Odanın penceresini açıp odayı havalandırdım. Yatağımı ve ortalığı toplayıp Hasret'e günaydın mesajı attım. Saat dokuz olmuştu bile. Okul için erken kalktığını bildiğimden dolayı mesaj atmıştım. Çok geçmeden mesaj atmıştı.
İkinci Beynim;
Sana da günaydın kardeşim. Nasılsın? Her şey yolunda mı?
Birbirimizi hep farklı lakaplar ile kaydederdik. İkinci beynim, ruh ikizim, ruh eşim, diğer yanım, kankam vesaire. Ablamdan daha çok ona yakındım. O benim arkadaşım değildi. O benim kardeşimdi. Kardeş kelimesi her insana yakışmaz ve söylenmezdi. Kardeş kelimesi en çok yakışanın yanında güzeldir. Benim için Hasret'in yanında güzeldi.
"İyiyim, sen nasılsın? Her şey yolunda merak etme. Seni özledim." Yazıp mesajı gönderdim. Üç gün olmasına rağmen onu özlemiştim. Bugün takvim 17 Eylül'ü gösteriyordu. Ve benim için ilk adımları atma günüydü. Bugünkü yapacağımız şeyler iş başvurusunda bulunmak ve ev ayarlamaktı. Bu ikisini de Tufan yapacaktı. Onun yardımı ile bu oyun saçmalığından erken kurtulacaktım. Tufan'ın ailesi için çok üzüldüm. Ailesi bu oyun saçmalığı yüzünden ölmüşlerdi. Bir şeyleri kazanmak için birileri feda olur hep. Tufan'ın rahat bir gelecek yaşaması için ailesi feda olmuştu. Ailesi öldüğü zaman kaç yaşındaydı? Tufan'ın şu anki yaşından bile haberim yoktu. Kahvaltı yaptığımız zaman sorsam iyi olacaktı. Mesaj sesi ile düşüncelerimden uzaklaştım. Hasret şu an derste olduğu için geç yazıyordu. Hocaya yakalanırsa telefonu kaptırabilirdi.
İkinci Beynim;
"Ben de iyiyim. Bende seni özledim. Aklımda deli sorular var. Cevaplarını biliyorsan sorayım." Bende ne zaman bu cümleyi kuracak diye bekliyordum.
"O soruların cevabını bende bilmiyorum. Pinhan bir yaşamın içerisinde sürükleniyorum." Yazıp gönderdim. Aklındaki soruların ne olduğunu az çok tahmin edebiliyordum. Bu oyun nereden çıktı? Ailemin ne işi var bu oyun ile? Tufan neden benimle geldi? Buna neden oyun deniliyor? Ve buna benzer sorular soracaktı. Henüz benim bile cevabını doğru dürüst bilmediğim soruları nasıl cevaplayacağımı bilmiyordum. Kapımın çalması ile yataktan kalkıp kulağımı kapıya dayadım.
"İnci, benim Tufan." Kapının önünde olduğumu anlamış mıydı? Kapıyı açıp görüş alanına girdim. Yine siyahlara bürünmüştü. Bu siyahta ne buluyordu? Satanist falan mıydı? Gerçi satanistlerin giyim tarzı biraz farklı olurdu. Satanistler zincir falan takarlardı ve hep Tufan gibi siyah giyinirlerdi. Sanırım Tufan sadece siyah giyinmek konusunda benziyordu. Başka hiçbir benzerlikleri yoktu.
"Hazırsan kahvaltı yapalım." Erken kalkmıştım ve bu yüzden de acıkmıştım.
"Hazırım, gidelim." Deyip kapıyı kapattım. Kahvaltı saatleri otellerde kaçta veriliyordu bilmiyorum ama sanırım çok erken bir saatte veriliyordu. Çünkü şu an bu saatte kahvaltı yapan bir tek bizdik.
