"Öğ-Öğretmenim."
Derya'nın kekelemesiyle yere eğmiş olduğum başımı hızlıca yukarı kaldırdım ve iki gündür görmek istediğim yüzü gördüm.
Bulut tam karşımda dikiliyordu ve yüzünde tarif edemediğim bir öfke vardı.
"Siz ne yapıyorsunuz burada?" diye sertçe çıkışınca Derya hıçkırarak ağlamaya başladı ve ardından Bulut, bağırdığı için pişman olmuş gibi yüzünü ekşitti.
Bense Bulut'un elinde tuttuğu elma şekerine odaklanmış bakıyordum.
"Şekeri nereden buldun?" Sanki benimle konuşmak istemiyormuş gibi göründü ve yarım yamalak cevap verdi.
"Merdivenin köşesinde buldum." Aklıma Derya'nın şekeri merdivenlere fırlattım demesi geldi ve iyi ki böyle bir şeyi yapmış diye düşündüm.
Bulut acele etmeden sakince eğilip Derya'nın saçlarını okşadı ve sevecen bir şekilde gülümsedi. "Neden hala ağlıyorsun?"
Derya'yla bakışmaya çalışsam da gözlerini hep benden kaçırıyordu. Burnunu çekip çatlayan sesiyle konuştu. "Çünkü Yağmur ablayı kandırdım."
Ben sertçe yutkunurken Bulut tek kaşını havaya kaldırdı ve bana kısa bir bakış attı. "Nasıl kandırdın?" Sesi babasına soru soran ufak bir oğlan çocuğu gibi çıkıyordu. Derya da bu ses tonunu duyunca daha da sakinleşti ve her şeyi anlattı.
"Resim kursu yarın olmasına rağmen ben bugün var dedim ve atölyeye geldik. Biz resimlere bakarken de kapıyı üstümüze kilitlemişler. Ben sadece eğlenmek istemiştim."
Derya'nın gözleri tekrar dolunca Bulut, öğrencisinin minik ellerini kendi avcu arasına aldı. "Başkalarını kandırarak, onlara yalan söyleyerek eğlenmemiz çok yanlış bir davranış Derya. Karşımızdaki kişiyi düşürdüğümüz bu kötü duruma sevinip, keyif almamalıyız."
Bulut'un samimi gülümsemesi ve sözleri beni de gülümsetirken Derya suçlu bir şekilde başını yere eğdi ve "Özür dilerim." diye mırıldandı.
Sesli bir iç çekip "Önemli değil." dedim.
"Senden değil öğretmenimden özür diledim." diye sesini yükseltince önce çok şaşırdım. Bulut da şaşırmıştı. Derya ise avına odaklanmış avcı gibi öğretmenine bakıyordu.
"Yağmur ablayı hiç sevmiyorum ve ondan özür dilemek istemiyorum! Buradan gitmek istiyorum!" diye bağırdı ve hırsla ayağa kalkıp Bulut'un benim portremi yaptığı tuvali yere fırlattı.
Tüm bunlar saniyeler içinde olup biterken Bulut'un çenesi seğirmeye başladı ve ellerini yumruk yaptı.
Dişlerini sıkarak "Sen ne yaptın?" diye tıslayınca Derya'nın öfkesi ikiye katlandı ve "Ona tahammül edemiyorum. Beyaz tenine, kilosuna, saçlarına... Hiçbir. Şeyine. Tahammül. Edemiyorum." diye resmen çığırdı ve yere fırlattığı tuvalin üzerine çıkıp tepindi.
Tuval üzerindeki kumaş ortadan ikiye yırtıldı.
Bulut kaskatı kesilmiş bir halde duruyordu. Sadece yırtılan resme bakıyor ve hızlı hızlı soluyordu. Bense ne yapmam gerektiğini bilmiyor, ufacık çocuğun bana nasıl bu şekilde duygular besleyebildiğine şaşırıyordum.
Benim kilom ve hastalığımla beni aşağılamış, öğretmeninin yaptığı resmi parçalamış ve bana tüm nefretini kusmuştu.
Oysaki çocuklar melekti, masumdu. Böyle şeyleri bilmezlerdi, değil mi?
Kendimi çok üzgün ve değersiz hissediyordum. Demek ki dışarıdan böyle görünüyordum.
Çirkin beyaz bir yaratık!
Gözlerim dolarken ağlamamak için tırnaklarımı avuçlarıma geçirdim ve Derya'nın bana doğru büyük adımlar atarak yaklaştığını gördüm.
Başını kaldırıp bana öfkeyle "Senden nefret ediyorum. Senden iğreniyorum. Şişman renksiz bir canavarsın." dedi ve koşarak atölyeden çıktı.
Nereye gittiği umrumda değildi artık. Aklımda sadece 'Şişman renksiz canavar.' sözü çınlayıp duruyordu.
Bulut elindeki elma şekerini yere düşürdü ve yırtılan tuvalinin yanına gitti. Eğilip kumaşı düzeltmeye çalıştı ama kumaş kıvrım kıvrım olmuştu. Parmaklarını boyadığı kızın ,yani benim yüzümün, üstünde gezdirdi. Beyaz tenin üzerinde çamurlu ayak izleri vardı artık.
Bulut'un ne hissettiğini anlayamıyordum çünkü yüzünü göremiyordum ama tuvalin üzerinde gezinen parmakları ve vücudu titriyor, kendi kendine sinirle söyleniyordu.
"Bak..." dedim boğuk sesimle. "Bak, beyaz ten artık beyaz değil. Çamurdan kahverengi olmuş. Yakışmış mı?" diye kırıkça sordum.
Bana öyle bir baktı ki kalbim bin parçaya bölündü.
Yanına gidip ben de tuvalin üstüne eğildim ve parmağımı ayak izinin üzerine sürüp biraz çamur aldım. Soluduğum hava bana yetmiyor ve gözyaşlarım akmak için direniyordu.
Parmağımı alnıma sürdüm. Bulut benim yaptığım şeyi dehşet içinde izlerken biraz daha çamur alıp yanaklarıma sürdüm.
"Yakıştı mı?" diye umutsuzca sorduğumdaysa Bulut bileklerimden tutarak beni ayağa kaldırdı.
"Yapma..." diye acıyla fısıldarken gözlerinin etrafı kızarmıştı. Kelebekleri ölüm dansındaydı.
"Söylesene! Yakıştı mı?" diye bağırınca sesim boş atölyede yankılandı ve sorduğum soru bize işkence çektirdi.
Yanağımdaki çamuru yüzüme kontrolsüzce yaymaya başladığımdaysa Bulut bileklerimi sertçe tutup "Yapma dedim!" diye bağırdı. Bu sefer yankılanan onun sesiydi.
Daha fazla gözyaşlarımı tutamadım ve hıçkırarak ağlamaya başladım. Emindim ki gözyaşım yanağımdaki çamurda keskin bir iz yaparak aşağı iniyordu. Bulut'un yüzü acıyla kasılırken beni sertçe göğsüne çekti ve sıkı sıkı sarıldı. Başını saçlarıma gömmüştü. Kolları bana sarmaşıklar gibi dolanmıştı ve bedenlerimiz bir bütün gibiydi.
Göğsünde ağlarken titreyen sesimle "Sen de onun gibi mi düşünüyorsun?" dedim. "Şişman renksiz canavar?"
Sesim kısık ve üzgündü. Bulut sorduğum soruya öfkelenmiş olacak ki bana sanki mümkünmüş gibi daha sıkı sarıldı ve başını saçlarımdan çekip boynuma gömdü. Nasıl bana bu kadar yakın olabiliyordu? Nasıl bu kadar benimle olabiliyordu?
"Eğer..." yutkundu. "Eğer seni o gözle görseydim sana bu şekilde sarılır mıydım?" dedi.
Hayır. Sarılmazdı.
"Ya bir gün beni o gözle görmeye başlarsan?"
Sesim korku doluydu. Bulut kafasını boynuma daha fazla gömdü ve "Göremem ki." dedi çaresizce. "Sen benim hep kar tanem oldun."
Kaşlarım çatılsa da söylediği söz üzerine bir şey diyemedim ve derince kokusunu soludum. Kollarında geçirdiğim birkaç dakika bana ne kadar iyi gelmiş olursa olsun Bulut'la ben, olmazdık.
Bizden, biz olmazdı...
*
"Nasıl anladın atölyede bizim olduğumuzu?"
Bulut'la okuldan çıkmış eve doğru yürüyorduk. Gerçi benim evime gidiyorduk. O ise yine 'misafir' olarak geliyordu. Anneme birlikte geldiğimizi söylediğimde çok sevinmişti.
"Sizi zaten görmüştüm ama okulda olmanız çok anormaldi ve herhangi bir kurs, toplantı da yoktu. Ben de kuşkulandım ve sizi aramaya başladım."
Okul zaten küçüktü. Ufak kasabamızdaki çocuk sayısı da azdı. Bulut için okulu gezmek sorun olmazdı.
"Sonra?" Meraklı meraklı Bulut'a baktığımda bana yan gözle bakıp tebessüm ettiğini gördüm. Gülümsemelerine anlam veremiyordum.
"Sonra merdivenlerin başına geldiğimde köşede elma şekeri gördüm. Ve aklıma bu şekeri senin elinde tuttuğun geldi."
Kafamı aşağı yukarı sallayıp "İyi düşünmüşsün." dedim ve Bulut ufak bir kahkaha attı.
Gerçekten anlam veremiyordum.
"Tam o sırada da aşağıdan bir çığlık sesi geldi ve koşa koşa merdivenlerden indim."
"Tesadüfe bak ki atölyede biz vardık." deyip dalga geçtim. Ama Bulut gayet ciddiydi.
"Öyle deme Yağmur. Ya sizi bulamasaydım? Ya kalsaydınız orada?"
Birden ürkmüş ve paniklemişti. "Tamam sakin ol bak hiçbir şey olmadı ve bizi kurtardın." dedim uysalca.
"Keşke seni gerçekten kurtarabilseydim." dedi.
Der demez gözleri sanki söylememesi gereken bir şeyi söylemiş gibi büyüdü ve elini ensesine atıp kaşıdı.
"Ne demek şimdi bu?" diye sorgularcasına sorduğumdaysa sessiz kaldı ve ellerini ceketinin cebine soktu. Anlaşılan yine soruma cevap vermeyecekti.
Bir müddet daha yürüdük ve yaşadığımız o duygusal anı içimize gömdük. O an sadece ikimize özeldi. Benim kırılma noktamı sadece Bulut görmüş, geride bize ait acı bir hatıra bırakmıştık.
Başımı yukarı kaldırıp kızıla bürünen gökyüzüne uzun uzun bakıp temiz havayı içime çektim. Başımı tekrar önüme çevirdiğimdeyse bana yürüyüşü tanıdık gelen birini gördüm.
Gözlerimi kısıp gelenin kim olduğunu anlamaya çalıştım ve "Bulut, karşıdan kırmızı elbiseli bir kadın mı geliyor?" diye gördüğüm şeyden emin olmak için sordum.
Hiç tereddütsüz "Evet." deyince ise tepki olarak "Eyvah!" dedim ve kırmızı elbiseli kadına doğru koşmaya başladım.
"Hey! Nereye gidiyorsun?" diye bağıran Bulut'a aldırmadan koştum, koştum ve kollarımı şehir dışından temelli dönmüş olan en yakın arkadaşıma sardım.
Gamze gelmişti.
En yakın arkadaşım geri dönmüştü.