İstanbul’un üzerine çöken gri gökyüzü, sanki Karadağ İmparatorluğu’nun yasını tutuyordu. Bir zamanlar şehre tepeden bakan o heybetli elli katlı cam kule, şimdi Aras için aşılması imkânsız bir kaleye dönüşmüştü. Aras Karadağ, hayatı boyunca sadece kazanmayı öğrenmişti; ama şimdi, kendi kurduğu o devasa mekanizmanın dişlileri arasında ezilmenin nasıl bir his olduğunu tadıyordu. Gece, kiralık bir hatchback aracın direksiyonundaydı. Yağmur, ön cama öfkeli darbeler indiriyor, sileceklerin ritmik sesi kabindeki boğucu sessizliği deliyordu. Yan koltukta oturan adam, beş yıl önce sığınakta Gece’ye dünyayı vaat eden o kibirli dev değildi. Ceketi kırışmış, göz altları kararmış, o meşhur gürültülü kahkahası boğazında düğümlenmiş bir gölgeydi artık. “Bitti mi?” diye sordu Aras, sesi öyle bir çare

