Sonunun nereye varacağını yüce yaratıcıdan başka kimse bilmiyordu

3541 Words
Christina salona girmeden önce birkaç saniye kapının önünde beklemiş, birazdan yapacağı şey için kendini son kez sorgulamıştı. İnsan kaderini kendi elleriyle yazamıyordu ne yazık ki. Ve kaderi başka insanlar tarafından yazılmıştı bugüne kadar. Birgün hayatının tamamıyla değişeceğini umut ederken, kendisini bekleyen sonun burada olacağını nereden bilecekti? Küçük dünyası kötü insanlar tarafından çevrilmişti adeta. Ne kaçabiliyordu ne de kaderini değiştirmek için bir şeyler yapabiliyordu. İki gündür yaşadıkları gerçekten inanılmazdı. Evet son... İçinde bulunduğu durumu açıklayabilecek tek kelime buydu. Hiç tanımadığı ve asla sevemeyeceği bir adamın karısı olacaktı. Üstelik bu evlilik yalandan ibaretti. Yalan da olsa Tanrı'nın huzurunda ona evet diyecekti. Şeytan yüzüne bakarak hiçbir beklentiye girmemesini söylemişti. Ama hala neden kendisi ile evlenmek istediğini anlamıyordu genç kız. Yani Leydi Atkins ile... Eliza'nın kaderini elinden alıyordu aslında. Ve bu adamı tanıdıktan sonra onun yerine geçmekten pişman değildi. Kız kardeşi için asla var olmayan hayatını feda edecekti birazdan. Üstelik evlendikten sonra kendisini daha nelerin beklediğinden habersizdi. Belirsizlikler içinde salona doğru ağır adımlarla girerken, ne kadar güçlü olsa da ellerinin titremesine ve kalbinin yerinden çıkacakmış gibi hızla atmasına engel olamadı. "Tanrım..." dedi dudaklarının arasından usulca. Tanrı'nın bir yerlerden kendisini duyduğunu umut etti. Ya da duymuyordu. Duymuş olsaydı, çaresiz bir kızın yıllarca eziyet içinde yaşamasına izin verir miydi? Ya annesi? Onu kendisinden alarak cennetine koyar mıydı? Gözleri doldu ister istemez. Kapıdan içeri girmeden önce bakışlarını yere doğru devirdi, kimse ağlamak üzere olduğunu görmemeliydi... İnsanların karşısında ağlamaktan nefret ediyordu. Kendisine acıyarak ve tiksinerek bakmalarından da nefret ediyordu. Yıllardır ağlarken kendisini gören tek canlı, vefalı dostu Çamdı. Onun yanında ağlarken sanki kendisini anlıyormuş gibi sevecen ve sıcak davranıyordu köpeği. İnsanlardan daha vefalı daha yakındı. Birgün özgür ve huzurlu bir hayatı olacağını hayal ederken, başka bir cehennemin tam ortasına düşmüştü. Üstelik bu cehennemin bekçisi Lord Harrıson kadar, belki de ondan daha acımasız bir adamdı. Kendisine bakarken gözlerindeki aşağılamayı ve tiksinmeyi görmemek imkansızdı. Üstelik sözleri koca bir duvarı yıkacak güçteydi. Kaçırdıkları kız Eliza olsa, memnun olacağı kesindi. Çünkü güzel olmak bir kadına ayrıcalık ve üstünlük kazandırıyordu. Güzel olmadığının elbette ki farkındaydı. Özellikle de şuan üzerindeki iyice kirlenmiş elbise ve pislik içindeki bedeni ile daha bir çirkindi. Hastalığını ise hiç saymıyordu. Hangi gelin evleneceği gün böyle giyinirdi? Saçlarını gizlediği bez parçası sanki vücudunun bir parçası olmuştu. Zaten güzel olmak hiç bir zaman önemli olmamıştı. Hayatında ilk kez bugüne kadar gördüğü en güzel adamın karşısında utandığını, ezildiğini hissetti. Asla rahatsız olmadığı bedeninden ilk kez utanmıştı. Küçük Christina değildi şimdi. Duyguları olan, genç bir kızdı. Bir kadındı... Güzel adam... Şeytan o sert yüz hatlarının, öfkeli görünüşünün altında o kadar yakışıklı ve göz alıcı bir erkekti ki, ilk defa kendinde var olduğunu bilmediği kadınlık duygularını harekete geçirmişti. Yirmi bir yaşında olmasına rağmen, birini beğenmenin, aşık olmanın ne demek olduğunu hissetmemişti bugüne kadar. O nasıl hastalıklı görünüşünden etkilendi ise kendisi de onun baştan çıkaran, muhteşem görünüşünden etkilenmişti. Tanrım... Duygularını kontrol etmeyi gayet iyi biliyorken, bu adamdan etkilenmesi ne kadar yanlıştı şimdi. Oysa ondan her yönü ile nefret etmesi gerekirken... Elbette nefret ediyordu. Salondan içeri girince kendisine bakan papazla göz göze geldi önce ve sonra diğer adamları fark etti. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı. Şaşkınlık ve tiksinti. Dünya güçlülere, güzellere ve asillere aitti tabii... Onun gibilerin yaşaması ne büyük talihsizlikti. Ve hemen sonra onu gördü. Üzerinde kara gömleği, pantolonu, dizlerine kadar gelen deri çizmeleri ile... Genç adam papazın önünde, ellerini arkasında birleştirmiş yine o rahatsız edici bakışlarıyla kendine doğru bakıyordu. Olduğu yerde donup kaldı. Ölüm emri imzalanmış suçlu bir mahkum gibi çaresizdi. Adım atıp atmamakta kararsız beklerken, "Bu tarafa gelin Leydim." diyen papazın sesini duydu. Gitmekten başka yapacağı bir şey yoktu ne yazık ki ve bir adım daha attı celladına doğru. O adım sonrası kendini bir anda dizlerinin üzerinde taş zeminde buluverdi. Ellerini yere dayayarak yüz üstü düşmekten son anda kurtuldu. Nasıl olduğunu hiç anlamadı. Başını yere devirmiş, adamların yüzüne bakamıyordu. Bu adamların gözünde yeterince alçalmışken şimdi utancı iki misli arttı. Üstelik onların pis pis sırıttıklarını hissedebiliyordu. Yerde duran iğrenç bir böcek gibiydi. Ayağa kalkmak için yeltendi ancak gücü yetmedi. Başını ağır ağır kaldırıp, Şeytan'ın yüzüne baktı. Genç adam bulunduğu yerde taştan bir duvar gibi sert bir yüz ifadesi ile kendisine bakıyordu. Bakışları birleşince kafasını diğer tarafa çevirip derin bir iç çekti Lord. Yanındaki adam elini onun omzuna koydu hemen sonra. "Kral bu yaptığın fedakarlığın mükâfatını mutlaka verecek McLead." dedi oldukça yüksek bir sesle. "Bu kez şansın yaver gitmedi ne yazık ki." Adamın kendisini kasttetiğini anladı genç kız. "Endişelenme Conner." diye devam etti adam. "Bu evlilik sadece kağıt üzerinde olacak. Hayatının sonuna kadar böyle bir kadınla yaşaman tabii ki mümkün değil. Seni çok iyi anlıyorum." Conner adamın yüzüne öldürecekmiş gibi bir bakış atarak, kendini geriye doğru çekti. "Onunla sen evlen istersen." dedi buz gibi bir sesle. "Bana acımak kimsenin haddine değil!" Kralın danışmanı yutkunarak genç adamdan uzaklaştı. "Kalk o yerden ve buraya gel!" Christina Şeytan'ın kendisine bağırdığını duyunca tüm gücünü toplayarak, yerden kalktı ve yürümeye devam etti. Bu olağan bir düğün töreni değildi. Bir cenaze olsa çok daha sıcak bir hava olurdu. Salondaki gerginlik hat safhadaydı. Bir kaç saniye içinde kendini papazın karşısında ve celladının yanında buldu. Yanında duran adamın hızlı nefes alıp verişini net bir şekilde duyabiliyordu. İkisinin de yüzü kendilerini evlendirecek olan rahibe dönüktü. Rahip ilk kez böyle bir nikah kıyıyor, onun da gergin olduğu incili tutan elinin titremesinden anlaşılıyordu "Sözler ve vaatler olmayacak Papaz!" dedi Conner emir verircesine. "Sadece soruları soru yeter. Çok uzatma!" Rahip başıyla onayladı. "Adınız Leydim?" "Christina..." Sadece Christina'ydı aslında. Bir soyadı yoktu. "Christina Atkins." çekinerek ve sessizce cevap verdi adama. "Lord Johnathan Conner McLead ile evlenmeyi kabul ediyor musun?" Bir kaç saniye düşündü Christina. "Evet..." dedi sonra zorda olsa konuşarak. Hiçbir kadın böyle evlenmeyi hayal etmezdi. Bir gelin değil kurbandı. Lord Harrıson'ın hatalarının kurbanı. O adamdan hayatı boyunca nefret edecekti. Belki de bu yüzden,sırf o mutsuz olsun diye evet demişti Rahibe. "Siz Lord..." "Evet papaz ediyorum. Bitir şu kahrolası nikahı!" Rahip hemen incili açarak bir şeyler mırıldandı. Ve sonra sizi karı koca ilan ediyorum diyerek onları kutsadı. Tebrik ya da memnuniyet yoktu. Gelini öpebilirsin demedi. Hemen sonrasında işi bitince başıyla selam verip, salondan kaçarcasına dışarı çıktı. Tanrı biliyor ya bu nikah kesinlikle kutsal değildi. Kendisi gibi Tanrı'nın da bu durumdan hoşnut olmadığını düşündü. Onları evlendirmişti işte. Sonunun nereye varacağını yüce yaratıcıdan başka kimse bilmiyordu. Kralın danışmanı ve yanındaki iki adam artık işlerinin bittiğine karar vererek, kapıya yöneldiler. Biraz önce evlenmiş iki genç oldukları yerde tepkisiz bir şekilde dururken, salondan ağır adımlarla dışarı çıktılar. Christina elleri ile kirlenmiş eteğini yanlardan sıkarken, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Conner ise dişlerini sıkmış, önündeki boşluğa bakıyordu. Sinir bozucu sessizlik birkaç dakika sürdü. Madd olan biteni salonun kapısının oradan izlemişti. Christina'nın düştüğü durum gerçekten içler acısıydı. Garip ama hiç tanımadığı bu kız için üzülüyordu. "Onu buradan götür Madd!" Lordunun kendisine seslendiğini duyunca koşar adımlarla Christian'ın yanına gelerek, genç kızı tek kolunun altına aldı. "Nereye götüreyim Lordum?" Conner kadının sorusuna cevap vermek için bir süre düşündü. Artık karısı olan bu kadını nereye gönderebilirdi? "Bende uzakta olsun yeter!" dedi ciddiyetle. "Bu evliliğin sadece bir anlaşma olduğunu kendisi de çok iyi biliyor. Zamanı gelince iptali için elimden ne geliyorsa yapacağım." Christina bakışlarını adamın gözlerine dikti. "O zaman izin verin de buradan gideyim." dedi usulca. "Leydimiz nereye gitmek istiyor acaba?" Adam kendisi ile açıkça dalga geçiyordu. "Fransa..." "Fransa mı?" "Sizden ve buradan çok uzak bir yer işte. Daha güzel değil mi?" Conner genç kıza yaklaşarak, gözlerini kıstı. "Bu evlilik iptal olmadığı sürece hiçbir yere gidemezsin." diye tısladı. "Sakın aklından kaçmayı geçirme. Eğer öyle bir şey yaparsan, nereye gidersen git seni bulurum. Ve bulunca da canını hiç tahmin edemeyeceğin şekilde yakarım Christina." "Canım şu ankinden daha fazla yanmaz inanın." "Götür şunu Madd!" Madd genç kızı adeta sürükleyerek odadan dışarı çıkarırken, Christina adama doğru bakarak, "Sizin de canınız bir gün çok yanacak Şeytan!" diye bağırdı "Bu yaptığınız şeyin bedelini elbet ödeyeceksiniz. O günü görmek için sabırsızlanıyorum." Conner salonda yalnız kalınca içinde tuttuğu öfkesini önüne gelen tüm eşyalardan çıkardı. Kendine ve kaderine lanet ediyordu. Ve krala... Madd genç kızı kendi odasına götürürken koridorda meraklı bakışları onların izleyen hizmetçi ve bir kaç askere "Sizin işiniz yok mu? "diye bağırdı öfkesine hakim olamayarak." Çabuk defolun!" Kalede sözü geçen biriydi Madd ve burada çalışan herkes hatta köylüler bile bu kadından inanılmaz çekinirlerdi. Hatta onun büyücü olduğunu düşünenler bile vardı. Madd asla kiliseye gitmez, rahiple sohbet etmezdi. Çünkü ona göre Rahipler halkı sömüren, onların manevi duygularını kullanan acımasız insanlardı. Kilisenin hastalara bakış açısını da asla kabul etmezdi. Papaz onun Tanrı'nın gazabına uğramış olduğunu her fırsatta dile getirirken, yine de hastaları iyileştirme yöntemleri tartışılmazdı. Madd nikahı kıyan papazın, önüne gelen herkese Christina hakkında kötü şeyler anlatacağından adı gibi emindi. Ona göre bazı hastalıklar Tanrı tarafından insanlara verilen bir lanetti sadece. Ve lanetli insan bulunduğu yerdeki insanları felakete sürüklemekten başka bir işe yaramazdı. Sırf bu sebepten dolayı kurban edilen onlarca hastalıklı insana şahit olmuştu. Gücü kilisenin otoritesi karşısında maalesef ki yetersiz kalıyordu. Geçen yıl köyün içindeki evini ateşe verdikleri için Lordu kalede kalmasına karar vermişti. Şeytan acımasız bir adam olsa da, topraklarında yaşayan tek şifacının ölmesine izin vermemiş, Madd'e zarar vermeye kalkan olursa canını okuyacağını duyurmuştu. İşte bu yüzden Lorduna inanılmaz saygı duyuyordu. Onun himayesi altında yaşamaktan mutluydu. Savaştan yaralı dönen askerlerle ilgileniyor, köyden gelen hastaları tedavi ediyordu. Genç kızı odasına getirince kapıyı sıkıca kapattı. Az önce olanlardan sonra kaleye gelen bu kızla konuşmanın zamanı gelmişti. Christina odanın ortasında dikilmiş, boş gözlerle yere doğru bakıyordu. Yaşadıkları yüzünden şaşkın olduğunu anlamak zor değildi. "Şimdi Christina." dedi Madd karşısına geçerek. Ses tonu oldukça ciddiydi. "Seninle konuşmak istiyorum. Bana kim olduğunu ve neden bu adamla evlenmeyi kabul ettiğini anlatacaksın. Ve neden burada olduğunu. Artık hakkındaki her şeyi bilmek istiyorum." "Kim olduğumu biliyorsun." diye cevap verdi genç kız. Hem bu saatten sonra kim olduğunun hiç bir önemi yoktu. Henüz tanımadığı birine nasıl güvenebilirdi üstelik? "Bana bak kızım." genç kızın ellerini tuttu sıkıca. "Ben burada bulunan hiç kimseye benzemem. Birbirimize güvenirsek her şey çok daha iyi olur. Ayrıca buradakilerin hiç biri beni sevmez. İnan bu durum hiç umurumda değil. Senin hakkında ne düşündüğümü biliyor musun?" "Ne?" Kadının gözlerine baktı Christina. Geldiğinden beri kendisine çok sıcak davranan kadının neden sevilmediğini merak etti. Oysa iyi birine benziyordu. Leydi Jasmine bile bu kadından daha yaşlı hatta çirkindi. "Hiç kolay bir hayatın olmamış belli. Bu lanet olası hastalık yüzünden insanlar sana vebalı gibi davranmışlar ve sürekli ezilmişsin. Ve kahretsin ki hala ezilmeye, aşağılanmaya devam ediyorsun. Az önce salonda olanlar beni fazlasıyla öfkelendirdi." yüz ifadesi sertleşti. "O adamların önünde onurunun kırıldığını anlamadım sanma. Kahretsin! Hepsinin canı cehenneme. Şeytan'ın bile." "Ne önemi var ki? Ben bu tür şeyleri yaşamaya alıştım. Hayatım onlar gibilerle savaşarak geçti." "Çok önemi var Christina. Sen hasta değilsin. Lanetli hiç değilsin. Bu halinin sebebini en kısa sürede çözeceğim. Ama önce bana kendin hakkındaki her şeyi anlatacaksın. Yalan söylemek yok." "İyileşmek istemiyorum." gözleri doldu genç kızın. " Hatta şuan sadece ölmek istiyorum." "Ne demek istemiyorum? Genç ve güzel bir kızsın Christina. Önünde uzun bir ömür var. Ve güzel bir kadın olmak için sebebin." "Nefes alan ama yaşamayan bir beden ne işe yarar sizce? Üstelik özgürlüğüm elimden alındı. Hiç bilmediğim bir yerde, kapana kısılmış bir fare gibi yaşamaya mahkum edildim." "Senin yerinde ben olsaydım, bu kadar çabuk pes etmezdim. Önce kendimi toparlar, bu kahrolası hastalıktan kurtulur, sonra da kocamın canına okurdum. Bana yaptıklarını ona ödetirdim." "O adam benim kocam değil. Hiçbir şeyim değil. Bu evlilik sadece bir oyun. Ve ben de o adamın elinde bir kuklayım. " "Kocan canım. Biraz önce Tanrı'nın huzurunda resmen evlendiniz. İnkar etmek bu gerçeği asla değiştirmeyecek. " Christina kadının yanından uzaklaşarak arkasındaki yatağa oturdu. O kadar yorgundu ki ayakta duracak hali kalmamıştı. Bir deri bir kemik vücudu yine de ayakta iyi durabiliyordu. "Ne isterdim biliyor musun? "derin bir iç çekti genç kız ellerini kucağında birleştirip. "Tüm bu yaşadıklarımın rüya olmasını sadece. Her zaman o adamın kalesinden kaçmayı ve yeni bir hayat kurmayı hayal ettim. " Hemen yanına oturdu Madd. "O adam?" "Lord Harrıson. Yani babam... Keşke... Keşke hiç olmasaydı." "Sen gerçekten Leydi Atkins misin Christina?" "Ne tuhaf değil mi? Benim gibi bir kız nasıl asil bir hanımefendi olur? Aslında sadece bir hizmetçiyim." Madd'in bakışları kızın ellerine kaydı. Çatlamış derisi, bakımsız tırnakları ve yaralarına bakılırsa yalan söylemediği belli oluyordu. "Babanın evinde bir hizmetçi olmak da ne demek ?" Genç kız kadının yüzüne bakarak gülümsedi ve anlatmaya başladı. "Her şey annemin ölümü ile başladı..." Conner saatlerdir oturduğu koltuktan kalkmamış, sanki beton bir duvarın altında kalmış gibi hareketsizdi. Kaç tane şarap şişesi bitirdiğini hatırlamıyordu. İçine düştüğü durumu unutması için sarhoş olmaya ihtiyacı vardı. Yoksa o kızla evlendiğini hatırladıkça kesinlikle delirecek, ortalığı birbirine katacaktı. "Öfken hala geçmedi Conner?" Sağ kolu ve dostu Guy, biraz ötede durmuş ona doğru bakıyordu. Guy kırk yaşını devirmiş ancak oldukça diri görünüşlü bir adamdı. On yıldır Conner'ın yanında ona hem hizmet ediyor, hem de destek oluyordu. Aslen İrlandalı olmasına rağmen, İngiliz olduğunu savunurdu. İngiltere'ye hizmet etmekten dolayı mutluydu. Kendi ülkesinden hakkında çıkan idam kararı yüzünden kaçmış, hiç olmayacak bir yer de Şeytan'la tanışmıştı. "Williams'ı öldürürsem belki geçer." diye mırıldandı Conner usulca. "Ya da bu kız götürüp saraya kapatayım. " Guy içten bir kahkaha atarak,dostunun yakınına geldi. "Bunu sen istedin unuttun mu? Handerson için kendini feda ettin. Eğer böyle bir şey yapmasaydın Leydi Atkins şuan onunla evli olacaktı." "Ve dul olurdu." "Neden?" "Handerson nikahtan sonra bu kızı kesinlikle öldürürdü." "Bu konuda sana katılıyorum. Peki sen? Sen neden bunu yapmıyorsun? " Conner adama tereddütlü bir bakış attı. "Kızı öldürmemi mi istiyorsun? " "Bu da iyi bir kurtuluş yolu biliyorsun. Sonuçta evlendin ve sözünü yerine getirdin. Bu oyunda amaç Lord Harrıson'ın dostu ile ittifakını engellemekti. Adamın başka kızı olmadığına göre, görevini yerine getirmiş oluyorsun." "Üstelik kız da hasta..." "Evet. Hasta ve oldukça çirkin. Ayakta zor duran kemik yığını sadece. Onun bir kadın olduğuna inanmak gerçekten zor. Ve sende bu kızdan asla çocuk ...." "Ne çocuğu Guy!" Conner bağırarak arkadaşının sözünü kesti. "O kızı değil yatağıma, odama bile almam. Hatta hiç bir erkek, kör kütük sarhoş bile olsa onunla yatmaz." "Senin en çok istediğin şey soyunu devam ettirecek varislerdi Conner. Bu kadınla evli kaldığın sürece bu çok zor dostum. Ama ölürse yeniden bekar olacaksın. " "Onu öldürmek..." gözlerini mum ışığının gölgeler oluşturduğu tavana dikti. "Hastalığı yüzünden fazla yaşayacağa benzemiyor zaten endişelenme. Bırakalım da hayatının son günleri rahat geçirsin. Ayrıca babasına evlilik haberini verince neler olacağını merak ediyorum." "Ben de merak ediyorum Conner. Ancak tüm evlilikler resmileşmeden kral bunun gizli kalmasını istedi. Leydilerin babasına bu haber kendisi verecekmiş." "Bir an önce olmasını umut ediyorum Guy. Çünkü bu saçma evliliğinin iptali için ne gerekiyorsa yapacağım." "Pes etme Christina." dedi Madd. Genç kızın anlattıkları hiç hoşuna gitmemişti. Özellikle de üvey annesini öldürme isteği ile yanıp tutuşuyordu. "Ne için savaşacağım peki? Şeytan beni cehennemine mahkum etti. Hiçbir yere gitmeme izin vermiyor. Üstelik kaçarsam başıma bela olacağını..." "O dediğini yapar canım. O yüzden sakın böyle bir şeyi deneme. Zaten buradan kaçman imkansız." "İmkansız diye bir şey yok." "Gelirken kalenin nasıl korunduğunu görmedin mi?" "Kapalı bir arabanın içinde nefes almak bile zorken nasıl görebilirdim?" "Buraya gelen ancak Şeytan izin verirse gidebilir. Kale askerlerle korunuyor ve askerler Lordlarından habersiz hiçbir şey yapamazlar. Yoksa başlarına ne geleceğini gayet iyi bilirler." "Bu adam... Gerçekten bu kadar korkunç biri mi? " "İnan bana hayatında onun kadar acımasız birini gördüğünü hiç sanmıyorum. Lord Conner kralın ordusunun yani kara şövalyelerin lideri. Bu güne kadar bir kez bile bir insana merhamet gösterdiğini görmedim." "O yüzden mi ona Şeytan diyorlar?" "Hem acımasızlığı hem de tartışılamaz zekası yüzünden." Christina yatağın üzerinde yan tarafına uzanarak, suskunluğa gömüldü. İçinde ölümle ilgili bir korku yoktu. Korkunç olan şey yaşamasıydı. Hayatında hiçbir şey değişmeyecekti. Sadece kendisine acı çektirmekten zevk alan kişi, üvey annesi değil de biraz önce evlendiği adam olacaktı. "Bundan sonra ne olacak? dedi fısıltıyla. "Başıma daha neler gelecek?" Madd tek elini kızın başına uzatıp,üzerindeki bez parçasını çıkardı. "Saçların ne kadar güzel." diye söylendi gülümseyerek. "Tıpkı güneş gibi parlak ve göz alıcı. "Saçlarını okşadı şefkatle. "Bundan sonra kendini benim ellerime bırakacaksın Christina. Seni iyileştirmek için elimden ne geliyorsa yapacağım. " "Peki özgür olmam için bana yardım edecek misin?" "Her şey sırayla canım. Daha önce yapmamız gereken en önemli şey hastalığından kurtulmak. Kilo almaya ve beslenmeye ihtiyacın var. Bu halinle oldukça çelimsiz ve