"Tufan, sana bir şey soracağım." Yudumladığı çayını tabağa bırakıp sakin bir şekilde sorumu sormamı istedi. Ona değiştiğini söylediğimden beri farklı davranıyordu. Biraz.. biraz centilmen olmuş gibi.
"Ailen öldüğü zaman kaç yaşındaydın?" Sorduğum soru biraz riskli bir soruydu. Onu incitebilir ve geçmişte kabuk bağlamış yaraları kaldırıp tekrardan kanamasını sağlayabilirdi.
"14 yaşındaydım." Aniden havanın soğuduğunu hissettim. Bu soğukluk havanın değil aramızdaki konuşmanın soğukluğuydu. Az önceki centilmen hali yok olmuş tekrar eski hali geri gelmişti. Yanlış zamanda yanlış konuyu açmıştım. Neden susmadım ki. Güzel olan havayı berbat etmiştim. Başka bir şey de sormayıp kahvaltımı yapmaya devam ettim. Vakitsiz öten horoz gibiydim. Kahvaltımız bittikten sonra odalarımızdan eşyalarımızı alıp çıkışımızı da verdikten sonra çıktık otelden. Valenin arabayı getirmesi ile arabaya binip yola koyulduk. Ankara'nın bilmediğim sokaklarında yine ilerliyorduk. Binalar, kaldırım kenarındaki ağaçlar, park edilen arabalar, insanlar hepsi yabancıydı. Ülkemin yabancısıydım âdeta. Bugün hava düne göre daha güzeldi. Serin ve güneşli bir hava vardı. Dün yağan yağmurdan dolayı yollar hafif sulu ve kaldırım kenarları çamurluydu. Bir mağazanın önünde durduk. Şaşkın ve soru dolu bakışlarımı Tufan'a çevirdim. Hiçbir şey demeden ve yüzüme bakmadan indi arabadan. Kahvaltıdaki konuşmamıza sinirlenmişti ve haklıydı. Soğukluğunun üzerine kasvetli bir hava gelmişti. Onun arkasından bende indim. Kadın giyim mağazasıydı ve oldukça büyüktü. Renk renk elbiseler harika görünüyorlardı. İlgimi çeken kazağın yanına gidip fiyatına baktığımda ufak çaplı bir şaşkınlık geçirdim. Bir kazak 100 TL olabilir miydi? Kıtlık döneminde miyiz? Bu fiyatlar ne böyle? Yanımdan gelen ses ile sıçradım yerimden. Ne ara gelmişti anlamamıştım.
"Beğendiğin elbiseleri hepsini kasaya götür. İstediğini al. Bende karşı mağazadayım." Deyip gitti. Ufak çaplı şaşkınlığımın ardından gerekli olan kıyafetleri aldım. Hem günlük hayatta giyeceğim hem de iş için giyeceğim kıyafetleri kasaya götürdüm. En ucuzlarını ve indirime girmiş olan kıyafetleri elimden geldiğince almaya çalıştım. Her renkten ve rahatlıkla kombin yapabileceğim kıyafetleri de tercih ettim. Bütün kıyafetleri kasaya götürdüğüm sırada Tufan geldi. Hesabı ödeyip çıktık. Poşetleri arabaya yerleştirip tekrardan yola koyulduk. Ara sokaklara girip çarşıdan uzaklaştık. Çok geçmeden bir evin önünde durduk. İki katlı müstakil bir evdi. Poşetleri de alıp içeri girdik. Bahçe bakımlı ve çok güzel bir bahçeydi. Dökülen yapraklar toplanmıştı fakat yeniden bir kaç tane yaprak dökülmüştü. Eve giden yol tamamıyla kelebek taşları ile döşenmişti. Evin dış rengi altın sarısı ve beyazdı. Pencere kenarları ve birkaç süsleme dışında ev tamamıyla beyazdı. Geriye kalan ufak kısımlar ise altın sarısı rengine boyanmıştı. Evin kapısı ise çelik kapıydı. Ev dış görünüş olarak harika görünüyordu. Tufan kapıyı açarken bende etrafı incelemeye devam ettim. Bahçenin etrafı çitlerle döşenmişti. Her bir çit farklı renkteydi. Gökkuşağı ve diğer birçok rengi barındırıyordu. Bu da bahçeye ayrı bir hava katmıştı. İçeri girip ayakkabılarımızı çıkardık. Evin içi de dışı kadar mükemmeldi. Evin her bir köşesi sanat kokuyordu âdeta. Tarih, sanat ve bilim bu evde birleşmişti. Mutfak Amerikan tarzıydı, salonla bütünleşmişti. Salon açık, cıvık olmayan yeşil ve beyaz tonlardayken mutfak pembe ve beyazdı. Duvarlarda odanın rengine uygun resimler, portreler yer alıyordu. Salondaki çiçekler odaya farklı bir hava katmıştı. Tarihi vazolar tarih kokusu veriyordu eve. Tek kelime ile mükemmel bir evdi. Salonun orta kısımlarında şömine yer alıyordu bu da eve dağ evi havası veriyordu.
"Ankara'da kalacağımız süre boyunca burada kalacağız." Şöminenin yakınlarında küçük koltuktan bir kitaplık yapılmıştı. Koltuğun kenarlarında kitaplar yer alıyordu. Mobilyalar ise beyaz ve yeşildi. Bu ev dış dünya ile bağlantısını kesmiş gibiydi. Kendine bu dört duvar arasında yeni bir dünya inşa etmişti.
"Harika bir ev. Kiraladın mı?" Eve olan hayranlığım sesime de yansımıştı.
"Evet, kiraladım. Gel odanı göstereyim sana." Poşetleri de alıp üst kata çıktık. Merdivenin her bir basamağın kenarlarında farklı türde çiçekler vardı. İnsanın içini ısıtan bir dekora sahipti. Doğa, sanat, bilim, tarih bu evde toplanmıştı. Bu evin sahibi her kim ise gerçekten harika bir dekor zevkine sahipti. Üst katın boyası gökyüzü mavisiydi. Sol tarafa dönüp ilk kapıdan içeri girdik. Bu oda mavi ve beyazın hâkim olduğu bir odaydı. Duvarlar bebek mavisi rengine boyanmıştı. Odanın ortasında bir yatak, yanında da iki tane komodin vardı. Yatağın hemen başucundaki duvar, duvar kâğıdı ile kaplanmıştı. Kâğıdın desenlerinde gökyüzü vardı. Yıldız ve ayın olduğu bir duvar kâğıdıydı. Diğer duvarlarda ise tablolar vardı. Gökyüzünü yansıtan tablolar duvarı şekillendirmişti. Harika görünüyorlardı. Yerde ki halı dışında başka da bir şey yoktu. Sade ve şık bir odaydı. Çok büyük değildi ama çokta küçük değildi. Orta boylarda bir odaydı.
"Kalacağın oda burası. İstersen odanın rengini değiştirebilirsin."
"Ne münasebet. Neden öyle bir şey yapayım ki? Odanın rengi çok güzel. Tıpkı gökyüzü gibi huzur veriyor." Gerçekten de öyleydi. Bu odaya ilk girdiğimde bir huzur kapladı içimi. Mavi huzurun rengiydi. Gökyüzünü odama taşımayı çok istemişimdir. Şu an gökyüzünü odaya taşıyan bir odada kalacaktım. Neden değiştireyim ki? Gökyüzüne âşık olan kız gökyüzü yerine neyi tercih edecekti?
"Oda mavi renkte. O yüzden değiştirmek istersin diye düşünmüştüm." Ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyordum.
"Mavi sadece erkeklere has bir renk olduğunu mu düşünüyorsun ya da söylüyorsun? Kızım diye her şey pembe olacak diye bir şey yok Tufan. Biz kızlarda maviyi sevebiliriz. Mavi sadece erkeklerin rengi olsaydı biz kadınlar mavi gökyüzünün altında yaşama hakkına sahip olmazdık. Siz erkeklerde pembe düşlü hayaller kurmazdınız." Böyle bir tepki beklemiyordu. Gözlerindeki şaşkınlık bunu gösteriyordu.
"Haklısın. Tamam, o zaman yerleş."
"Dolap yok." Söylemiş olduğum şeyi düşünüp bir şey demeden yanımdan geçip yeni fark ettiğim kapıya doğru ilerledi. Odada iki tane kapı vardı. Sanırım biri ebeveyn banyosuydu. Diğer kapıyı açıp içeri girmem için baş işareti yaptı. Elimde unutmuş olduğum poşetleri bırakıp peşinden gittim. Bu oda giyinme odasıydı. Odanın neden çok fazla büyük olmadığını şimdi daha iyi anlıyordum. Büyüklük giyinme odasına verilmişti. Sol taraf askı sağ taraf ise raf yeriydi. Karşı duvarda ise ayakkabı yeri vardı. Bu odada da mavi ve beyaz rengi hâkimdi. Yerde küçük bir mavi halı ve halının üstünde de açık mavi bir takı masası vardı. Makyaj aynası ise raf olan kısım ile ayakkabı kısmı arasında yapılmıştı. Tek kelime ile muhteşemdi.
"Kıyafetlerini buraya yerleştirebilirsin." Dedikten sonra gitti. Giyinme odasının penceresi makyaj masasının olduğu kısımdaydı. Giyinme odasından çıkıp diğer kapıya gittim. Burası da tahmin ettiğim gibi ebeveyn banyosuydu. Buranın da renginin mavi olmasını beklemiştim ama mavinin yanına pembe rengi de eklenmişti. Mavi ve pembe bütünleşmiş gibiydi. Fayanslar gökyüzü mavisiydi. Paspaslar ve dolaplar ise tozpembeydi. Boydan boya duşa kabinin yanında klozet vardı. Kapının karşısında el yıkama yeri, onunda yanında çamaşır makinesi ve dolap vardı. Evin her bir detayı fazlasıyla mükemmeldi. Tarih, sanat ve bilimin birleşimi olan bir evi hiç bu şekilde hayal etmemiştim. Şu an hayalimdeki evdeydim. Hayalim bir oyun ile gerçeğe dönüştü. Odaya geri dönüp poşetlerdeki elbiseleri yerleştirmek için elbise dolabına geri döndüm. Asılacak olanları askı yerine, katlanması gerekenleri de raflara yerleştirdim. Ayakkabıları da yerleştirdikten sonra işim bitmişti. Makyaj kullanmadığım için almaya da gerek duymamıştım. Gökyüzü odama tekrardan gidip kendimi yatağa attım. Bu odaya layık olan isim Gökyüzü'ydü. Bu odaya ancak bu isim yakışırdı. Tavana baktığımda bulutlar vardı. Beyaz tavana çok açık bir mavi renginde bulutlar çizilmişti. Dikkatli bakılmadığı müddetçe fark edilmiyordu. Kusursuzluk kelimesine hitap eden bir odaydı âdeta. Gökyüzünü yanımda hissettiriyordu ve bu da daha çok nefes almamı sağlıyordu. Nefes alamayacak gibi olduğum zamanlarda her zaman gökyüzüne bakarım. Şimdiyse gökyüzü hemen yanımdaydı. Bu dört duvar arasında başımı kaldırmam gökyüzünü görmem için yetiyordu.
Gökyüzüne selam olsun.
Gökyüzü; milyarlarca insanın içini döküp, ortak psikiyatri merkezi olarak kullandığı tek yerdi. Gökyüzü içini kusanlar içindir. Çoğu insanın sığındığı tek limandı. Ben gökyüzüne yazarak içimi dökerdim. Mavi bir deftere içimden ne yazmak gelirse onu yazardım. Günü, saati belli olmadan sadece yazardım. Kimileri bağırarak içini dökerdi, kimileri resim yaparak, şarkı söyleyerek, dans ederek içlerini dökerdi. Ben yazarak içimi dökerdim. Diğerlerini pek fazla kullanmazdım. Ne zaman yazı yazsam ruhum hafifliyordu. Ne yazdığımı bilmeden yazardım. Kafamdaki cümlelerin ardı arkası kesilmediği için bazen saçmaladığımı bile düşünürdüm. Ama sorun değildi. Çünkü gökyüzüne yazdığım notlar saklı bir defterde gizliydi. Geceleri açığa çıkarttığım, gündüzleri sakladığım bir defterdi. Tıpkı ay gibi. Gündüzleri belli olmayan karanlık çöktüğünde geceyi aydınlatan ay gibiydi.
"Acıktın mı?" Daldığım düşünceleri bir kenara bırakıp sesin sahibine baktım. Asilliği yine üzerindeydi. Kolumdaki saate baktığımda öğlen olmuştu bile. Ne ara öğlen oldu ki.
"Sanırım evet, acıktım." Acıkıp acıkmadığımı bile bilmiyordum. Düşüncelerimin içinde yüzdüğüm zaman her şeyi unutuyordum. Farklı ve değişken bir kişiliğim vardı. Bunun farkındayım. Anlaşılması zor bir kişiliğe sahibim. Bazen ben bile kendimi anlayamıyordum. Kimim ben?
"Yemek yapmasını biliyor musun?" Sorduğu soru ile gözlerimi devirdim. Gerçek miydi bu?
"Şaka mısın sen? Tabii ki bilmiyorum." İlk cümlem de ufak çaplı bir şaşkınlık geçirdi. Kurduğum ikinci cümlem de ise kendini toparlayıp alaycı bir ifade takındı yüzüne.
"Bildiğini düşünmüştüm oysaki." Ufak bir kahkaha atıp yerimden doğruldum. Yanından geçip beni takip etmesini söyledim.
"Beni takip et." Aşağı inip mutfağa doğru adımladım. Buzdolabını açıp malzemelere göz attım. O sırada da Tufan yemek masasına oturup izlemeye başladı.
"Tencerelerin dolabı nerede?"
"Şu dolapta." deyip bahçeye açılan kapının yanındaki dolabı gösterdi. Dolaplar boydan boya beyazdı. Tezgâh dolapların aksine tozpembeydi. Dolaptan düdüklüyü çıkartıp ocağın üstüne koydum. Tencereler bile pembeydi.
"Mercimek çorbası yapacağım. Malzemelerin yerini söyler misin lütfen." Oturduğu yere iyice yayılıp alaycı ses tonu ile konuşmaya başladı.
"Mercimek çorbası mı? Sen mi?" Gözlerimi devirip sorduğu soru ile kaşlarımı çattım. Ne sanıyordu beni?
"Evet, ben."
"Ne giriyor içine?"
"Patates, mercimek, soğan, sarımsak, havuç, yağ ve son olarak su giriyor içine." Şaşırmış bir halde kısa bir süre yüzüme baktı. Kolay bir yemekti. Bu yemeği bilmeyecek ne vardı?
"Mercimek buzdolabının yanındaki dolapta, havuç buzdolabında. Su muslukta akıyor zaten. Patates, sarımsak ve soğan şu masanın altındaki dolapta. Yağ da tezgâhın altındaki dolapta." Dedi, oturduğu masayı kastederek. Dediği yerlerden malzemeleri çıkartıp çorbayı yapmaya başladım. İlk önce yağı atıp hafif kızarmasını sağladım. Soğanı ve sarımsağı da rendeleyip düdüklünün içine attım. Biraz kavurduktan sonra patatesi de rendeleyip içine atıp biraz daha kavurdum. Mercimek çorbası ister salçalı ister salçasız yapılıyordu. Ben salçasız olanını tercih etmiştim. Havucu da kattıktan sonra yıkadığım mercimeği ve tuzu da katıp üzerine su ekledim. Tuzun oranına baktığımda gayet iyi olduğu kanaatine varıp başka bir yemek yapma işlemine geçmeye karar verdim.
"İstediğin bir yemek var mı?" Kahvelerini üzerime dikmiş pür dikkat beni izliyordu. Her bir hareketimi ezberlemek istercesine derin ve dikkatli bakıyordu.
"Geriye kalanı ben yaparım. Geç otur sen." Yerinden doğrulup yapacağı yemek için malzemeleri çıkarttı. Ailesi olmadığı için yemek yapmayı biliyor olsa gerek. Oturduğum masada onun gibi arkama yaslanıp hareketlerini incelemeye başladım. Dolaptan tencere çıkartıp içine yağ koydu. Kısık ateşte yağ kendi halinde ısınırken diğer işlemleri yapmaya devam etti.
"Hangi yemeği yapacaksın?"
"Makarna." Ufak çaplı bir şaşkınlık ile söylediği yemeği algılamaya çalıştım. Makarna mı?
"Makarna mı yapacaksın? Bende daha farklı bir şey yaparsın sanmıştım." Alaylı çıkan sesimle arkasını dönüp tek kaşını kaldırarak birkaç saniyeliğine baktı. Çıkartmış olduğu malzemeleri incelediğimde gerçekten de makarna yapacağını doğruladım.
"Ne bekliyordun?"
"Bilmem. Patates doğrayıp fırına atabilirdin. Makarna biraz basit sanki." erkeklik gururunu sarsacak bir cümle kurmuştum ama sorun değildi. Gerçekten de makarna yapmasını beklemiyordum.
"Sözlerinle neler ima etmeye çalıştığını biliyorum ama cümlelerinin gazına gelmeyeceğim. Ne dediğin umrumda değil. İster yersin ister yemezsin. Sen bilirsin." haklıydı. Ne diyebilirdim ki. Böyle bir tepki beklemiyordum. Bu durumda diyebileceğim bir şey yoktu. Susma hakkımı kullanıp masada ellerimle oynamaya başladım. Düdüklünün tıslama sesi ile altını kısıp hafif salladım. Tekrardan yerime oturup gözlerimi kapattım. Kollarımı birbirine bağlamış, sandalyeye yaslanmıştım.
Sonbahar mevsiminde olmamıza rağmen ev sıcaktı. Sanırım doğal gazı açmıştı. Sonbahar sanat mevsimidir. Sarının her tonu doğaya güzellik katıyordu. Her mevsimin ayrı bir güzelliği vardır ama sonbahar çok daha farklı bir güzelliğe sahip. Bahçeye açılan kapıdan sonbaharın tonlarını görmek bile huzur veriyordu. Fakat bu huzur geçici anlık bir huzurdu. Ailem başka bir yerdeydi ben ise ailemden uzaktayım. Ayrı yerlerde olabilirdik ama aynı gökyüzüne bakıyoruz. Soluduğumuz hava bile farklı olabilir. Ama baktığımız yer hep aynı yer; gökyüzü. Tufan'ı 7 yıldır tanıyordum. Fakat liseye geldikten sonra daha çok tanıdım. Daha doğrusu tanıdığımı zannettim. O gün hayatımı kurtaran kişiye büyük bir minnet duyuyordum. Öyle bir sokakta ne arıyordu bilmiyorum ama iyi ki oradaydı. Issız bir sokakta, kırık dökük birkaç mekânda ne işi vardı? Merak etmiyor değildim. Ama bu soru umurumda değildi. O günden beri ikimizde sanki bu olay hiç yaşanmamış gibi devam etmiştik hayatımıza. Hiçbir ima da bulunma gibi bir durum gibi bir konuşma geçmemişti aramızda. Ona minnet duyuyordum.
Karşı tarafımdaki sandalyenin çekilmesine kulak verip hareketlerini duyma duyum ile algılamaya çalıştım fakat boşunaydı. Sandalyenin çekilmesinden başka bir şey yoktu. Gözlerimi açıp açık kahvelerine kilitledim bakışlarımı.
