallarla gerçekleştirilecek toplantıya kadar olan zamanı kafasını toplamaya çalışarak geçirdi. Bir ara Sezin Hanım ayarladığı doktoru ve randevu saatini bildirmek için uğradı. Alaz sekreterine teşekkür ettikten sonra Zeynep’i bilgilendirmek amacıyla aradı. Ancak karısı telefonuna cevap vermedi. Genç adam bunun üzerinde fazla düşünme gereği duymadı. Zeynep yorgunlukla sızmış olabilirdi ya da sabahki davranışının üstüne kendisiyle konuşmak istemeyebilirdi. Bunu daha sonra aralarında konuşarak çözmeleri gerekecekti. Görüşme yarım saat gecikmeyle saat 10:30’da gerçekleştirildi. Ardından Hale ve ortaklarıyla birlikte Rouge’de öğle yemeğine çıktılar. Samimi bir yemekten sonra Alaz Hale’yi şirkete bıraktı. Hale duran araçtan inmek için herhangi bir hamlede bulunmayan Alaz’ı gördüğünde genç adama döndü. “Sen inmeyecek misin?” Alaz Hale’nin hala inmemesi karşısında iç çekerken “Hayır,” dedi. Yemekte de beklenilenin altında bir performans sergileyen Alaz’ın sabahtan beri olan davranışlarına anlam vermeyen genç kadın meraktan kıvranıyordu. “Nereye gittiğini sorabilir miyim?” Sesinin tonuna dikkat etmeye çabalıyordu. Ancak sözcüklere baskı yapan siniri oldukça dikkat çekiyordu. Alaz da buna karşı sabırlı olmaya çalışıyordu. “Ateş’in hasta olduğunu söylemiştim sana Hale. Zeynep gece Sinan’la birlikte onu acile götürmüş. Detaylı bir kontrolden geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Onları hastaneye götüreceğim.” Hale alayla gülümsedi. Alaz’a bakarken tek kaşı havalandı. “Bu ilgili baba tavırların ne de takdir edilesi! Doktordan sonra karınla oğlunu yemeğe de götürürsün sen şimdi?” Sabır buraya kadardı. Alaz adı gibi alev saçan gözlerini Hale’ye çevirdiğinde genç kadın yerine sinmekten başka bir şey yapamadı. “Seni kandırdım mı?” diye yükselen ses karşısında aceleyle başını iki yana salladı. “Sana gelecek vaatlerinde bulundum mu?” Hale bir kere daha başını salladı. “O halde neden şimdi bana hakkın varmış gibi hesap soruyorsun?” Alaz’ın biraz olsun alçalan sesi karşısında gevşeyen Hale akmak için direnen gözyaşlarını zapt etti. “Özür dilerim,” diye mırıldandı. Alaz böylesine güçlü bir kadını karşısında korkuyla sindirebiliyor olmanın vereceği tatminden çok çok uzaktı. Hale’nin tutarsızlığı karşısında tiksindiğini hissetti. Bu konuşmaya daha fazla devam etmek istemiyordu. Direksiyona sıkı sıkı tutunurken bakışlarını önüne çevirdi. Camın gerisinde olanlara görmeyen gözlerle bakarken “Git Hale, bunu daha sonra konuşacağız,” dedi. Hale sevdiği adamın sözünü ikiletmedi. Çantasının sapına can simidi gibi tutunurken kapıyı açtı ve aceleyle arabadan indi. Arkasına dönüp bakmadan şirket binasından içeri girdi. Hale’nin inmesiyle orada daha fazla beklemeyen Alaz kontağı çevirdikten sonra gaza yüklendi. Eve gelene kadar kaç trafik kuralını ihlal ettiğini bilmiyordu. Kırmızı ışıklarda durmamıştı, hızı da şehir içi hız sınırlarının hayli üzerindeydi. Eve yaklaştıkça içindeki sıkıntı da yükseliyordu. Sonunda arabasını park edip dışarı çıktığında gerginliğine anlam veremeyecek durumdaydı. Uzaktan kumandasıyla kilitlediği arabasından uzaklaşıp, binaya yaklaştı. Girişteki güvenliğe başıyla selam verip asansörlere ilerledi. Çağırdığı asansörün gelmesini beklerken ceketinin kolunu sıyırarak saatini kontrol etti. Doktor randevusuna bir saatleri vardı. Hazırlanıp çıkmaları ve oraya varmaları rahatlayan öğle trafiği sayesinde çok sürmezdi. Sabah saatlerinde olsalardı geç kalmaları kaçınılmazdı. Ancak Zeynep dışarı çıkarken saatlerce hazırlanan bir kadın olmadığı için Alaz şanslıydı. Sonunda zemin kata ulaşan asansörün kapısını açıp içeri girdi. Dairesinin bulunduğu kata bastıktan sonra dijital göstergenin değişen rakamlarını dalgın gözlerle izledi. Asansör durup da kapıları mekanik bir sesle açıldığında anahtarlarını çıkarma ihtiyacı hissetmedi. Dört senelik evlilikleri boyunca bir ilki gerçekleştirdi ve kapının zilini çaldı. Ancak bir süre beklediği halde kapıyı açan olmadı. Alaz bunun üzerine Zeynep’in uyuduğuna karar verdi. Cevaplanmayan telefonlar ve açılmayan kapılara rağmen hala olumsuz düşüncelerden uzaktı. Ateş’e bir şey olmuş olsa Zeynep’in kendisine haber vereceğini biliyordu, karısını tanıyordu. Zili bir kere daha çaldı ve kapı açılmayınca kızmaya başladığını hissederek anahtarını çıkardı. Kapıyı açıp içeri girerken “Zeynep,” diye seslendi. Evden buzdolabının mutfaktan duyulan uğultusu ve kendi sesinin yankısından başka ses gelmiyordu. Genç adam dişlerini gıcırdatıp ezbere adımlarla Zeynep’in odasının önüne geldi. Kapıyı çalma gereksinimi görmeden içeriye daldı. Karşılaşmayı beklediği manzara boş bir oda değildi. Etrafına bir süre anlamlandırmaya çalışan gözlerle baktıktan sonra odadan çıktı ve Ateş’in odasına ilerledi. İçeriye girdiğinde bu odanın da boş olduğunu gördü. Artık siniri dizginleyemeyeceği bir boyuttaydı. Cebinden çıkardığı telefonuyla karısının numarasını bulup arama tuşuna bastı. Çalan telefonun melodisi kulaklarına dolduğunda kendi telefonunu kulağından uzaklaştırdı. Olduğu yerde bir süre bekleyip sesin geldiği yeri anlamaya çalıştı. Adımları salona yönelirken aramayı hala sonlandırmamıştı. Salonda geldiğinde sesi fazlasıyla net bir şekilde duyabiliyordu. Gözlerini etrafta dolaştırıp, telefonu orta sehpada buldu. Arama yaptığı kendi telefonunu kapatıp cebine geri koyarken Zeynep’in telefonunu eline aldı. “Neredesin Allah’ın cezası?” Paniğe kapılmamaya çalışarak evin içinde dolaşmaya başladı. Mutfağa, oturma odasına, banyoya ve sanki daha önce bakmamış gibi Zeynep ve Ateş’in odasına baktı. En son bulamayacağını bile bile kendi odasına geçti. Yoktu… Zeynep Ateş ile birlikte ortadan kaybolmuştu. Alaz ne yapacağını bilemeyerek kendisini yatağına bıraktı. O geniş odası dar geliyor, duvarlar üstüne üstüne yürüyordu. Alaz nefes alamayacak gibi hissediyordu. Gözleri etrafta dolanırken şifonyerin üzerinden parlayan bir şey dikkatini çekti. Ve bir de kâğıt vardı. Oturduğu