Doğu: Merhaba bebeğim. Nasıl gidiyor? (20:05)
Rüya: Yanlış yere yazıyorsun yine. Bu saatte sarhoş oldum deme Doğu. Seni toparlayacak bir yerde değilim. (20:05)
Toprak: Çok çirkin bir üslup ya. Mide öz suyum ağzıma gelebilirdi ama kusmakla aramda bazı sorunlar var. (20:06)
Doğu: Hadi be!1!1! Buralara mı geldim ben? (20:07)
Toprak: Konum at hayvanat. (20:07)
Toprak: Sen neredesin? @rüyakaraca (20:07)
Doğu: Ben neredeyim, sen nerede? Ah nerede vah nerede! (20:08)
Rüya: Ben işimin peşindeyim. Bazı kalplere taht kurmam gerekiyor. Yani yine grubun en uslu çocuğu olmanın hakkını veriyorum. Size kolay gelsin bebekler. (20:09)
Doğu’nun yolladığı konuma göz atacak fırsatım olmadığı için kendimi suçlayamıyorum. Zira öylesine büyük bir sıkıntının içindeyim ki Doğu tüm bunlardan haberdar olsaydı ve bana kızma olayını en sona saklasaydı hak vermek mecburiyetinde kalırdı.
Üzerimdeki elbisenin bir kuyruğu olmamasına şükredecek kıvama geldiğim anlardayız çiçeklerim. Neticede bunca telaşın ortasında yüzerken bir de elbisemin kuyruğu bir yerlere sıkıştı diye kendimden geçmek istemem. Dizlerimin hemen hemen bir karış üstünde biten mini elbisenin askıları ince. Göğsünde kalp şeklinde ufacık bir dekoltesi var. Bir yatta gerçekleşen organizasyona katılmak için uygun olduğundan şüphem yok. Lila rengindeki yumuşak kumaşına dokunduğumda hissettiğim duygu hoşuma gidiyor.
Ali Kemal’le sadece mailleşerek konuşmak beni bir tık zorlamaya başlasa da geriye adım atamıyorum. Mesela iki elbise arasında kaldığımı ona belirtmek suretiyle fotoğraflarını çekip atmak istediğimde bu zorlanma hali katlanıvermişti. Hemen sonra bu işi böyle yürütmeyi kendi arzumla ona sunduğumu şahsıma hatırlatmaktan başka şansım kalmamıştı. Bir tanecik mesaj Rüyacığım. Ne olur ki?
Olacak şey değil. Bu sese aldanmak için doğru bir zamanda olmadığımız gün gibi ortada.
Onun rolüne bu kadar çabuk ısınmasına karşılık benim zihnimde cirit atan dünya kadar mesele var. Seza’nın söylediği gibi etrafımızdaki insanları şüpheden uzak tutmanın peşinde olmamız gerekecek. Ben bunu yapabilecek miyim? Yani sırf hayalimi gerçeğe dökmek için rol yapacağım ve bunu ne derece başarıyla kotaracağım hakkında sıfır bilgiye sahibim.
Ali Kemal’in böyle bir sıkıntı yaşamayacağına inanıyorum. Gündüz elime öpücük bırakırken, cümleleri yan yana getirirken kendinden emin duruşunu kaybetmemişti. Gerçi güneş gözlüklerinin arkasında kalan gözlerinde hangi hissiyatın bayrağı dalgalanıyordu, elbette bilmiyordum. Orada kıyametin ilk harfinin dahi okunmadığı bir durgunluk mevcuttu sanırım. Aksi için aramızda yüzyıllardır kitapları, filmleri, dizileri ve çeşitli sanat türlerini hedef alan aşkın vuku bulması gerekir. Ben aşkı geriye plana itmek zorunda kalarak onunla nikâh masasına oturmayı kabul etmek üzereyim. Bundan henüz haberi olmasa da rüyalarıma kadar çocukların benim ışığım olacağına inanıyorum ve bu inancı zedelemeye kıyamıyorum.
Geç kaldığımı biliyorum ama geç kalmanın önüne geçebileceğimi hiç zannetmiyorum.
Trafiğe karışmış olan aracımın kliması çalışmasına rağmen hava alamadığımı düşünüyorum. Ali Kemal’in kurallarımı hiçe saymadan attığı maillerine geri dönüş sağlamayalı yarım saatten fazla oluyor. Ona benim acemi bir şoför olduğumu söylememekle iyi mi yoksa bayağı kötü mü yaptığımı zaman gösterecek.
En nihayetinde adamcağız –evet, şimdi adamcağız oldu ne yapayım- beni aramayı tercih ediyor. Telefonun sesini dışarıya vererek açıyorum. “Geç kaldım,” diye sızlanıyorum. “Bunun iş hukukuna hiç yakışmadığını farkındayım. Özür dilerim.”
“İş hukuku,” derken sesi bir parça homurdanır gibi çıksa da buna takılamıyorum. “Tabii ki iş hukuku… O da çok önemli ama ben her şeyin yolunda olup olmadığını öğrenmek için aradım.”
Nezaketiyle beraber göremeyeceğini bildiğim halde belli belirsiz gülümsüyorum. Aynı anda kırmızı ışığı geç farkına varmanın azizliğine uğruyorum. Frene basarken çıkan ses bir kenara, önümdeki arabaya çarpıp farını yerle bir etmem diğer kenara. Dudağım dişlerimin arasında müthiş bir eziyete gebe kalmışken gözlerim de kocaman açılıyorlar. Ali Kemal’e kötü bir şoför olduğumu söylemeyişimin bedelini çok erken ödüyorum. Açıkçası zamanın bir şeyleri bu kadar hızlı göstereceğini söyleseydiniz şüpheye düşerdim fakat pek de üzerinde duramazdım. Dost acı söyler çiçeğim. Her zaman bu insanları dinleyeceksin ki doğru yolda gidebilesin.
“Rüya,” Ali Kemal’in sesi çok sonraları kulaklarıma doluyormuş gibi gelse de işin aslı öyle değil. Önümdeki arabayı kullanan adam kapısını apar topar açıp benim aracıma yaklaşırken inliyorum. Karnıma şiddetli bir ağrı girmişçesine dudaklarımdan kopan sesi algılayamıyor sanırım Ali Kemal. Ee adamcağız da haklı. Bak yine adamcağız dedin, sen bu Ali’ye üzülüyorsun sanki. Neye şaşıracağımı şaşırmayı tercih ettiğim anın içinden hepinize hürmetler sunmak isterdim ama affınıza sığınıyorum. Kafamdan dumanlar yükselmeye başlasa bunu bile anlayışla karşılayacağım. Hayatımın öyle de garip bir dönemindeyim işte.
“Rüya ses verir misin?” Ali Kemal çabasını sürdürürken başka sesler karışıyor araya. “Seza! Rüya’nın konum bilgisine ulaşalım.” Gözlerimi mümkünü varmış gibi biraz daha irileştiriyorum ve bu sırada camıma tıklatan adama dönüp bakamıyorum. “Başlatma şimdi özel alan saygısından. Kaza yaptı kız.”
“İyiyim.” Cümle kurabildiğim için kendime tebrik kartı uzatmak istesem de kımıldayamıyorum. Cama bir kez daha tıklatan adama bakacak takatim bile yok çiçeklerim. “Önümdeki arabaya çarptım. Sahibi şu anda cama tıklatıyor. Ben dönüp kendisine bakamıyorum. Galiba zırıl zırıl ağlamama son üç dakika falan kaldı Ali Kemal. Bir önerin varsa dinleyeceğime dair yemin edebilirim.”
Ali Kemal’in tarafından gelen hışırtı sesleri son buluyor. Bir süre hiçbir şey söylemeden benim kalp atışlarımın hızını kaygan bir zeminde hareket eden motosikletle eş seviyeye taşıyor. “Bana konum at lütfen,” diyor geçip giden saniyelerin ardından. “Gelene kadar idare edeceğine inanıyorum.” Telefonu kapatmadan Seza’yla iletişime geçiyor o esnada. “Arabanın anahtarlarını versene bana şuradan.”
“Telefonu kapatmam lazım bunu yapmak için.”
Anahtarları Seza’dan aldığını, arabasına doğru yürüdüğünü gözümün önüne getirmekte güçlük çekmiyorum. Adam yine cama tıklatıyor ve bu sefer söylenerek polisi arayacağını söylemeyi de ihmal etmiyor. “Buna gerek yok,” diyen sesini duyuyorum Ali Kemal’in.
“O zaman kapatıyorum.”
Oysaki ikizler burcu da değilsin. Bunu nasıl yapıyorsun hiç anlamıyorum.
Kabalığım için daha sonra özür dilemeyi planladığım Ali Kemal’le iletişimimizi koparıyorum. Hızlıca konum atarken, camın arkasında kalan adama işaret parmağımı kaldırarak bir saniye şeklinde müsaade istemekten de geri kalmıyorum.
Arabadan indikten sonra olanlar inanılmaz hızlı bir şekilde yaşanıyormuş gibi geliyor bana. Adamı ikna etmek için bazı acemiliklerimden dem vurmaya başlamam, trafik polisinin işin içine dâhil olmasını hiç istemediğim için gözlerimi etrafta oynar başlıklı bir makine misali dolaştırmam, adamın garip biçimde halime acıyıp sinirleri bozulmuş gibi gülme krizine girmesi… Bunlarla peş peşe baş etmeyi denerken Ali Kemal’in gelmesi, yolun tıkanan kısmının üstüme kâbus gibi çökmesi, polis aracının olay yerine intikal etmesi ve Ali Kemal’in kimliğini ifşa etmekten başka çaresinin kalmadığına tanık olmam…
Arabam daha önce hiçbir şekilde irtibatımın olmadığı insanlara ulaşılarak olay yerinden uzaklaştırılıyor. Nereye götürüldüğünü sormuyorum bile. Melih Cevdet Karaca’nın göremeyeceği, haberini alamayacağı yerlere götürülsün de gerisi boş arkadaşlar. Yeter ki babam bu elem mevzunun dışında kalsın. Yeter ki beni yolun başında durdurup kırmızı ışıkla gözlerimin geçici körlük yaşamasına sebebiyet vermesin.
“İsmim bir trafik kazasına karışsaydı babam dilini yutardı,” diye hayıflanıyorum Ali Kemal’in aracına yerleşirken. Koltukta toparlanıyorum ve el çantamı kucağıma koyup saçlarımı omuzlarımdan geriye doğru atıyorum. Ali Kemal da bu sırada kendi koltuğuna oturuyor, emniyet kemerini takarak bana da mühim bir ayrıntıyı hatırlatmış oluyor. “Aslında sana bir şey itiraf etmem gerekiyor.” Gözlerini tedirginlikle kıstığını gördüğümde birazcık üzülüyorum onun adına. Hayatın beni bazen garipliğinden sual olunmayacak hadiselerin orta yerinde yapayalnız bıraktığını bilmiyor tabii ki. “Ben daha önce de ufak bir kaza yapmıştım. İlk değil bu yani.”
“Şaşırmadığımı söylesem kırıcı mı olurum?”
Omzumu silkiyorum hafifçe. “Bugün gördüğün manzaradan sonra bunu sorduğun için hayır diyeceğim.”
Ali Kemal’in dudağının kenarı yukarı kıvrılınca ben de stresimi kontrol altına alma gayretine düşüyorum. Biraz daha konuşmaya ihtiyacım var. Kalanlara başarılar dileyelim o zaman biz de.
“Orada beni insanlara kim olarak tanıtacaksın?” diye soruyorum kendimi tutamayarak.
Adamın kaşları alnına yükselirken, tek eliyle direksiyonu yavaşça çeviriyor. “Aramızda bir ilişki olduğuna insanları inandırmaya erken başlayacağız Rüya,” Onun ismimi her fırsatta dile getirmekten yana olduğunu fark ediyorum. Sanırım iletişimimizi güçlendirmenin ve adabı muaşeret kurallarının hakkını vermekten yana. “Merak etme. Dışarıya haber uçuracak kimse olmayacak. Konukların çoğuyla iş yapmışlığım var. Magazinden ya da herhangi bir alengirli işten uzakta kalacağız. Tam tersi mümkün değil.”
Magazin kelimesi benim mideme yumruk atılmasına neden oluyormuş gibi yüzümü buruşturuyorum. “Tam tersi olursa her şeyle başlamadan vedalaşırız zaten,” diye mırıldanıyorum burukça.
“Bu çok erken bir veda olurdu,” diyor benim gibi bir mırıldanışı anımsatarak. “Ben erken vedalardan hoşlanmam.”
Ali Kemal’in nelerden hoşlanıp hoşlanmadığını çözmek için önümde geniş bir vakit olacağını düşünüyorum. Haliyle kendimi biraz daha toparlamanın arkasına sığınarak, arabamın da güvenli bir yerde beni beklediğini bilerek arkama yaslanıyorum. Kimlerle, nasıl bir ortamda nefes alıp vereceğimi kestirememek beni germesin diye malum uygulamaya girip arkadaşlarımın attığı gönderileri izliyorum. Telefonumu sessize alarak yaptığım bu eylemle birlikte tatile çıkma arzum da tavan yapıyor. Doğu’nun kafası şu anda pek yerinde olmadığı için planın ne durumda olduğunu soramıyorum ama bugünü kırıksız çıkıksız atlattıktan sonra konuyu ele alacağımı hissediyorum.
İskelenin yakınlarına vardığımız anda Seza gelip kapımı açıyor. “Hoş geldin yenge,” diyor kaşlarını kaldırarak gülümserken. Birisi ağzının kenarlarından tutup iki yana çekseydi ve bir de yeşil peruk taksaydı Joker’e benzeyecekti. O kadar hin bir gülümseme yüzündeki. “Yollarda kalmışsın. Çok üzüldük. Sende bir şey yoktur inşallah.”
Onun bana yenge demesine karşılık gözlerimi pörtletmek, dudaklarımı öne doğru büzüp bir daha tekrarlamamasını söylemek isterken iç geçiriyorum. Seza’ya kızmıyorum. Yönetmekten başka alternatifimizin olmadığı bu olayın bazı getirileri olacaktır neticede. “Sapasağlamım,” diyorum ufacık bir tebessümle. Kalbinin kulaklarının içinde attığı bilgisini kimseyle paylaşmayacağız elbette Rüyacığım. “Sen nasılsın?”
Elini saçlarına atıp kısacık olmasına aldırış etmeden başının ortasını sıvazlıyor. “Senin sağlığın her şeyden mühim yenge… Onun için dua ediyorum artık.”
“Hazırlıklar tamam mı Seza?” diyor Ali Kemal yanımdaki yerini alarak.
“Her şey tamam Ali,” derken yolu gösteriyor bize. “Kaptan açılmak için sizi bekliyor.”
Ali Kemal’in eli yönlendirmek istercesine belimi buluyor, kısacık bir an için göz göze geliyoruz. Onunla senkronize biçimde yürümeye başladığımızda üstünde o geceki gibi kar beyazı bir gömlek olduğunu görüyorum. Ancak bu defa ceket giyinmemiş üzerine. Cebinden ya da gömleğinin yakalarından aşağıya sarkan bir papyon fular da yok. Kravattan çok hoşlanmadığını keşfetmek için mucit olmam şart değil. Gömleğinin üstten iki düğmesini açmasının dışında kollarını da neredeyse dirseklerine kadar katlamış vaziyette. Kaliteli bir kumaşı olduğunu anlayabildiğim pantolonu, şık kemeri, zapt edilmek için özen gösterilmiş dalgalı saçları var.
İskeleden beraber geçiyoruz, eli belimden uzaklaşır uzaklaşmaz yata ilk adımı atan o oluyor. Bu elbiseyle, topuklu ayakkabılarımla oradan kazasız belasız geçemeyecekmişim gibi hissetmeyi arkamda bırakamıyorum. Endişem yüz ifademe de yansıyor olmalı ki elimi tutmak için uzatılan parmakları biraz daha yakınıma geliyor ve beni belimden kavramayı seçiyor.
Göğsüm göğsüne siper olunca dışarıdan gelen kurşunlar bize hiç uğrayamazmış gibi tuhaflığı açık seçik hissedilen bir duyguya selam veriyorum. Gel şekerim gel. Şurada rahatsız bir koltuğumuz olacaktı, sen oraya geç lütfen.
“Heyecandan mı bu?” diyor ayaklarımın yatın zeminde kendine yer bulurken. Şimdi dip dibe olmasak da birbirimizin uzağında değiliz. Eli belimdeki varlığını korumakta ısrarcı. “Yanaklarının üstüne pembelik yayıldı.”
“Hiç tanımadığım insanların arasında çok da tanımaya fırsat bulamadığım biriyle olacağım,” derken sesim kısık çıkıyor. “Hem heyecanlıyım hem de gerginim. Bence bütün yüzüme o pembelik yayılsa anlayışla karşılamalıyız.”
Açık sözlülüğüm onun burnundan bir nefes vererek gülmesine sebep oluyor. Belki de tamamen bana öyle geliyor. Açıkça gülmediği sürece bunun garantisini veremeyeceğim. “Yemek yemeyince moralimin bozulduğunu biliyorsun ama.”
“Evet,” diye onaylıyorum onu hızlıca. “Salçalı makarna yaptığını da öyle…”
“Aynı zamanda seyahat etmeyi sevdiğimi…”
Bu defa ikimiz aynı anda başımızı sallıyoruz. “Kardeşinin ismini ve dünyayı dolaştığını da biliyorum.”
Ali Kemal’in gözleri denizin üstünde daha parlak bir maviye bulanıyorlar. “Bence bunlar fena bilgiler değil.”
Elimi iki göğsümün ortasına götürerek derin bir nefes alıyorum. “Her şeyi batırmaya çok yakınım ama bunu kendi kendime bile söylemeye korkuyorum,” Dilimin ucunu ısırıp başımı şiddetle sağa sola sallıyorum. “Söylemedim ki. Söylemedim farz edelim. Tamam mı? Duymadın hiç.”
Ali Kemal uslu bir çocuğun mahzunluğunu taklit ederek “Hı hı,” diyor. Dudaklarını birbirine bastırmasının ardından önümden çekilerek yolu açıyor. Birlikte attığımız adımların bizi yatın üst katına çıkarmasına izin veriyoruz. “Kötüye gittiğini düşünürsen bana göz kırparsın çaktırmadan. Anlaştık mı?”
Her şeyin kurgusal olarak tek bir açığı bile olmayan senaryoya uygun ilerlediğine inanmak istiyorum. Senaristlerin kalemine sağlık diledikten sonra her birini ödüle boğmak için elimden geleni ardıma koymayacağım kesinlikle.
Yatın üst katındaki ışıklandırmaya, muntazam bir hazırlıkla göz alan uzun masaya, bizi görünce saygıyla ayağa kalkan siyah takım elbiseli beyefendiye bakıyorum. Hiçbirinde iki saniyeden daha uzun süre gözlerimi sabit tutamıyorum, çünkü şarjı bitmiş bir robot gibi kalakalmaktan korkuyorum. Onlara paketin içinde beni yeniden hayata döndürecek şarj kablolarının olduğunu kim söyleyecek? Bunu hiç kimse yapamaz. Bu bana ait bir görev. Başkalarına bırakmamalıyım.
“Sana şimdiden göz kırpamam,” derken dudaklarımı olabildiğince az kımıldatıyorum. Ali Kemal’in söyledikleri anlamasını istiyorum sadece. “Değil mi?”
“Gayet iyi idare edeceğini biliyorum,” diyor o tüm sakinliğiyle.
Yanımıza gelmeden önce tüm ciddiyetiyle başını bir kez oynatan adam Seza’ya o kadar çok benziyor ki şaşkınlıkla dudaklarımı aralıyorum. “İkizi mi?” diyorum hayretle. Senin ikiz kuzenlerin var çiçeğim, bunca şaşkınlık neden?
