Çilem'den
Dün gecenin şokunu atlatamadan çoktan sabah olmuştu. Bu sefer beni ne bekliyordu bilmiyorum ama elimi yüzümü yıkayıp uyuşmuş bacaklarımı mutfağa gitmek sürükledim. Hayatımın ne kadar sıkıcı olduğunu düşünürdüm hep... Şimdi o sıkıcı hayatı özlüyorum. Meğer hayatım sıkıcı değil ben şükürsüz bir kızmışım.
"Ne homurdanıyorsun?" Ayla ablanın sesini duyunca irkildim.
"Günaydın abla" dedim. Homurtularımı dinlemek istediğini sanmıyordum.
"Günaydın çileli kızım" dedi. Sanırım bu son günlerde kendi hakkımda duyduğum en mantıklı cümleydi. İşe koyulduk. Kahvaltı söz konusu olunca hep birlikte çalışıyorduk. O kadar insanı doyurmak kolay değildi. Ayla abla ile biz hazırlıyorduk iki kadın taşıyordu. Ayla abla durumu anladığı için beni yollamıyordu ama sonra hanımağa ikisine birden görev verince iş bana kaldı. Neyse ölene kadar saklanacak değildim. Saklanmak istemediğimden değil, saklanamayacak oluşumdan.
Son tabakları elime alıp derin bir nefes alıp çıktım mutfaktan. Masa da bir kaç genç dışında kimse yoktu. Tabakları boş alana koyduktan sonra hanzo ağanın sesini duydum.
"Aranızda seçim yapacak olan kişi Yağız" dedi Tuna Han. İstemsizce o tarafa baktım. Üç kadın önünde durmuş elleri önlerinde bağlıydı.
"Sence bu sefer ki bakıcı kaç gün dayanır?" diye sordu genç bir kız. Sesini duyunca bakışlarımı önüme çektim. Birde ne bakıyorsun azarlaması çekemezdim. Üzerimde bazı bakışlar hissettim ama umursamak istemedim.
"Sen yeni hizmetçi... Buraya gel" diye bağıran adamla kaşlarım çatıldı. Benden daha yeni bir hizmetçi vardı umarım. Ama yoktu. Ağa bozuntusuna döndüm. Bana bakıyordu.
"Gelsene" dedi sabırsız bir sesle. Yutkunma ihtiyacı ile yutkundum. Tamam kovulma ihtimalim yoktu ama Çin işkencesine maruz kalma ihtimalim vardı. Yavaş yavaş yürümeye başladım yapacak bir şey yoktu. Bende diğer kadınlar gibi ellerimi önüme bağlayıp beklemeye başladım. Yüzünü de şeytan görsün suratsızın. Gülme engelli kara herif. Tükürmek istiyordum yüzüne. Rezil herif.
"Tekrar soruyorum Yağız. Bu bakıcılardan hangisini istersin?" diye sordu. Bu konunun benimle ne ilgisi vardı? Çocuğa seçmesi için ben mi yardım edecektim?
"Onu istiyorum" dedi küçük çocuk. Kimi gösterdiğini merak ederek çocuğa alttan bir bakış attım. İyi de parmağı neden bana doğruydu? Bir adım yana attım. Şaşırmıştı zavallı çocuk herhalde. Bende sabahın köründe kalksam şaşırırdım. Parmağı beni takip ederken elimi kaldırıp kendimi işaret ettim.
"Ben mi?" çocuk hiç beklemeden başını yukarı aşağı salladı. Yüzüme mutluluktan uzak sahte bir gülücük yerleştirdim.
"Ben bakıcı değilim küçük ağam. Sen bu üç abladan birini seçeceksin" Ben çocuk bakmaktan ne anlardım? Çocuk konuşmayınca yüzümde ki gülümseme silindi.
Şaka yapıyordu herhalde?
"Onu mu istiyorsun?" diye sorarken ağa bozuntusu beni süzdü. Kaybolmak yok olmak istedim. Çocuk hiç beklemeden başını yukarı aşağı sallayınca kaşımın seyirdiğini hissettim.