zayıfsın." "Yemek yemeyi sevmiyorum. Yediğim her şey midemi bulandırıyor." "Sana nelerin iyi geleceğini bulacağız. Ve yaraların için harika ilaçlarım var. Ben bir ölüyü bile diriltecek kadar bilgiliyim endişen olmasın." Christina kadına bakarak belli belirsiz gülümsedi. "Büyücü falan mısın yoksa?" "Büyücü mü? İşte bu çok komik. Eğer bir büyücü olsaydım her şey çok daha kolay olurdu." Conner oturduğu yerden kalkarak kapıya yöneldi. Son bir saattir hiç durmadan havlayan bir köpeğin sesi artık sinirlerini germeye başlamıştı. "Gidip şu hayvanın leşini yere sereceğim! " dedi bağırarak. " Lanet olası it!" Sarhoştu ve bir an olduğu yerde sendeledi. Salondan çıkarak bahçeye açılan kapıya yöneldi. Bir kaç saniye sonra koca bir tüy yumağı olan iri bir köpekle karşılaştı. Belindeki kılıcı yerinden çıkarıp, ona doğru sallarken Çam korkusuz bir şekilde havlamaya devam ediyordu. "Bu çamın sesi."diyerek heyecanla doğruldu Christina "Madd gidip onu görebilir miyim?" "Senin köpeğin değil mi?" "Evet benim en yakın dostum. Açlıktan ölmek üzeredir." "Ona yemek verdim tatlım. Bence seni merak ettiği için havlıyor." "Onu görmem gerek." Christina bez parçasını hızlı bir şekilde başına bağlayarak koşar adımlarla odadan dışarı çıktı. Madd hemen ardından geliyordu. Henüz hava tam olarak kararmamıştı. Conner köpeğin düşmanca bakışlarından inanılmaz rahatsız oldu. Elindeki kılıcı bir kaç kez ona doğru sallarken, Çam adamı etrafında koşuyor havlamaya devam ediyordu. Lord bir kaç askerin yanına koştuğunu fark edince, eliyle onlara oldukları yerde durmalarını işaret etti. Bir köpeği tek başına halledebilirdi elbette. Çam karşısına dikilince kılıcı öyle sert ve hızla salladı ki, havyan kaçmaya fırsat bulamadan boynunun altından aldığı darbe ile yere yığıldı. Christina bahçeye adım atar atmaz gördüğü manzara ile ellerini yüzüne kapatarak ortalığı inleten bir çığlık attı. En sevdiği ve en yakın dostu Çam kanlar içinde yerde yatıyordu. Ve onu bu hale getiren adam sesli bir şekilde gülüyordu. "Aman Tanrım..." dedi Madd şaşkınlıkla. Conner genç kızın çığlığını duyunca arkasına dönerek o yöne baktı. Hemen sonra Christina ile göz göze geldi. Kızın gözlerindeki öfke ve yüzündeki ifade dikkatini çekti. "Seni aşağılık domuz! "diye haykırdı Christina. "Seni... Seni lanet olası iblis! Köpeğimden ne istedin? " Adama doğru koşarak, olanca öfkesi ile yumruk yaptığı ellerini taş gibi sert olan göğsüne vurmaya başladı. Bu arada hem ağlıyor hem de aklına ne gelirse adamın yüzüne haykırıyordu. Madd köpeğin başına koşmuştu. Bahçede derin bir sessizlik hakimdi. Askerler ve hizmetçiler olan biteni izlemek için bir anda oraya doluvermişlerdi. Kimse daha önce Şeytan'a başkaldıran, ona hakeret edip, vuramaya cesaret gösteren birini görmemişti. Conner garip bir şekilde genç kıza karşılık vermiyor, sadece onu izliyordu. Christina bir süre daha adama vurmaya devam edip, gücü tükenince ayaklarının dibine çöktü. Yaptığı şeyin onu bir nebze bile olsa etkilemediğinin farkındaydı. "Beni de öldür..." dedi başını yere devirerek. Ağlamaklı sesi genç adamın yutkunmasına sebep oldu. Elindeki kanlı kılıcı yere fırlatıp, derin bir nefes alarak "Götürün bu kadını!" diye gürledi. "Kazığa bağlayıp, tam yirmi kırbaç