yerden hızla kalkarak şifonyere ilerledi. Önce öylece kaderine terk edilen alyansı gördü. Onu alıp parmaklarının arasında çevirdi. Daha sonra ne olduğunu bile bile kâğıdı aldı. Açıp açmamak konusunda kararsızlık yaşadı. Fakat bunu ertelemeyeceğini bilerek açtı. ‘Alaz, Buraya kadarmış… Bugünün geleceğini öyle ya da böyle biliyordum. Hayatındaki misafirliğimiz yeterince uzadı. Buna artık bir son vermemiz gerektiğini görebiliyorum. Yıllar önce yaşananlarla ilgili suçlu aramanın anlamı yok. İkimiz de gençtik ve ben sana kıyasla cahildim. Bu cehaletimin bedelini hayatımdaki tek doğruya ödetmek haksızlık değil mi? Sana ait olanları burada bırakıyorum, bana ait olanları da alıp gidiyorum. Yakın bir zamanda da seni tamamen azat edecek olan boşanma davasını açacağım. Oğlunu görmek isteyeceğini düşünmüyorum ama olur da fikrini değiştirirsen sana zorluk çıkarmayacağım. Karşılıklı anlaşabileceğimize eminim. Bana Ateş’i armağan ettiğin için teşekkür ederim. Dört sene önce geçirdiğimiz o yaz için de teşekkür ederim. Daha sonra olanların hepsini yok sayıyorum. Ve şimdi de kendi ayaklarımın üzerinde durabileceğim, yeni bir hayata adım atıyorum. Sana gelecek yaşantında mutluluklar dilerim. Umarım benim sana veremediğim huzuru sana verebilecek birini bulursun, sevebileceğin çocukların olur. Sağlıkla kal, Zeynep’   Alaz notu bitirdiğinde bomboş hissetti. Rahatlaması gerekmez miydi? Sırtındaki bir yükten kurtulmuştu işte. Varlıklarını kabullenmekten ölesiye kaçtığı oğlu ve karısı artık yoktu. Geceleri kendi evine bir kaçak gibi girmeler sona ermişti. Vicdan muhasebelerine girmeden başkalarıyla görüşebilirdi. En güzeli de sevgilileriyle artık kendi evinde buluşabilirdi. Bir çocuğun hastalığı, yemesi-içmesi, giyinmesi, eğitimi gibi dertleri düşünmek zorunda değildi. Zeynep ve Ateş hayatında hiç var olmamış gibi hayatına devam edebilirdi. Belki birini sevebilir, yeniden evlenebilirdi. Gerçekten sahip olmak istediği çocukları olabilirdi. Ateş’e yapamadığı babalığı o çocuklara yapardı. Peki, bu kalbinde sancıyan boşluğun adı neydi öyleyse? Neden en sevdiği oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi hissediyordu? Alaz dişlerini gıcırdatıp, elindeki kâğıdı buruşturdu. Kendisi bir şeye bitti demeden bitemezdi. Zeynep nankör davranmış, Alaz’ın kendisine verdiklerini elinin tersiyle itip bir kenara bırakmıştı. Ve Alaz bunun için onu bulacak, bu yaptığının hesabını ona soracaktı. Sonra da onu kendisi terk edecekti! Alaz terk edilecek biri değildi. Alaz arkada bırakılacak biri de değildi. Ona dokunan buydu. Kalbindeki sıkıntının tüm sebebini buna bağlıyordu. Ve bu sıkıntıdan kurtulmanın formülünü de biliyordu. Yapacağı tek şey bu formüle uymak, daha sonra hayatına devam etmekti. Alaz kararlılıkla odadan çıktı ve Zeynep’i bulabileceği tek yere, Sinan’ın evine gitmek üzere evden ayrıldı. Zeynep’i bulduğunda, genç kadının elinden çekeceği vardı!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD