İstanbul Boğazı o sabah, üzerine çöken kurşuni sisin altında adeta bir sır küpü gibi suskundu. Sahil yolunun en ıssız virajlarında, denizin iyotlu kokusuyla karışan nemli bir soğuk vardı. Aras Karadağ, her sabah yaptığı o disiplinli rutininin içindeydi. Üzerinde siyah, teknolojik kumaştan bir spor kıyafetle, tempolu adımlarla asfaltı dövüyordu. Kulaklıkları takılıydı ama içinden hiçbir ses yükselmiyordu; Aras için sessizlik, en büyük güvenlik protokolüydü. Kendi nefesini ve arkasından gelebilecek en ufak bir yabancı sesi duymak zorundaydı.
Ancak Aras o sabah, hayatının en büyük hatasını yapmıştı. Gece’ye olan o saf ve mülkiyetçi koruma içgüdüsüyle, kendi güvenliğinden ödün vermişti. Murat’a verdiği gizli emirle, en seçkin koruma ekibini Gece’nin ofisinin önüne dikmiş, kendine sadece "görünürde" bir ekip bırakmıştı. Aras, Gece’yi bir fanusun içine alırken, kendi zırhını evde unutmuştu.
Ofiste Başlayan Fırtına
Aynı dakikalarda Gece, Nova Danışmanlık’ın 32. katındaki ofisinde, elinde faks makinesinden çıkan o uğursuz haritayla donup kalmıştı. Emir, bilgisayarın başında ter döküyordu.
"Emir, GPS verilerini senkronize et!" diye bağırdı Gece. Sesi, panikten ziyade bir komutanın kararlılığını taşıyordu. "Aras’ın bileğindeki saatin sinyali nerede?"
"Efendim, Aras Bey’in sinyali sahil yolunun ormanlık girişinde sabitlendi... Bekleyin, bu normal değil. Sinyal titriyor. Birisi sinyal bozucu kullanıyor olabilir!"
Gece, masanın üzerindeki anahtarını kaptı. "Murat’ı ara! Sahil yoluna ekip kaydırsınlar. Ama bekleyemeyiz, Emir. Eğer o haritadaki çarpı işareti gerçekse, Aras’ın on dakikası bile olmayabilir."
Gece asansöre koşarken, boynundaki o safir kolyeyi sıktı. Aras bu kolyeyi ona "sana ulaşabilmem için" vermişti ama şimdi roller değişmişti. Gece, Aras'ın ona öğrettiği o "avcı" mantığını, şimdi Aras'ı kurtarmak için kullanacaktı.
Ölümcül Viraj
Sahil yolunda Aras, arkasındaki motor sesinin ritminin değiştiğini fark ettiğinde her şey için çok geçti. Siyah camlı, plakasız bir araç, bariyerleri sıyırarak önüne kırdı. Aras, profesyonel bir refleksle sağ taraftaki ormanlık patikaya doğru fırladı. Akciğerleri yanıyor, kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Patikanın sonundaki dar düzlükte durmak zorunda kaldı; çünkü önü, daha önce oraya yerleştirilmiş devrilmiş bir ağaç gövdesiyle kesilmişti.
Arkasındaki araçtan inen figür, siyah bir maske takmıyordu. Aksine, Aras’ın her gün "Günaydın" dediği, Karadağ Holding’in yedi yıllık kıdemli güvenlik şefi Bekir’di.
Aras, dizlerini hafifçe kırıp denge merkezini topladı. Sesi, ölümle burun buruna gelmiş bir adamınkinden ziyade, bir ihanete uğramış hükümdarınkine benziyordu. "Bekir... Yedi yıl. Çocuklarının okul taksitlerini ben ödedim Bekir. Bu kadar ucuz muydun?"
Bekir, susturuculu silahını Aras’ın alnına doğrulttu. Elleri titremiyordu. "Mesele para değil Aras Bey. Mesele, sizin o mülkiyetçi sevdanız yüzünden sığınakta harcanan kardeşimin intikamı. Selim Bey haklıydı; siz sadece sahip olduğunuz şeyleri seversiniz. İnsanları değil."
Aras’ın gözleri kısıldı. "Selim öldü Bekir. Onu bizzat gömdüm."
"Toprak bazen kusar Aras Bey," dedi Bekir ve tetiğe dokunmak üzereyken...
Kurtuluş ve İhanetin Sesi
Ormanın derinliklerinden gelen bir motor gürültüsü ve lastik çığlığı, Bekir’in odağını bozdu. Gece’nin kullandığı araç, çalılıkları paramparça ederek patikaya daldı. Aras, Bekir’in tereddüt ettiği o saliseyi kullandı; yerden kaptığı bir avuç toprağı Bekir’in yüzüne savururken üzerine atıldı.
İki adam yerde yuvarlanırken, Gece araçtan inmiş, beş yıl önce Selim’i vurduğu o soğukkanlılıkla silahını doğrultmuştu. "Bırak onu!" diye bağırdı.
O anda, her şeyin üzerindeki o kurşuni sessizlik, ormanın derinliklerindeki gizli bir hoparlör sisteminden geliyormuş gibi yankılanan o sesle bozuldu. Ses, bir insanın boğazından çıkamayacak kadar hırıltılı ve metalikti.
"Ah Gece... Yine o muazzam zamanlama. Beş yıl önce Aras’ın hayatını benden aldın, şimdi ise Bekir’in namlusundan... Ama bak, neyi fark etmiyorsun?"
Aras, Bekir’in bileğini büküp silahı uzaklaştırırken başını kaldırdı. "Selim! Çık ortaya korkak! Karşıma çık!"
"Ben her yerdeyim Aras," dedi o ses, kahkahalar atarak. "Bekir sadece bir piyondur. Asıl ihanet, Aras... Asıl ihanet, senin Gece’yi korumak için kurduğun o sahte cennetin duvarlarının arkasında saklı. Gece’nin boynundaki o safir kolye... O kolye sadece bir panik butonu mu sanıyorsun? İçindeki mikrofondan her fısıltınızı dinlediğimi, Aras'ın sana bile yalan söylediğini Gece'ye neden anlatmıyorsun?"
Gece, elindeki silahı indirmedi ama bakışları Aras’a kaydı. Şüphe, bir zehir gibi yeniden aralarına sızdı. Aras, yerden kalkarken Gece’ye baktı. "Yalan söylüyor Gece! Seni izlemiyorum, sadece korumak istedim!"
"Oyun daha yeni başlıyor," dedi Selim’in hayaleti. "Bugün Aras’ı kurtardın Gece. Ama yarın, onun seni kurtarmak için ne kadar kirli işlere bulaştığını öğrendiğinde... Tetiği bu kez kime doğrultacaksın?"
Küllerin Arasında Kalan Güven
Bekir baygın halde yerde yatarken, ormandaki hoparlör sesi kesildi. Gece ve Aras, birbirlerine sadece birkaç metre mesafede duruyorlardı. Gece’nin elindeki silah hala sıcaktı. Aras’ın üzerindeki spor kıyafetler yırtılmış, elleri kan içindeydi.
"Gece, yemin ederim..." dedi Aras, ona doğru bir adım atarak.
"Dur," dedi Gece. Sesi, buzdan bir duvar gibiydi. "Şu an konuşma Aras. Bekir’i Murat’ın ekibine teslim et. Ve o kolyeyi... o kolyeyi bizzat ben inceleyeceğim. Eğer Selim’in dediği doğruysa; eğer beni korumak bahanesiyle her nefesimi bir kasede kaydediyorsan, bu sahil yolunda yarım kalan infazı bizzat ben tamamlarım."
Aras, Gece’nin gözlerindeki o sönmeyen ateşi gördü. Selim fiziksel olarak orada değildi ama aralarındaki o kırılgan güveni, tek bir cümleyle yeniden infilak ettirmişti. Aras o sabah ölmemişti; ama Gece ile kurmaya çalıştığı o yeni dünya, daha doğmadan ağır bir yara almıştı.