Akşamüstü mahalle yine her zamanki gibi hareketliydi. Çocuklar sokakta top oynuyor, kapı önlerinde oturan kadınlar yüksek sesle sohbet ediyordu. Yağmur elinde annesinin verdiği küçük alışveriş poşetiyle hızlı adımlarla yürüyordu. Her zamanki gibi biraz aceleciydi; yürürken bir yandan da aklından geçen düşüncelerle uğraşıyordu. Köşeyi döndüğü anda birine neredeyse çarpıyordu. Son anda durdu. Başını kaldırdığında karşısında Mahir’i gördü. Bir anlığına donup kaldı. Kalbi aniden hızlandı, ağzından çıkan ilk kelimeyi düşünmeden söyledi. “Mahir—” dedi ama hemen ardından hatasını fark etti. Gözleri büyüdü, yüzü hafifçe kızardı. “Yani… Mahir abi,” diye düzeltti aceleyle. Mahir kaşını hafifçe kaldırdı, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Bir an ‘abi’yi unutuyordun galiba,” dedi sakin bir sesle. Yağmur utangaç bir şekilde güldü, elindeki poşeti iki eliyle sıkıca tutup düzeltti. “Yok ya… yanlış çıktı işte,” diye mırıldandı.
Mahir başını biraz yana eğip onu süzdü. Yağmur’un saçındaki renkli tokalar, aceleyle toplanmış at kuyruğu, yüzündeki o saf ve neşeli ifade hâlâ aynıydı. Sanki yıllar geçse de o mahalledeki küçük kız değişmeyecek gibiydi. “Ne yapıyorsun bakalım?” diye sordu Mahir. Yağmur omuz silkti. “Annem alışverişe yolladı. Ekmek alıp geliyorum.” Mahir başıyla sokağın başındaki fırını işaret etti. “Demek görev büyük.” Yağmur hemen güldü. “Evet. Eğer ekmeği düşürürsem annem savaş ilan eder.” Mahir bu sefer daha açık bir şekilde gülümsedi. Birkaç saniyelik sessizlik oldu. Yağmur o sessizlikte ne yapacağını bilemedi çünkü Mahir ona bakıyordu. O ciddi ama sakin bakışıyla.
“Sen?” diye sordu Yağmur sonunda. “Mahalleye mi geldin?” Mahir başını hafifçe salladı. “Anneme uğradım. Biraz kalıp döneceğim.” Yağmur başını salladı. Sonra merakla sordu, “Sen hâlâ şehir merkezindeki evde mi yaşıyorsun?” “Evet,” dedi Mahir kısaca. Yağmur’un gözleri merakla parladı. “Güzel mi orası?” Mahir omuz silkti. “Ev işte.” Yağmur hemen konuşmaya devam etti. “Senem diyordu ki çok lüksmüş. Büyük camları falan varmış.” Mahir hafifçe kaşını kaldırdı. “Senem mi geldi görmeye?” Yağmur güldü. “Yok. Ama hayal gücü kuvvetli.”
Mahir birkaç saniye onu izledikten sonra sordu, “Üniversite nasıl gidiyor?” Yağmur kısa bir an durdu. “İyi… Babam sürekli eczaneyi devralacağım diye anlatıyor herkese.” Mahir’in bakışı biraz daha dikkatli oldu. “Yanlış mı anlatıyor?” Yağmur omuz silkti, sanki konuyu hafife almak ister gibi. “Bilmiyorum. Belki.” Sonra hemen gülümsedi ve ona baktı. “Sen nasılsın Mahir abi?” Mahir birkaç saniye düşündü, sonra kısa bir cevap verdi. “İyiyim.” Yağmur başını salladı ama içinden geçen şey bambaşkaydı. Çünkü Mahir tam karşısında duruyordu. Ve o an Yağmur’un kalbi öyle hızlı atıyordu ki, sanki bütün mahalle duyacak gibiydi.
Mahallede herkes Yağmur’un başka bir şeyle uğraştığını sanıyordu. Annesine göre Yağmur dil eğitimi için gidip geliyordu; bazen kurs, bazen sertifika programı… Annesi her seferinde söylenmeden de durmuyordu. “Kız dediğin gece başka yerde kalmaz, ne bu kursu bitmeyen işlerin?” diye homurdanırdı. Ama babası her zamanki gibi sessizce araya girer, “Bırak kızım okusun,” diyerek konuyu kapatırdı. Kimse gerçeği bilmiyordu. Yağmur’un o sabah erkenden çıkıp akşam yorgun dönmesinin sebebi dil kursu değil, askeri sınavlara hazırlık ve eğitimlerdi. Ve bu sır hâlâ sadece onun ve babasının arasında kalıyordu.