"Diğer bakıcılara bir bak" ağa sözünü tamamlamadan çocuk başını sağa sola sallayıp indirdiği parmağı ile beni gösterdi. La havle. Çocuk konuşmadı konuşmadı, ilk kes bir şey demesi başımı belaya soktu. Baba oğul benimle zorları neydi anlamıyordum.
"Sen nasıl istersen." dedi ağa bozuntusu.
"Siz gidebilirsiniz" dediği zaman arkalarından hüzünle baktım. Geri dönmeniz gereken konular var valla bak.
"Buraya dön" diyen sert sesiyle sıçradım diyebilirim. Ona döndüğüm zaman sert bakışları bana kenetlendi. Şimdi tam olarak ne oluyordu?
"Bakın Tuna Han bey" dedim sözümü kesti.
"Ağa. Han ağa" dedi. Kaşım yeniden seyirmeye başlarken
"Bakın Han ağa bey"
"Karar verilmiştir" dedi lafı ağzıma tıkarak.
"Nasıl yani?" diye sordum. Bu işi başıma yıkamazdı.
"Artık Yağız'ın sorumluluğu sende" dedi. Kalbim korkuyla hızlandı.
"Ben lise terkim. Okumadım bile" dedim makineli tüfek gibi. Cahil olduğumu da öğrenmişti. Bunu niye söylemiştim? He kurtulmak içindi değil mi?
"Ben çocuk bakmaktan anlamam" Bu hizmetçilik yapmak gibi değildi. Bir bardak tabak kırsam parasını verir yerine koyardım ama bir çocuk bakmak... Yok yok mümkün değildi. Çocuğun başına bir şey gelse beni de onun yanına gömerlerdi. Ne gerek vardı değil mi ama? Daha hayatımın başında bu kadar belaya nerden bulaştım.
"Tamam oğlum. Sen babaannenin yanına git" dedi. Yağız bana bakıp yan yan sırıtırken elimi gülen yüzüne geçirmemek için zor sabrettim. Neden ben? Benden başka bakıcı mı kalmadı yeryüzünde? Çocuğun gidişini izlerken biraz zaman kazanmaya çalıştım.
"Artık hizmetçilik yapmana gerek yok. Tek sorumluluğun Yağız" ağa bozuntusuna dönerken yüzüme sevimli olduğunu düşündüğüm bir ifade yerleştirdim. Biraz gurur inciticiydi ama bir kızın yalvarmasına erkekler dayanamazdı. Yüzümün ifadesini görünce tek kaşı tehditkar bir şekilde havaya kalktı. Anında ifademi topladım. Bu adam güzellikten anlamazdı.
"Benim çocuğum yok" dedim sanki çok havalı bir giriş yapmışım gibi.
"Yani kocam da yok, haliyle çocuk yok. Ben çocuk bakmadım. Bakamam"
"Ne saçmalıyorsun?" diye sordu. Bana tahammülü olmadığını belli eden bir ifade ile.
"Oğlunuza bakamam Han ağa, tecrübem yok" dedim. Daha nasıl açıklayacaktım?
"Öğrenirsin"
"Hizmetçi olmaya"
"Maaşın artacak." dedi. Duraksadım. Bu iyi bir teklifti.
"Ne kadar?" diye sorunca sinirli soluğu kulağıma doldu.
"10 bin"
"Tatil?" Bunu ilk geldiğim gün sormamıştım ama bir gün tatil etmek hakkımdı. Bana baktı. Düşünüyor gibiydi. Ağzına bakıyordum.
"2 hafta da bir gün" dediği zaman kaşlarım havalandı. Acaba 1 haftada iki gün mü demek istemişti?
"2 haftada bir gün izin günün olacak. Hata yapmaya kalkarsan izin günün iptal olur" ayağa kalktı.
"Şimdi Yağız'a sabah kahvaltısı yaptırarak başla ilk iş gününe" dedi. Ağa efendi masaya giderken benim iki kaşım birden seğiriyordu. Şimdi ayvayı yemiştim. Arkama döndüğüm zaman masa dolmuştu. Bu kadar insan ve ben o veledin karnının doyduğuna emin olacaktım. Beni yükselttiği maaşımdan vurmuştu. Düşünmeye zamanım olmadan kabul etmiş bulundum. Sanki fikrimi soran vardı da bende saçmalıyordum. Masa da ki tüm bakışlar beni buldu.
"Yağız'a bundan sonra yeni hizmetçi bakacak" dediği zaman annesi
"Bu mümkün değil Tuna Han. Baksana kız genç ve cahil" cahil demeseydi iyiydi. Yine yanaklarım kızardı. Kahretmesin her gün birden fazla olay yaşıyordum.
"Son sözümü söyledim ana. Cahilse, öğret" ortamı sessizlik kaplarken yutkundum. Masa da yutkunacak fırsatı bile bulamayacaktım. Veledi mutfağa götürüp bir beslesem iki ağzına yapıştırsam daha memnun kalırdım. Bu çocuk şımarığın önden gideniydi. Ya bana iftira atar babasına öldürtürse? İkisine de güvenim yoktu.
"Yağız'ın yanına otur" dediği zaman yürümeye başladım. Bir an kendi ayağıma çelme takıp tökezlesem de toparladım. Kendimi sahibini memnun etmek isteyen fino köpeği gibi hissettim. Ne derse onu yapıyordum. Sadece kuyruk sallamıyordum. Masaya çekingen bakışlar atarken kara uşağı gözüme kestirdim. Onunla baş başa kalırdık elbet. Onu istiyorum muş? Benim neyimi istiyorsun? Hem bir sor bakalım ben seni istiyor muyum babasının oğlu?
Sandalyeyi çekip yanına oturdum. Ona dönüp tabağına baktım. Bomboştu. Aslında olması gerekenden zayıftı. Yemek yemediğini tahmin etmek zor değildi.
"Afiyet olsun" diyerek yemeği başlattı hanımağa. Çatal seslerini, bardağı karıştıran çay kaşığı seslerini duyunca dikkatlerin kahvaltıya gittiğini anlayıp rahat bir nefes verdim. Küçük velede yaklaşıp
"Sen ne yiyeceksin?" diye sordum. Ben ne bilecektim ne sevdiğini? Omuz silince yemesi gereken şeyi anladım ama bir tarafım yemedi. Masaya baktım. Sonra hanımağaya çekingen bir bakış attım. Bana bakıyordu.
"Yeşil zeytini sever. Sucuk yer. Salatalık ve portakal suyunu sever" dedi. Bu yaşta ki bir çocuk için uygundu. Hanımağa konuşurken yeniden bakışlar beni buldu. Kahretsin neden beyazdım bu kadar? Kızardığı mı herkes görüyordu. Bakışlarımı önüme çektim. Sevdiği her şey önümüzde vardı zaten. Tabağına ikişer ikişer koydum. Yerse yerdi herhalde. Benim de karnım açtı ama bana yasaktı herhalde. Çocuk çatalı oynatmadı. Bu beni sinirlendirmişti.
"Hadi yiyelim küçük ağam" dedim. Yağız bey desem olmazdı. Yağız desem hiç olmazdı.
"Öyle konuşma" dedi Yağız. Kaşlarım çatılmış şekilde yanında ki babasına döndüm. Yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Bu konakta tam olarak neler dönüyordu? Kötü bir şey de dememiştim ki. Tekrar Yağız'a döndüm.
"Nasıl yani?" diye sordum merakla.
"Kendi dilinde konuş" dediği zaman duraksadım. Benim dilim Türkçe değil miydi? Sonra aklıma şivem gelince kendimden emin bir şekilde önce babasına baktım nispet eder gibi sonra oğlana döndüm.
