Saat sabahın beş buçuğuydu. Erzurum’un ayazı ahırın tahta aralıklarından içeri sızıp Sefer’in pembe pelüş sabahlığının donmuş eteklerini tıkırdatırken, Sefer on dördüncü ineğin altında, adeta ruhunu teslim etmek üzere olan bir aziz gibi iki büklüm oturuyordu. Geyikli boxerı soğuktan iyice daralmış, Sultan Hanım’ın 45 numara yün çorapları ise tezekli çamurun içinde kendi ekosistemini kurmuştu. Alnından akan terle karışık tezek kokusunu pembe sabahlığın koluyla sildi. "Bak sarı kız, senin adın ne bilmiyorum ama bana bakışındaki o sinsi ifadeyi net görüyorum. Bak son iki memen kaldı, gözünü seveyim şu sütü helalinden salıver de sabah namazına müteakip şurada düşüp bayılayım," diye mırıldandı Sefer, gözleri kan çanağı içinde. İnek kafasını geriye doğru çevirip Sefer’in yüzüne doğru derin bir