atın. Bana nasıl davranmasını gerektiğini öğrensin!" Madd köpek için yapacak bir şey olmadığını biliyordu ama Christina için acilen bir yol bulması gerekti. Yirmi kırbaç cezası bir kadın için oldukça ağırdı. "Lütfen Lordum..." diyerek adamın ayaklarına kapandı yaşlı kadın. " Size yalvarıyorum bunu yapmayın. Christina üzüntüden nasıl davrandığının farkında değil. Ona acıyın. Merhamet gösterin." Christina verilen cezayı umursamıyordu. Lordun ayaklarına kapanarak af dilemek niyetinde değildi.Sürünerek köpeğine yaklaşıp, onun hareketsiz bedenine sarıldı. Conner genç kızın bir hayvan için cezasına razı gelmesine çok şaşırmış düşmanca bakışlarıyla onu izliyordu. Kısa bir an sonra iki asker Christina'yı kollarından tutarak bahçenin ortasında bulunan kazığa el bileklerinden bağlayarak yukarıya doğru gerdiler. Genç kız onlara karşı gelmek şöyle dursun sesini bile çıkarmıyordu. Bahçedeki tek ses hala Lorduna yalvaran Madd'in sesiydi. Askerlerden biri eline deri bir kamçı alarak, Lordunun emir vermesini bekledi. Conner adamı başıyla onayladıktan sonra kamçı kızın sırtına sert bir şekilde inmeye başladı. "Bir!" "İki!" "Üç!" "Dört!" Her darbede genç kız dişlerini sıkıp, acıya dayanmak için dua ediyordu sadece. Yine yalvarmıyordu. Oysa sırtındaki acı tüm bedenine yayılmış, nefes alacak hali kalmamıştı. "Beş!" Conner kızın direnci karşısında şaşkındı. İçinde bir yerlerde yaptığının yanlış olduğunu haykıran vicdanının sesi kendisi ile savaşmasına neden oluyordu. Ancak yine de acımasızlığı ile ünlü olan adam geri adım atmak niyetinde değildi. "Altı!" Christina bu darbeden sonra başını omzuna devirerek kendinden geçti.Conner onun bayıldığını anlayınca "Yeter bu kadar!" dedi bağırarak. "Madd git bak şuna. Yoksa öldü mü?" Madd kızın yanına koşup, askerin ellerini çözmesinin ardından onu yere yatırarak zayıf atan kalbini dinledi aceleyle. Sonra başını kaldırıp, Lorduna bakarak "Öldü!" dedi ağlayarak. "O ölmüş..." Conner kadının söylediği şeye aldırış etmeden ağır adımlarla kaleye yol alırken, "Gömün o zaman." diye seslendi sadece. Gece yarısı bir at arabası ormanın içinden ilerlerken atları süren adam arkasına dönüp, arabayı örten örtüyü geriye doğru çekti. "O nasıl Madd? " dedi merakla. "Yaşıyor mu?" "Yaşıyor Sam. Christina güçlü bir kız. Tanrı onu yanına almak için çok hevesli değil. Ya sen? Kolun nasıl?" "Gayet iyi. Bir kaç güne hiçbir şeyim kalmaz." "İyi olmana sevindim. Sen olmadan kaleden kaçmayı başaramazdık. Sen iyi bir adamsın." "Şeytan ona yalan söylediğini umarım asla öğrenmez. Yoksa ikimizi de yaşatmaz." "Asla öğrenemeyecek Sam korkma." "Peki nereye gidiyoruz?" "Güneye. İskoçya sınırına... Kız kardeşimin yaşadığı topraklara. Orada bizi hiç kimse bulamaz." "Bu çok uzun bir yolculuk Madd. Günlerce sürebilir." "Hiç önemli değil. Önemli olan Christina'yı o adamdan kurtarmış olmamız." bakışları ölü gibi yatan genç kıza kaydı."Onun bu halinden kurtulması için günler hatta aylar geçebilir." "İyileşecek mi sence?" "Elbette iyileşecek. Buna tüm kalbimle inanıyorum." Sam tekrar önüne dönerek, yola devam etmeye başladı. Bu yolculuğun hayatlarını nereye götüreceğinden hiç birinin haberi yoktu.... BEŞ YIL SONRA 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD