HİÇLİĞİN KIYISINDA

791 Words
​Ertesi sabah İstanbul’un üzerine çöken o gri, puslu hava, Gece’nin ruh halinin tam bir yansımasıydı. Gece, aynada boynuna bakarken Aras’ın parmaklarının hayali sıcaklığını hala hissediyordu. "Sen benimsin," demişti o ses. O kadar yakın, o kadar yakıcıydı ki... Gece, tüm gece boyunca bu cümlenin ağırlığı altında ezilmiş, Aras’ın bugün ona nasıl bakacağını, otonun içindeki o patlamadan sonra aralarındaki dengenin nasıl değişeceğini düşünmekten gözüne uyku girmemişti. Belki de artık o "asistan" maskesi düşecek, yerini daha karanlık ama daha gerçek bir yüzleşmeye bırakacaktı. ​Holdingin kapısından girdiğinde kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Asansörün her kat çıkışında nefesi biraz daha daraldı. Aras’ın odasına yaklaştığında, onun her zamanki gibi içeride olduğunu, belki de dünkü o asabi ama tutkulu adamın onu beklediğini sanıyordu. Kapıyı hafifçe aralayıp içeri süzüldüğünde, Aras’ı masasında buldu. ​Aras, elinde bir ekonomi dergisiyle tableti arasında mekik dokuyor, bir yandan da hoparlördeki telefon görüşmesinde Londra’daki bir yatırımcıya İngilizce olarak sert direktifler yağdırıyordu. Gece’nin içeri girdiğini fark etti; gözleri bir saniyeliğine Gece’nin üzerine kaydı, sonra hiçbir duraksama yaşamadan tekrar ekranına döndü. Ne bir bakış, ne bir imalı gülümseme, ne de dünkü o vahşi mülkiyetçiliğin bir kırıntısı... ​"Londra’daki ofise söyleyin, eğer rakamlar bu seviyede kalırsa ortaklığı fesh ederim," dedi Aras telefona. Telefonu kapattıktan sonra başını kaldırmadan, sanki karşısında nefes alan bir insan değil de bir mobilya varmış gibi konuştu: "Aksoy, dünkü lansman bütçe kalemlerinde %2’lik bir kayma var. Muhasebeyle görüş, o farkın nereden geldiğini raporla. Ve kahvem az şekerli olsun." ​Gece olduğu yerde kalakaldı. Aras’ın bu tavrı, dünkü o duvara yaslama anından daha çok canını yakmıştı. Aras, sanki o anı hiç yaşamamış, sanki Gece’nin boynunu oksamamış, sanki dudakları birbirine değecek kadar yaklaşmamış gibi davranıyordu. Bu kadar profesyonel, bu kadar uzak ve bu kadar "normal" olması, Gece’nin içindeki o belirsizlik çukurunu derinleştirdi. "Acaba hayal mi gördüm?" diye düşündü Gece bir an. Ama boynundaki o hayali sızı gerçekti. ​"Efendim... Dün geceki suit odadaki görüşme hakkında..." diye kekeledi Gece. ​Aras, ilk kez başını kaldırdı. Gözleri o kadar boş, o kadar işle ilgili bakıyordu ki, Gece bir an için gerçekten delirdiğini sandı. "Dün geceki dosya karşılaştırmasından mı bahsediyorsun? Rakamlar netleşti Aksoy. Başka bir detay yok. Kahvem nerede kaldı?" ​Gece, yanaklarının utançtan ve kafa karışıklığından alev aldığını hissetti. Aras için o an sadece bir "güç gösterisi", bir "terbiye metodu" muydu? Gece, kendini hiç bu kadar değersiz ve hiç bu kadar kullanılmaya açık hissetmemişti. Sessizce odadan çıktı. Mutfağa giderken ayakları birbirine dolanıyordu. Aras’ın bu hiçbir şey olmamış tavrı, Gece’nin ne yapması gerektiğini bilmesini engelliyordu. Somurtmaya devam mı etmeliydi? Yoksa dün geceki teslimiyetine uygun mu davranmalıydı? Aras, ona tek bir boşluk bırakmamıştı. ​Kahveyi masasına bıraktığında, Aras hala dosyalarla boğuşuyordu. Gece, kendi masasına geçti. Ama artık odaklanması imkansızdı. Aras’ın o diktatör doğası, Gece’yi sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da hapsetmişti. Gece, dünkü o mülkiyetçi çıkışın bir "hata" ya da "anlık bir öfke" olduğuna inanmak istiyordu ama Aras’ın bu sabahki kusursuz soğukkanlılığı, her şeyin planlı bir psikolojik savaş olduğunu fısıldıyordu. ​Öğle saatlerine doğru, Aras’ın özel koruması odaya girdi ve Aras’a bir zarf uzattı. Aras zarfı açtı, içindekilere baktı ve bir an için çenesi kasıldı. Bakışları Gece’ye kaydı; bu kez bakışlarında o asabi ama tanıdık korumacı öfke vardı. "Aksoy, buraya gel," dedi. ​Gece yanına gittiğinde Aras zarfın içindeki fotoğrafı masaya fırlattı. Fotoğraf, dün geceki otel suitinin kapısından, Gece’nin içeriden çıktığı andaki görüntüsüydü. Saçları dağılmış, dudakları hafifçe şişmiş ve yüzünde o darmadağın ifadeyle... Fotoğrafın arkasında ise o gizemli elin yazısı vardı: ​"Otel odasındaki mühürler, sadece sahibini bağlar Aras. Ama o mühürlerin izini herkes görebiliyor. Onu saklayamazsın. O kolyenin yanına bir de boyun bağı mı ekledin? Gece, senin o çaresizliğin benim en büyük zaferim." ​Aras, fotoğrafı bir hışımla buruşturup avucunda ezdi. Gece, Aras’ın bu haber karşısında ona bir açıklama yapmasını, "Korkma, yanındayım" demesini ya da en azından dün geceyi kabul etmesini bekliyordu. Ancak Aras, fotoğrafı çöpe attı ve Gece’nin gözlerinin içine bakarak buz gibi bir sesle konuştu: ​"Güvenlik zafiyeti devam ediyor. Bu akşamdan itibaren holding binasından çıkmayacaksın. Lansman sabahına kadar burada, benim kontrolümdeki suitlerde kalacaksın. Ve Aksoy..." Aras, masasının üzerinden Gece’ye doğru eğildi, sesi yine o iş dünyasının soğukluğuna bürünmüştü. "Dün gece ya da bugün... Neyi düşündüğün umurumda değil. Sen sadece benim emrettiğim yerdesin. Şimdi işinin başına dön." ​Gece, odadan çıktığında bacaklarının dermanı kesilmişti. Aras, dünkü o tutkulu adamı tamamen silip atmıştı. Şimdi karşısında sadece onu bir "sorun" olarak gören, güvenliği için onu bir odaya hapseden bir patron vardı. Gece, bu belirsizliğin içinde boğulurken, takipçinin notundaki o "çaresizlik" kelimesinin ne kadar doğru olduğunu anladı. ​Aras, onu yok sayarak cezalandırıyordu. Takipçi ise onu izleyerek ödüllendiriyordu. Gece, Aras’ın bu hiçbir şey olmamış gibi davranan duvarlarına çarptıkça, kendi içinde bir isyanın mı yoksa daha derin bir teslimiyetin mi başladığını çözemiyordu. O akşam eşyalarını toplarken, artık özgür bir kadın olmadığını, sadece Aras Karadağ’ın envanterindeki bir parça olduğunu biliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD