KARANLIK

697 Words
"Sen söylemeden bunu öğrenmeye çalışmam," dedi yavaşça. "Ama emin ol, benden sakladığın şey ne olursa olsun seni yaralamasına izin vermem." İçimde bir yerlerde küçük bir çocuğun ağlayışını bastırmaya çalışıyordum. Bu güven dolu sözler o çocuğu susturmak yerine daha çok haykırmasına neden olmuştu. Yarkın'ın inancı, benim içimdeki korkuyla çarpışıyordu ve bu savaşı kimin kazanacağı belli değildi. O sırada uzaktan gelen bir telefon sesi düşüncelerimi böldü. Yarkın başını hızla çevirdi, odadaki eski sehpanın üzerinde titreyen telefonuna baktı. Parmaklarıyla saçlarını karıştırıp derin bir nefes aldı. "Bu kadar çok şeyi nasıl saklıyorsun, Kir?" dedi, bu sefer bir yanıt beklemeden ayağa kalkarak. Telefonuna doğru ilerlerken, onun bana sırtını dönmesi bir anlık bir rahatlama sağladı. Ama bu rahatlama kısa sürdü. Telefonu eline alıp ekrana baktığında yüzündeki ifade aniden değişti. Kaşlarını çatarak bir şeylere odaklandı, ardından gözlerini kısmış bir şekilde bana döndü. "Bir şey mi oldu?" diye sordum, sesim istemsizce alçalmıştı. "Hayır, önemli bir şey değil," dedi, ama sesi bir yalanı örtmek için fazlasıyla donuktu. Telefonu cebine koyup tekrar yanıma döndü. Ama bu kez yüzünde endişeden çok kararlılık vardı. "Kir," dedi ve dizlerinin üzerine çökerek göz hizama indi. Ellerini, battaniyenin arasından kaçırmaya çalıştığım ellerimin üzerine koydu. Bu dokunuş beni bir mıknatıs gibi yerine sabitlemişti. "Ne olduğunu bilmesem de, artık böyle devam edemem. Kendine bu kadar yüklenmene izin veremem." "Ben..." dedim, ama sözlerim yarım kaldı. "Neyi bu kadar saklıyorsun?" diye üsteledi. "Beni uzaklaştıracak bir şeyse bile bilmek istiyorum. Çünkü seni böyle görmek... buna dayanamıyorum." İçimde bir şeyler kırılıyordu. Sanki yıllardır inşa ettiğim duvarlar bir anda çöküyordu. Yarkın’ın kararlı bakışları, tüm kaçış yollarımı kapatmış gibiydi. "Bunu bilmek istemezsin," dedim sonunda, sesim bir fısıltıyı andırıyordu. "Ben karar veririm," dedi, sesi o kadar yumuşak ama bir o kadar da netti ki, bu cümlenin ardındaki kararlılığı hissediyordum. Kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Ama söylemek zorundaydım, değil mi? Artık kaçamazdım. Battaniyeyi sıkıca kavradığım ellerimi gevşettim ve başımı kaldırarak gözlerinin içine baktım. "Ben..." dedim tekrar. Ama o anda kapının sert bir şekilde vurulmasıyla tüm cesaretim bir anda buharlaştı. Yarkın hızla ayağa kalktı, bir elini koruyucu bir şekilde bana doğru uzatarak. Kapıya doğru döndü ve kaşları çatılmış bir şekilde harekete geçti. Ben ise olduğum yerde donup kalmıştım. Kapı bir kez daha çalındığında, bu sefer içimdeki korku kendini daha fazla hissettirdi. Bu gece bitmek bilmiyordu. Yarkın kapıya doğru yürürken, battaniyenin altındaki kuyruğum istemsizce titredi. Kimseye anlatamayacağım kadar derin bir korkunun beni sardığını hissediyordum. Yarkın kapıyı açtığında, o anın içindeki sessizlik adeta zamanın durduğu bir sahne gibiydi. Kapının ardında kimin olduğunu görmek için başımı uzattım. Ama Yarkın’ın vücudu her şeyi gölgeledi. Onun duruşunda beliren gerilim beni iyice huzursuz etmişti. "Burada ne işin var?" dedi Yarkın, sesi bu sefer öfkeden kısılmış gibiydi. Kim olduğunu göremiyordum ama gelen kişi Yarkın’ı rahatsız edecek kadar istenmeyen biriydi. "Beni ilgilendirir," dedi kapının ardındaki bir ses. Düşük ve tehditkâr bir tondaydı. Yarkın’ın duruşu daha da sertleşirken, içimdeki korku bu kez başka bir şeyle yer değiştirdi: merak. Kapının ardındaki kişi kimdi ve bu kadar huzursuz edici bir şekilde neden buradaydı? Karanlıklar içinde hapsolmuş bir ruhun yankısıydı Kir. Zehirle yoğrulmuş kanının damarlarından aktığını hissettikçe, içinde bir boşluk büyüyordu. Kendi varlığının ağırlığı bile onu taşımaktan acizdi. Kir, kuyruk sokumundan başlayarak sırtına yayılan keskin bir sızıyla irkildi. Ayaklarının altında taş zemin soğuktu, ama kalbinde gezinen o keskin buzun yanında hiçbir şeydi. Kuyruğunu usulca dizlerinin üzerine çekti. Artık her sabah olduğu gibi ona bakıyordu. Parlayan turuncu ve bakır tonları kusursuz görünüyordu ama Kir’in gözlerinde bu, lanetinin simgesinden başka bir şey değildi. Dokunduğunda kuyruğunun yumuşaklığı eline değildi; onun yerine yok edilemez bir ağırlık hissediyordu, sanki hayatını emen bir zincirdi. Parmak uçlarıyla tüylerin arasındaki desenleri takip etti. Bu hareket her seferinde onu başka bir çaresizliğe sürüklüyordu. “Lanetim mi, kurtuluşum mu?” diye fısıldadı kendi kendine. Oda neredeyse hiç ışık almıyordu. Çatı katındaki bu küçük odanın penceresi, dış dünyaya bakan bir geçit değil, aksine bir hapishane parmaklığıydı. İnce perdelerden sızan gri ışık, duvardaki çatlakları daha belirgin hale getiriyordu. Kokusunu bile hatırlayamayacağı bir geçmişte, bu duvarlar mutluluğa tanıklık etmiş miydi? Yoksa hep böyle soğuk ve boş muydu? Kir’in gözleri odanın köşesine ilişti. Şişe. O mor sıvının içinde barındırdığı mucize, bugün onu kurtarmıştı, ama Kir bu kurtuluşun ne kadar süreceğini biliyordu. Her damla, zamanla yarıştığını fısıldıyordu. Şişeye bakarken içini saran karanlık bir düşünceye engel olamadı: Ya bir gün bu da yetmezse?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD