Cezaevinin o ağır, rutubet kokan görüşme odasında zaman durmuş gibiydi. Aras, jandarmalar eşliğinde içeri girdiğinde, üzerinde artık o binlerce dolarlık İtalyan kesim takımlar yoktu. Gri, ruhsuz bir mahkum kanvası ve plastik terlikler... Ancak Aras’ın omuzları hala dik, bakışları hala bir kartal kadar keskindi. Cam bölmenin ardında Gece’yi gördüğünde, kalbinin buz tutmuş köşelerinde bir yerin sızladığını hissetti.
Gece, karşısında dimdik duruyordu. Gözlerinde acıma değil, savaşmaya hazır bir kadının ateşi vardı. Aras ahizeyi hırsla kavradı. Daha Gece tek bir kelime edemeden, sesi odadaki diğer mahkumların bile irkilmesine neden olacak kadar sert bir tonda yükseldi.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun Gece?" diye bağırdı Aras. Sesindeki öfke, cam bölmeyi titretiyordu. "Londra’ya dönmen gerekiyordu! O istifa metni ne demek? Kariyerini, geleceğini, adını... Her şeyini bir hiç uğruna ateşe atmışsın! Kimsin sen, benim avukatım mı, kurtarıcım mı? Ben sana 'git' dedim, Gece! Kendini bu pisliğin içine neden çekiyorsun?"
Gece, ahizeyi kulağına bastırdı. Aras’ın o kontrolsüz öfkesine rağmen gözünü bile kırpmadı. "Sakin ol Aras. Ben kararımı verdim."
"Sakin falan olmayacağım!" diye kükredi Aras, yumruğunu cam bölmeye vurarak. "Ben buradayım, bittim ben! Hiçbir şeyim kalmadı. Holding gitti, isim bitti. Seni de yanımda bu çukura çekmelerine izin vermeyeceğim. O istifayı geri alacaksın, gerekirse yalvaracaksın ama o hayatı kurtaracaksın. Benim yüzümden bir enkazın altında kalmana izin vermem, anlıyor musun?"
Sessizliğin Ardındaki İtiraf
Aras bağırıyordu, hakaret derecesine varan cümlelerle Gece'nin bu "aptallığını" eleştiriyordu. Ama bu öfkenin altında, Aras'ın bile kendine itiraf edemediği bir duygu gizliydi. Aras, hayatı boyunca her şeyi parasıyla, gücüyle veya korkuyla elde etmişti. Şimdi ise hiçbir şeyi yoktu; ne parası, ne gücü, ne de korku salan ismi... Ve tam bu "hiçlik" anında, Gece –onun en çok canını yaktığı, sığınaklara kapattığı kadın– her şeyini onun için feda edip yanında durmuştu.
Aras’ın göğüs kafesi nefes nefese inip kalkarken, bakışları Gece’nin kararlı gözlerine takıldı. İçindeki o karanlık canavar yavaşça uysallaştı. Bağırırken aslında kendi çaresizliğine bağırıyordu. İçten içe, ruhunun en derin dehlizlerinde tarif edilemez bir sevinç dalgası yükseliyordu.
"Burada... Hala burada," diye düşündü Aras. "Herkes sırtını döndüğünde, kulem yıkıldığında, ismim lekelendiğinde bile o beni bırakmadı."
Bu düşünce, Aras için tüm holding binalarından, banka hesaplarından ve o sarsılmaz itibarından daha değerliydi. Gece onun yanındaysa, Aras Karadağ için bu cezaevi bir saraydan farksızdı. Dünyayı karşısına alması, Selim’in oyunları, müebbet hapis ihtimali... Hiçbiri artık umurunda değildi. Gece onun "imanı" olmuştu.
Son Sözler
Aras’ın sesi bu kez titredi ama yine de otoritesini korumaya çalıştı. "Neden yaptın bunu Gece? Neden yanmamıza izin verdin?"
Gece, elini cam bölmeye, Aras’ın yumruk attığı yerin tam üzerine koydu. "Çünkü Aras, sen beni bir sığınakta koruyabileceğini sandın. Ama yanıldın. Asıl sığınak burası; senin yanın. Sen dışarı çıkana kadar, ben senin dışarıdaki elin, kolun ve adaletin olacağım. Kariyerim mi? Onu Aras Karadağ'ı özgürlüğüne kavuşturduğumda yeniden inşa ederim. Şimdi sus ve beni dinle... Savaş başlıyor."
Aras, Gece’nin elinin altındaki camın sıcaklığını hissetmeye çalıştı. Dudaklarında belirsiz, neredeyse görünmez bir gülümseme belirdi. Gözlerindeki o yıkıcı öfke, yerini derin bir minnete bıraktı.
"Dışarısı çok soğuk olacak Gece," dedi Aras, sesi bu kez bir fısıltı gibiydi. "Seni canavara dönüştürmelerine izin verme."
Gece başını dikleştirdi. "Zaten bir canavarla yaşıyordum Aras. Şimdi o canavarı serbest bırakma sırası bende."