“Abisiyim,” Ali Kemal’den önce cevap veriyor Seza’ya aşırı benzeyen adam. “İsmim Yekta. Hoş geldiniz Rüya Hanım.”
Onun ben uzatmadan elini dahi uzatmayacağını fark ettiğimde Seza’yla aralarındaki uçurumu ilk dakikadan anlıyorum. Yekta’nın gömleğine kadar siyah olan takım elbisesinin tek bir kırışıklığı ya da düzeltilmeye ihtiyaç duyulan pürüzü bile yok. Gözleri daha keskin bakarken, saçlarının Seza gibi sapsarı ve kısacık olduklarını görüyorum. Kulağında küpe olmayışı diğer küçük detaylar misali onun kardeşinden ayrılmasını sağlıyor. Eğer abisi olduğunu söylemeseydi ikiz olduklarına kanaat getirecektim.
Yekta’nın bize masayı gösterişiyle birlikte yerimde put gibi kalakalmanın kimseyi aydınlığa çıkarmayacağını kabulleniyorum. Buz gibi olan parmak uçlarımı elbisemin kumaşına sürterken, Ali Kemal’in belimden ayrılmayan eliyle bana destek olduğunu işe yaramaya devam eden hücrelerim sayesinde hissediyorum.
Benim için ayrılan yere geçip oturana kadar birilerine gülümsemek, başımı hafifçe sallamak ve nezaketli davranışlarına aynı şekilde geri dönüş yapmam gerekiyor. Bu kısmı atlatınca ise boğazımdan hiç yemek geçmeyeceğine inanıyorum, zira yutkunmakta bile güçlük çekeceğim büyüklükte stres topuyla baş etmeye çalışıyorum. Ali Kemal kulağıma doğru eğilip “Seni deniz mi tutuyor yoksa?” diye fısıldadığında soğuk terler döktüğümü düşünüyorum. Oysaki alnımda ya da boynumda tek bir ter damlası dahi belirmiş değil.
“Hayır,” diyorum usulca. “Sadece biraz midem kötüleşti.”
“Geri dönmek istersen…”
Lafını keserek “Dönmeyeceğiz,” diyorum. Saçlarımın uçları omzuna dokunuyor. Onunla göz göze gelmem, masada oturanların gözüne çarpacak herhangi bir hareketten uzak durmam gerektiğini biliyorum. Kendimi bu role ısındırma amacıyla alttan bakışlarımı gözleriyle buluşturuyorum. “İyi olacağım. Benim…” Burnumdan aldığım nefes onun parfüm kokusunu solumama neden oluyor. “Biraz kenara çekilip telefonda konuşmam lazım. Hemen geleceğim.”
Ali Kemal anlayışla başını salladıktan sonra ona içten bir tebessüm bahşediyorum. Sandalyemden yavaşça kalkıp yatın uç kısmına doğru ilerliyorum. Parmaklarımın arasında ezip durduğum minik çantamdan telefonumu çıkarıyorum. Neden tercih ettiğimi bilmediğim yüksek topuklu ayakkabılarım yatın kaygan zemininde beni zorlasalar da bunun üstünde duramıyorum. Mideme oturan ağır taşın bir an önce kalkmasını arzu ediyorum yalnızca.
Korkulukların orada durduğumda kimi arayacağıma karar veremiyorum. Doğu şu anda devre dışı olduğu için onun isminin yanına çarpı işareti koyuyorum. Toprak da muhtemelen kendisiyle ilgileniyordur. Zaten ona işle alakalı bir davette olduğumdan stresime yenik düştüğümü söylesem bile meseleyi eşeleyecektir. Arkadaşımın zekâsını konuşturacağı bölgelerin havasına ya da suyuna hiç bulaşmamalıyım.
Sıkıntıyla oflayıp geriye doğru üst üste iki adım atıyorum ki ayağım boşlukta kalıyor. Su beni kendine doğru çekiyor, dudaklarımdan koskoca yatta yankı yapacak bir çığlık kopuyor.
Denizin serin sularına karışıp dibe çöküyorum.