"Yer misun Yağız ağacum?" dediğim zaman yüzüne tatlı bir ifade yerleşti. Gülmedi ama hoşuna gitmişti. Şive mi sevmeyenler, ağalar utansın. İsim vermeden geçemedim. Çalatı alıp eline uzattım. Çatalı elimden aldı. İlk bir yeşil zeytin yedi. O yerken sanki ben doyuyormuşum gibi hissettim. Yemezse başım belaya girerdi. Ardından bir sucuk yedi. Ekmeksiz doyulmazdı. Ekmek biraz uzakta kalınca ayağa kalkıp ekmek sepetine ulaştım. İki dilim ekmek alıp tabağın yanına koydum. Onlar bizim gibi ekmek değil tandır ekmeği yiyordu. Adı tenur muydu neydi? Bu ekmeği sevmiştim. Her sabah mutlaka taze taze pişiriliyordu. Sadece sabah değil akşam da pişiriliyordu. Yağız yerken gözüm üzerindeydi. Masum göründü gözüme. Belki de sadece ilgi arayan bir çocuktu kim bilir? İnsanları anlama konusunda iyi değildim ama ilgisizliği bilirdim. İlgi derken herkes yemek içmek, para harcamak yada belli bir sevgi göstermek zannedebilirdi ama değildi. Bazı kalplere daha hassas bir dokunuş gerekti. O hassas dokunuş bir hayatı değiştirebilirdi.
"Çay içer misin?" diye sorduğum zaman başını olumlu anlamda salladı. Ayağa kalktım.
"Ne istiyorsan söyle getirsinler" dedi. Han ağa beni durdurmuştu. Az önce hizmetçi olduğum mutfaktan nasıl bir şey isterdim? Bunu yapmak zor gelirdi.
"Yağız'a çay getirin" diye bağırdı Han ağa. Ona minnettar olacağım aklıma gelmezdi. Kalktığım yere geri oturdum. Yağız yemeyi bırakmıştı. Her gün bu kadar az yiyorsa midesi küçülmüş olmalıydı. Az yedi. Neyse ki bir dilim tandır ekmeği yemişti. Çayı geldiği zaman su eklenmesi için biraz boşluk vardı. Yanında gelen su bardağını elime alıp, çay bardağına biraz döktüm.
"Yeterli mi?" diye sorduğum zaman yüzüme baktı. Tepkileri farklıydı. Bana tuhaf hissettiriyordu. Başını yukarı aşağı salladığı zaman durdum.
"Şeker ister misin?" diye sordum. Başını yukarı aşağı salladı. Elime iki küp şeker aldım.
"Yeterli mi?" diye sordum. Başını olumsuz anlamda sallayıp elini kaldırıp bir diye gösterdi. Bir şekeri kenara koyup diğerini çayına attım. Kendisi karıştırsın diye bekledim. Karıştırmayacağını anlayınca elimi kaşığa attım. Yağız ile elimiz çarpışınca birbirimize baktık. Biraz daha devam böyle devam ederse Yağız'ı büyütüp nikahıma alacaktım. İlk yatağımı paylaştığım erkek, ilk elime temas eden erkek, pardon ondan önce babası vardı. Ve eski sevgilimnher neyse. Yağız ile daha fazla şey paylaşmıştım. Elimi çekince Yağız kendi bardağını karıştırdı. Belki de ona biraz sorumluluk vermek lazımdı kendini değerli hissetmesi için. Yağız'a bakmak belki de düşündüğüm kadar zor değildi. Başımı kaldırıp Han ağaya baktım. Oğlunu izliyordu. İlk defa onu bu kadar sakin görüyordum. İlk defa Yağız'ın annesini bu denli merak ettim. Acaba ölmüş müydü? Yoksa onları terk mi etmişti? Bu memlekette boşanma olmadığını duymuştum. Eğer boşanma yoksa ölmüş olmalıydı. Belki de Yağız bu yüzden içine kapanmıştı. Han ağanın bakışları gözlerime çıkınca düşüncelerimden sıyrıldım. Bir anlığına gözlerinde küçük bir parıltı gördüm ama anında ifadesi sertleşti. Adamın sadece dışı değil, anlaşılan içi de karaydı. Onunla yaşamak gerçekten zor olacaktı...