Başta her şey çok basit bir sebeple başlamıştı aslında. Yağmur, Mahir’e biraz daha yakın olabilmek için askeriye fikrine tutunmuştu. Onun dünyasına girebilmenin tek yolunun bu olduğunu düşünmüştü. O sert, disiplinli hayatın içine girebilirse belki Mahir’in baktığı yerden dünyayı görebilirdi. Ama eğitimlere başladığında iş düşündüğü kadar kolay değildi. Sabahın köründe başlayan koşular, saatler süren fiziksel antrenmanlar, bitmek bilmeyen disiplin kuralları… İlk günlerde nefesi kesiliyor, dizleri titriyordu. Bazen geceleri yatağa yattığında kasları sızlıyor, “Ben bunu gerçekten yapabilir miyim?” diye kendi kendine soruyordu.
Ama sonra içindeki inat ortaya çıkıyordu. Çünkü Yağmur her düştüğünde tekrar ayağa kalkmayı bilen biriydi. Eğitim alanında koşarken nefesi kesildiğinde, aklına bazen Mahir geliyordu. Onun o sert, mesafeli duruşu… Yağmur dişlerini sıkıp hızlanıyordu. İlk başta bu hırsın sebebi Mahir’e yaklaşma isteğiydi. Ama zaman geçtikçe başka bir şey büyümeye başladı içinde. Her başarılı parkurdan sonra, her zor eğitimi tamamladığında içinde tarif edemediği bir gurur hissediyordu. Sanki yıllardır içine sıkıştırılmış başka bir Yağmur yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.
Atış eğitimlerinde ilk kez silahı eline aldığında elleri biraz titremişti. Ama hedefi vurduğunda içinden geçen duygu korku değildi. Tam tersine tuhaf bir kararlılıktı. Eğitmenlerin sert sesi, disiplin, emirler… bunların hepsi ona düşündüğünden daha doğal gelmeye başlamıştı. Çünkü Yağmur ilk defa hayatında gerçekten kendisi için savaşmayı öğreniyordu.
Zaman geçtikçe o sakar, neşeli mahalle kızının içinde başka bir şey filizlenmeye başladı. Kimse fark etmiyordu ama Yağmur her eğitimde biraz daha değişiyordu. Mahir’e yakın olmak için attığı o ilk adım, yavaş yavaş başka bir şeye dönüşüyordu. Çünkü o eğitim alanında, toprak kokusunun ve terin içinde, Yağmur’un kalbinde yeni bir duygu büyüyordu.
Vatan sevgisi Ve Yağmur artık bunu sadece Mahir için yapmıyordu. Kendi gücünü keşfettiği için, kendini o üniformanın içinde hayal edebildiği için yapıyordu. Belki mahallede hâlâ saçında renkli tokalarla dolaşan o neşeli kızdı… ama eğitim sahasında, kimsenin henüz tanımadığı başka bir Yağmur doğuyordu.
Kapının kilidi kısa bir tık sesiyle açıldı. Mahir içeri adımını attığında evin içindeki tanıdık sıcaklık yüzüne çarptı. Mutfaktan gelen çay kokusu, salondan yükselen televizyon sesi… her şey yerli yerindeydi. Botlarını kapının kenarına bıraktı, ceketini omzundan çıkarıp askılığa astı. Bir an durdu. Sanki günün ağırlığını kapının eşiğinde bırakmak ister gibi derin bir nefes aldı. Salona geçtiğinde annesi koltukta oturuyordu. Televizyon açıktı ama kadın ekrana bakmıyordu bile. Elindeki çay bardağını yavaşça karıştırıyor, kendi kendine söyleniyordu. Mahir daha bir şey demeden annesi göz ucuyla ona baktı. “Geldin mi?” dedi. Mahir başıyla selam verdi, cevap vermekle yetindi. Koltuğa geçip oturdu, başını geriye yasladı. Gözlerini bir an kapattı. Yorgundu ama belli etmemeye alışkındı. Annesi çayı masaya bırakırken konuşmaya devam etti. Sesi bu sefer daha belirgindi, sanki özellikle onun duymasını ister gibi: “Bugün yine gördüm o kızı.” Mahir gözlerini açmadan hafifçe kaşlarını çattı. Hangi “kız” olduğunu anlaması zor değildi. “Kim?” diye sordu yine de, sesi nötr. Kadın dudaklarını büktü. “Kim olacak… Yağmur.” Mahir başını hafifçe yana çevirdi ama bir şey söylemedi. Annesi devam etti, sesi her zamanki o hafif küçümseyen tona kaymıştı bile: “Yine sokakta koşturup duruyordu. Elinde poşet, ayağı bir yere takıldı az kalsın düşüyordu.O kızın akü testinden geçmesi lazım ” O an Mahir’in aklından kısa bir görüntü geçti. Aynı an. Aynı sendeleme. Dudaklarının kenarında istemsiz bir kıpırtı oldu ama hemen bastırdı. Annesi konuşmayı bırakmadı. “Millet de tutturmuş ‘büyümüş, evlenecek yaşa gelmiş’ diye. Ben o kızı hâlâ çocuk olarak görüyorum.” Tam o sırada içeriden kız kardeşi çıktı. Konuşmaları duymuştu. Gülümseyerek koltuğun kenarına oturdu. “Anne, abartıyorsun,” dedi. “O kadar da küçük değil artık.” Kadın başını iki yana salladı. “Ben abartmıyorum. Siz büyütüyorsunuz. O kızın hali, tavrı ortada. Saçında renkli tokalarla gezen biri ne kadar büyümüş olabilir?” Mahir o sırada başını koltuğun arkasına yasladı. Konuşmaları yarı yarıya dinliyordu artık. Ama konu kapanacak gibi değildi…
Mahir o düşünceyi hemen dağıttı. Çünkü onun zihninde Yağmur’un yeri çok netti.
O hâlâ mahallede koşturup duran, sakarlıklarıyla güldüren küçük kızdı.
Mahir mahalleden çıkıp arabasına doğru yürürken akşam serinliği sokağın üzerine çökmeye başlamıştı. Sokak lambaları yeni yeni yanıyor, çocukların top sesleri yavaş yavaş azalıyordu. Tam köşeyi dönerken ileride birini gördü. Elinde küçük bir poşetle hızlı hızlı yürüyen biri… Yağmur. Adımları bir an yavaşladı. Yağmur her zamanki gibiydi. Saçları aceleyle toplanmış, birkaç tutam yüzüne düşmüş, yürürken bir yandan poşeti savuruyordu. Sanki dünyada hiçbir şey umurunda değilmiş gibi rahat ve neşeli bir hali vardı. Mahir birkaç saniye onu izledi. O sırada aklına az önce evde konuşulanlar geldi. Kız kardeşi… “Bence senden hoşlanıyor.” Mahir istemsizce hafifçe kaşlarını çattı. Gözleri bir an daha Yağmur’un üzerinde kaldı. O an fark etti ki Yağmur gerçekten büyümüştü. Çocukluğundaki o ufak kız değildi artık. Yüz hatları değişmiş, yürüyüşü bile farklılaşmıştı. Tam o sırada Yağmur ayağını kaldırıma taktı.
“Hop!
” Dengesini kaybetti, elindeki poşet sallandı. Son anda kendini toparladı ama yine de hafifçe sendeledi. Mahir’in yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi. İşte o an zihnindeki bütün düşünceler dağıldı. Başını hafifçe iki yana salladı. “Saçmalama Mahir,” diye mırıldandı kendi kendine. Çünkü az önce aklından geçen şeyin hiçbir anlamı yoktu. Yağmur hâlâ aynı Yağmur’du. Mahallede yürürken bir yerlere takılan, sakarlıklarıyla insanı güldüren o küçük kız.
Akşam yemeğinden sonra evin salonunda her zamanki rahat ama gürültülü aile havası vardı. Televizyon açıktı ama kimse gerçekten izlemiyordu. Ömer koltuğa yayılmış telefonuyla uğraşıyor, Yağmur ise koltuğun arkasına yaslanmış etrafta dolaşır gibi oyalanıyordu. Birkaç dakika sonra sanki aklına yeni gelmiş gibi konuştu. “Abi…” Ömer gözünü telefondan kaldırmadan cevap verdi. “Ne var?” Yağmur biraz bekledi, sonra sanki çok sıradan bir şey soruyormuş gibi söyledi. “Mahir nerede?” Ömer hemen başını kaldırdı. “Mahir abi,” dedi düzelterek. Yağmur gözlerini devirdi. “Tamam işte…
Mahir abi.” Ömer kaşlarını kaldırdı. “Niye soruyorsun?” Yağmur omuz silkti. “Hiç… mahalleye gelmiş miydi diye merak ettim.” Ömer telefonu masaya bıraktı ve kız kardeşine dikkatle baktı. “Yağmur, sen niye sürekli Mahir’i soruyorsun?” Yağmur hemen savunmaya geçti. “Sürekli sormuyorum.” Ömer hafifçe güldü. “Soruyorsun.” Yağmur dudaklarını büzdü. “Merak ettiğim için soruyorum.” Ömer başını iki yana salladı. “Sen var ya… boş boş ortalarda laklak edip gezmeyi bırak artık.” Yağmur hemen dikildi. “Ne alaka ya?” Ömer bu sefer biraz daha ciddi bir sesle konuştu. “Kızım büyüyorsun artık. Biraz daha dikkatli ol.” Yağmur’un kaşları çatıldı. “Ne yani, adım mı çıkacak?” Ömer hemen başını salladı. “Ondan bahsetmiyorum.” “E o zaman?” dedi Yağmur sinirlenerek. “Dikkat et diye söylüyorum.” Tam o sırada mutfaktan annelerinin sesi geldi. Kadın konuşmaları duymuştu zaten. Salona girerken başını iki yana salladı. “Ben söyleyeyim size… bu kız niye sürekli Mahir’i sorup duruyor?” Yağmur hemen itiraz etti. “Anne ya!” Kadın kollarını göğsünde birleştirdi. “Ne anne ya? Bir şey yoksa niye sürekli soruyorsun?” Yağmur gözlerini kaçırdı. “Merak ettiğim için soruyorum.” Kadın alaycı bir şekilde güldü. “Kızım eğer içinde bir şey varsa önce bir dön aynaya bak.” Yağmur kaşlarını çattı. “Ne demek o?” Kadın omuz silkti. “Ne olacak… o nereye, sen nereye?” Salonda kısa bir sessizlik oldu. Yağmur’un yüzü gerildi. O anda Ömer araya girdi. “Anne abartma.” Kadın başını salladı. “Ben gerçeği söylüyorum.”
Ömer daha rahat bir sesle devam etti. “Zaten öyle bir şey yoktur.” Sonra Yağmur’a bakıp ekledi. “Sonuçta Mahir benim arkadaşım. Sen de benim kardeşimsin. Onun da kardeşisin Yağmur hemen kaşlarını kaldırdı. “Niye öyle olsun?” Ömer omuz silkti. “Öyle işte.” Sonra sanki konuyu kapatır gibi ekledi. “Zaten mümkün değil.” Yağmur’un yüzündeki ifade değişti. “Niye mümkün değil?” diye sordu. Ömer biraz şaşırdı. “Yağmur…” “Hayır gerçekten soruyorum,” dedi Yağmur. “Tamam olmasın da niye yani?” Annesi araya girdi. “Çünkü aranızda dünya kadar fark var.” Yağmur hemen itiraz etti. “ Kadın başını iki yana salladı.” Yağmur birkaç saniye sustu, sonra gözlerini Ömer’e dikti. “Niye beni küçük görüyorsunuz?” Ömer derin bir nefes aldı. “Küçük görmüyoruz.” Yağmur hemen karşılık verdi. “Görüyorsunuz.” Salonda kısa bir sessizlik oldu. Sonunda Ömer başını iki yana salladı. “Yağmur…” dedi yorgun bir sesle. “Saçmalıyorsun.” Ama Yağmur o an ilk kez şunu hissetti: kimse onun büyüdüğünü gerçekten görmüyordu. Yağmur birkaç saniye daha olduğu yerde durdu. Salondaki hava bir anda ağırlaşmış gibiydi. Kimse bir şey söylemedi ama söylenen sözler hâlâ odanın içinde asılı kalmıştı. Yağmur’un yüzündeki o hafif inatçı ifade yavaş yavaş sönmeye başladı. Gözlerini bir an yere indirdi, sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi omuz silkti. “Tamam ya,” dedi hafif bir gülümsemeyle. “Sorduk diye kıyamet kopardınız.” Ama sesi eskisi kadar neşeli değildi.
Ömer onu dikkatle izliyordu. Kız kardeşini iyi tanıyordu. Yağmur genelde böyle konularda tartışmayı büyütmezdi. Bir şey söyleyip sonra konuyu kapatır gibi davranırdı ama içinde tutardı. Ömer başını iki yana salladı. “Ben seni kırmak için söylemedim,” dedi daha yumuşak bir sesle. “Sadece dikkat et diyorum.” Yağmur hemen karşılık verdi. “Abi ben ne yaptım ki?” Ömer omuz silkti. “Hiçbir şey yapmadın.” Sonra hafifçe gülümsedi. “Zaten sen bir şey yapacak biri değilsin.” Yağmur bu sefer kaşlarını kaldırdı. “Bu da ayrı bir küçümseme biliyor musun?” dedi yarı ciddi yarı şaka bir sesle. Ömer güldü. “Sen kendini ne sanıyorsun?” Yağmur hemen cevap verdi. “Büyüdüm ben.” Ömer başını salladı. “Yok daha var.” Yağmur bu sefer gerçekten sinirlendi. “Herkes aynı şeyi söylüyor,” diye mırıldandı. “Sanki hâlâ on iki yaşındayım.” Annesi mutfağa geri dönerken arkasından laf attı. “Büyümek öyle ‘büyüdüm’ demekle olmuyor kızım.”
Yağmur cevap vermedi. Bir süre sessiz kaldı. Sonra pencereye doğru yürüdü. Mahallenin sokağı görünüyordu oradan. Sokak lambalarının altında insanlar hâlâ konuşuyor, çocuklar son kez topa vuruyordu. Yağmur gözlerini bir an sokağa dikti. İçinden geçen şeyi kimse bilmiyordu. Çünkü herkes hâlâ onu aynı yerde görüyordu. Aynı mahallede, aynı hayatın içinde, aynı küçük kız olarak. Ama Yağmur içten içe çoktan başka bir yola girmişti. Ve kimse bunun farkında değildi.
Eğitim alanı sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyanmıştı. Toprak hâlâ gece serinliğini tutuyordu ama havadaki sertlik, günün kolay geçmeyeceğini baştan belli ediyordu. Gruplar sıraya dizilmişti. Herkes kendi grubub içinde, sessiz ve gergindi. Yağmur en arkada duruyordu. Nefesini kontrol etmeye çalışıyordu ama kalbi yine hızlı atıyordu. Üzerindeki eşofman çamur içindeydi, saçları aceleyle toplanmıştı. Yüzünde hâlâ o tanıdık yumuşak ifade vardı ama gözlerinin içinde başka bir şey yanıyordu artık. O sırada eğitim alanına sert adımlarla biri girdi. “Toparlan!” Ses keskin, net ve tartışmasızdı. Herkes aynı anda dikleşti. Yüzbaşı Pars. Uzun boylu, sert bakışlı, yüzünde neredeyse hiç ifade olmayan bir adamdı. Gözleri grubu baştan aşağı süzdü. O bakış… insanı ölçen, tartan ve çoğu zaman yetersiz bulan bir bakıştı. Yağmur’un üzerinde bir an fazla durdu. Kaşının biri çok hafif kalktı. “Bu grup mu?” dedi alaycı bir tonla. “Güzel… bugün biraz eğleniriz.” Kimse cevap vermedi. Pars yavaşça grubun önünde yürümeye başladı. Adımları düzenli, sesi sakin ama tehditkârdı. “Buraya gelmekle asker olunmuyor,” dedi. “Koşacaksınız. Düşeceksiniz. Kalkacaksınız. Sonra tekrar düşeceksiniz. Dayanamayan…” hafifçe omuz silkti, “…gidebilir.” Gözleri tekrar Yağmur’a kaydı. “Bazılarınızın fazla uzun kalmayacağı belli zaten.” Söz doğrudan söylenmemişti ama herkes kime söylendiğini anlamıştı. Yağmur dişlerini sıktı. Gözlerini kaçırmadı. “Parkur!” Komutla birlikte herkes harekete geçti. Koşu başladı. Engel, tırmanış, sürünme… biri bitmeden diğeri geliyordu. Pars hiçbir noktada “yeter” demiyordu. Aksine, biri yavaşladığında sesi daha da sertleşiyordu. “Daha hızlı!” “Bu mu gücünüz?!” Yağmur’un nefesi kesilmeye başlamıştı. Dizleri titriyordu.
Ama durmadı. Bir engelden atladı, ayağı kaydı, dengesini zor toparladı. “Düşeceksen düş!” diye bağırdı Pars. “Ama ağlama!” Yağmur’un içinden bir şey yükseldi o an. Sinir mi, inat mı… kendisi de bilmiyordu. Koşmaya devam etti. Tam o sırada parkurun diğer ucundan biri yaklaştı. Adımları Pars kadar sert değildi ama varlığı en az onun kadar dikkat çekiciydi. Yüzbaşı Taner. Tim içinde bilinen adıyla: Yeşil. Onu gören birkaç kişi farkında olmadan dikleşti. Saygı başka bir şeydi onun etrafında. Sessiz ama güçlü. Taner bir süre hiçbir şey söylemeden izledi. Gözleri özellikle bir noktada takılı kaldı. Yağmur. Nefesi düzensizdi, adımları zorlanıyordu ama hâlâ koşuyordu. Düşmemek için değil… bırakmamak için. Pars konuşurken Taner ilk kez araya girdi. “Yeter.” Ses yüksek değildi ama netti. Pars başını ona çevirdi. Kısa bir sessizlik oldu. Taner gözünü Yağmur’dan ayırmadan konuştu: “Devam etsinler. Ama kırma.” Pars hafifçe sırıttı. “Kırılacaksa kırılsın.” Taner bu sefer direkt ona baktı. “Benim grubum.” Bu cümleyle konu kapandı. Pars bir şey demedi ama bakışları sertleşti.
Eğitim devam etti. Bir süre sonra Yağmur bir engelden inerken kolunu sertçe çarptı. Acı bir anda yayıldı. Nefesi kesildi. Durmadı. Ama bu sefer Taner yanına kadar geldi. “İyi misin?” Yağmur bir an şaşırdı. İlk defa biri ona bu şekilde soruyordu. “İyiyim komutanım,” dedi hemen. Taner kısa bir an onu inceledi. Gözleri koluna, sonra yüzüne kaydı. Yalan söylediğini anlamıştı. Ama üzerine gitmedi. “Düşersen kalkarsın,” dedi sakin bir sesle. “Ama kendi kendini bırakmayacaksın. Anlaştık mı?” Yağmur başını salladı. “Anlaştık.” Taner hafifçe başını eğdi. “Devam.” O an Yağmur’un içinde bir şey değişti. Pars’ın sertliği onu itiyordu… ama Taner’in o sakin gücü onu ayakta tutuyordu. Parkur bitene kadar Taner oradan ayrılmadı. — Akşam herkes dağıldığında Yağmur tek başına kenarda oturuyordu. Kolundaki sızı artmıştı. Ama asıl içini acıtan başka bir şeydi. Başını geriye yasladı. Gözlerini kapattı. Aklına bir an Ömer geldi. Abi… Eğer bilseydi… Eğer burada olduğunu görseydi… Büyük ihtimalle ilk söyleyeceği şey “yapamazsın” olurdu. Engel olurdu. İnanmazdı. Dudakları hafifçe büküldü. Ama bugün… Birisi inanmıştı. Bir yabancı. Bir komutan. Bir abi gibi. Yağmur gözlerini açtı. Derin bir nefes aldı. İçinden sessizce söyledi: Ben yapacağım.
Eğitim alanı yavaş yavaş boşalmıştı. Gün boyu ayakların ezdiği toprak hâlâ havadaydı; ter, yorgunluk ve güneşin sertliği geride kalmıştı ama izi kalıyordu. Yağmur kenardaki beton basamağa oturmuştu. Kolunu çok belli etmeden tutuyordu. Canı yanıyordu ama yüzündeki ifade yine sakindi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. “Onu saklayarak geçmez.” Ses yanından geldi. Yağmur başını kaldırdı. Taner ayakta duruyordu. Üniforması hâlâ tertipliydi ama bakışları yumuşaktı. Sert değildi… Pars gibi hiç değildi. Yağmur hemen toparlandı. “İyiyim komutanım.” Taner hafifçe kaşını kaldırdı. “Ben sana iyi misin demedim.” Kısa bir sessizlik oldu. Yağmur gözlerini kaçırdı. İlk defa biri onun “iyiyim” cevabını kabul etmemişti. Taner yanına oturdu. Aralarında çok az mesafe vardı ama garip bir şekilde rahatsız edici değildi. “Kolun,” dedi başıyla işaret ederek. “İncinmiş.” Yağmur bu sefer inkâr etmedi. “Biraz.” Taner başını salladı. “Biraz dediğin şey, seni yavaşlatıyorsa biraz değildir.” Yağmur hafifçe gülümsedi. “Alışığım.” Taner bu sefer dikkatle baktı ona. “İşte o iyi değil.” Yağmur kaşlarını hafifçe çattı. “Neye?” “Alışmaya,” dedi Taner. “İnsan her şeye alışmamalı.” Yağmur birkaç saniye sustu. Sonra gözlerini yere indirdi. “Başka türlü zor oluyor.” Taner başını yana eğdi. “Zor olanı yapıyorsun zaten.” Bu cümle Yağmur’u durdurdu. Gözlerini kaldırdı. Taner devam etti, sesi sakindi ama netti: “Seni izledim bugün. Kaç kere dengen bozuldu, kaç kere bırakma noktasına geldin… ama bırakmadın.”
Yağmur istemsizce omuz silkti. “Herkes bırakmıyor ki.” Taner hafifçe gülümsedi. “Herkes senin gibi bırakmıyor.” Kısa bir sessizlik oldu. “Sen inatçısın,” dedi Taner. “Ama yanlış yerde saklıyorsun onu.” Yağmur anlamamış gibi baktı. “Nasıl yani?” “İnsanların yanında… küçük, sakar, umursamaz görünüyorsun.” dedi Taner. “Ama sahaya çıktığında başka birine dönüşüyorsun. O tarafını bastırıyorsun.” Yağmur’un yüzü biraz ciddileşti. “Bastırmıyorum.” Taner başını hafifçe iki yana salladı. “Bastırıyorsun. Çünkü alışmışsın öyle görünmeye.” Yağmur bu sefer cevap vermedi. Taner biraz daha yumuşadı. Sesi neredeyse bir abi gibi çıktı: “Güçlü olmak bağırmak değildir. Ama saklamak da değildir.” Yağmur’un gözleri hafifçe doldu ama hemen toparladı. Taner devam etti: “Sen güçlüsün. Ama farkında değilsin. Daha doğrusu… fark etmemeyi seçiyorsun.” Yağmur bu sefer kısık bir sesle konuştu: “Fark etsem ne değişecek ki?” Taner hiç düşünmeden cevap verdi: “Her şey.” Sessizlik. Rüzgâr hafifçe geçti aralarından. Yağmur dudaklarını ısırdı. Sonra içinden geçen bir şeyi ilk defa dışarı çıkardı: “Benim de bir abim var,” dedi. Taner dikkatle baktı. “Asker,” diye ekledi
Yağmur. “Ama…” hafifçe güldü, acı bir gülüş, “…ben ona bunu söylesem…” Başını iki yana salladı. “Beni direkt eve kapatırdı.” Taner’ın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. “Ciddi söylüyorum,” dedi Yağmur. “Büyük ihtimalle ‘sen ilk görevde ölürsün’ falan derdi.” Taner bu sefer daha belirgin gülümsedi ama o gülüşte dalga yoktu. Sadece anlayış vardı. “Abiler öyledir,” dedi sakin bir sesle. Yağmur ona baktı. “Sen de mi öylesin?” Taner kısa bir an düşündü. Sonra başını hafifçe eğdi. “Ben olsam…” dedi, “sana ‘yapamazsın’ demezdim.” Yağmur’un bakışları değişti. “Ne derdin?” Taner gözlerini ondan ayırmadan cevap verdi: “Ya gerçekten yapacaksın… ya da hiç başlamayacaksın.” Kısa bir duraksama. “Çünkü sen yarım kalacak biri değilsin.” Bu cümle Yağmur’un içine oturdu. Taner ayağa kalktı. Sonra bir an durdu, tekrar ona baktı. “Kadın olman bir eksik değil,” dedi. “Ama sen bunu ya saklıyorsun ya da yanlış yerde kullanıyorsun.” Yağmur dikkatle dinliyordu. “Cesaretin var,” diye devam etti Taner. “Ama kendine karşı kullanıyorsun.
Onu burada kullan.” Eğitim alanını işaret etti. “İnatçılığını burada kullan. Gücünü burada kabul et. Çünkü sen…” kısa bir an durdu, kelimeleri seçti, “…gerçekten cesur birisin.” Yağmur’un boğazı düğümlendi. Taner son kez konuştu, sesi bu sefer daha yumuşaktı: “Ve bunu kimseye kanıtlamak zorunda değilsin. Kendine yeter.” Sonra hafifçe başını salladı. “Yarın aynı saatte.” Ve yürüyüp gitti. Yağmur arkasından bakmadı. Başını hafifçe eğdi. İçinden geçen tek şey şuydu: Abi olsaydı… böyle konuşur muydu? Cevabı biliyordu. Ama ilk defa bu eksiklik canını yakmak yerine… onu ayağa kaldırmıştı.
Akşam eve döndüğünde yüzündeki o alışılmış neşenin yerini sessizlik almıştı. Normalde kapıdan girer girmez konuşmaya başlayan Yağmur o gün çantasını bırakıp koltuğa oturmuştu sadece. Kolunu fark ettirmemeye çalışıyordu ama hareketleri biraz yavaştı. Tam o sırada kapı çaldı. Ömer kapıyı açtığında karşısında Mahir vardı.
Mahir her zamanki gibi rahat bir tavırla içeri girdi. “Hadi çıkıyoruz,” dedi Ömer’e. Sonra gözleri salona kaydı. Koltukta oturan Yağmur’u gördü. Bir an durdu. Çünkü alışık olduğu Yağmur o değildi. Yağmur genelde onu görünce hemen ayağa kalkar, bir şey söyler, güler ya da saçma bir yorum yapardı. Ama bu sefer sadece oturuyordu. Sessizdi. Mahir birkaç saniye ona baktı, sonra kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Ne oldu buna?” dedi Ömer’e. Ömer omzunu silkti. “Bilmiyorum.” Mahir başını hafifçe yana eğip Yağmur’a baktı. “Karadeniz’de gemileri mi battı bunun?” Yağmur başını kaldırdı. “Ne?” Mahir hafifçe gülümsedi. “Normalde mahalleyi ayağa kaldırıyorsun. Bugün sessizlik var.” Yağmur hemen toparlanmaya çalıştı. “Yok bir şey.” Ama Mahir’in gözleri bir an koluna takıldı. Yağmur fark etmeden elini tutuyordu, hareket ettirmemeye çalışıyordu. Mahir kaşını hafifçe çattı. “Koluna ne oldu?” Yağmur hemen eliyle kapattı. “Hiçbir şey.” Ömer de o an fark etti. “Ne oldu koluna?”
Yağmur hemen omuz silkti. “Bir yere çarptım.” Mahir birkaç saniye daha baktı ama bir şey demedi. Çünkü onun için bu sadece küçük bir sakarlık gibi görünüyordu. Zaten Yağmur dediğin kızın bir yerlere çarpması, düşmesi, sendelemesi… bunlar mahallede gayet normal şeylerdi. Mahir başını iki yana sallayıp hafifçe güldü. “Yine bir yere takıldın yani.” Ama o an fark etmediği bir şey vardı. Yağmur artık eskisi gibi değildi. Sadece kimse henüz bunu görmüyordu. Yağmur o an hiçbir şey demedi. Sadece kısa bir an Mahir’e baktı, sonra bakışlarını yere indirdi. Kolundaki sızı yeniden kendini hatırlatmıştı ama bundan daha çok canını acıtan başka bir şey vardı. İçinden sessizce söylendi. Tabii… yine sakar Yağmur. Herkes için buydu işte. Bir yerlere çarpan, düşen, gülüp geçen o kız. Kimse onun gün boyu ne yaptığını bilmiyordu. Sabahın köründe başlayan koşuları, parkurları, dişlerini sıka sıka tamamladığı eğitimleri… Kolunun neden gerçekten ağrıdığını kimse bilmiyordu. Bir gün öğrendiğinizde ne yapacaksınız acaba… diye geçirdi içinden. Ama bunu söylemedi. Söylese bile zaten inanmayacaklarını biliyordu. Onların gözünde o hâlâ aynı mahalle kızından ibaretti. Saçında tokalar olan, sakarlıklarıyla güldüren o çocuk. Yağmur içinden hafifçe ofladı. Bir gün gerçekten büyüdüğümü gördüğünüzde çok geç olacak.