"Yaptın mı?"
"Evet, yaptım. Üzerinde şu an. Pişsin yeriz." başımla onaylayıp tekrar gözlerimi kapattım.
"Yarın holdinge gidip iş başvurusu yapalım." tekrardan gözlerimi açıp masaya baktım.
"Tamam ama ne yapacağımı bilmiyorum. Holdingde hangi işi yapacağımı bilmiyorum ve yapacağım iş hangisi olursa olsun o işi bilmiyorum. Deneyimsiz birini almazlar."
"Merak etme sadece dosyaları getirip götüreceksin. Yapacağın iş hakkında bilgi sahibi olmana gerek yok. O holdingte çalışan bir arkadaşım var. Sana yardımcı olacak. Tabi eğer bende içeriye girebilirsem ona gerek kalmayacak." derin bir nefes çekip sandalyeye iyice yayıldım.
"Tamam. Bir an önce bitsin istiyorum."
"Daha başlamadın bile. Cihaz yanında öyle değil mi?" başımla onayladım.
"Evet, yanımda." düdüklüyü hafif sallayıp yerime geçtim. "Cihaz ses kaydı mı?" yemeğe az kalmıştı. Birkaç dakika sonra hazır olacaktı.
"Evet. Sanırım cihazı koyacağın oda özel bir toplantı odası. Gizli işler için konuşulan yer."
"Peki madem bu kadar gizli neden bu oda holdingin içinde? Kulağa biraz saçma geliyor. Gizli olan işler göz önünde olmamalı."
"Başka bir yerde olsa daha çok dikkat diye düşünmüş olabilirler. Bazı anlaşmalar için karşı taraf farklı bir yere gitmeyi uygun görmüyor olabilir. Güvenlik açısından. Bu sebebten ötürü de holdingi ayarladıklarını düşünüyorum." mantıklıydı ama yine de saçmaydı. Aslında bu oyun başlı başına bir saçmalıktan ibaretti. Yerimden kalkıp son kez her iki yemeği de karıştırıp sofrayı hazırlamaya başladım.
"Tabaklar ne tarafta?"
"Sen geç otur. Ben yaparım."
"Sen bilirsin." çalışması işime geliyordu. Yerime geçip sofrayı hazırlamasını izledim. Tabakları ve kaşıkları masaya bırakıp servis yapmaya başladı. Önce çorbayı doldurdu daha sonra da makarnayı doldurup yerine oturdu. Tekrardan yerinden kalkıp tezgahın üzerinden bir şeyler getirdi.
"O ne?"
"Salata yapmıştım." şaşkınlıkla bir ona bir de yapmış olduğu salataya baktım. Hangi ara yapmıştı?
"Bir erkeğe göre fazla hamaratlısın."
"Neden erkekler hamaratlı olamaz mı?" laf çarptırmaya çalışıyordu. Tıpkı benim mavi rengi için kullandığım cümle gibi.
"Hayır, olabilirsin. Zaten bu konularda en çok erkekler iyidir."
"Hangi konularda?" ağzıma aldığım lojmanı bitirip sorusunu cevapladım.
"Yemek konusunda. Genelde erkekler aşçı oluyor. Kadın aşçı çok az var."
"Evet, biliyorum. Erkekler bu konuda daha iyiler. Bu arada ellerine sağlık çorban güzel olmuş." beğenmesini ve centilmen bir şekilde konuşmasını beklememiştim. Bugün biraz fazla centilmendi. Dengesiz bir karaktere sahip birini anlamak için biraz kafa yormak gerekiyordu. Şu an o kafaya sahip değildim.
"Teşekkür ederim. Seninde ellerine sağlık. Güzel olmuş."
"Afiyet olsun." sadece makarna ve salatadan çıktığımız bir hamarat sohbetiydi ama yeteneği sadece bu ikisi ile sınırlı değildi. Gerçekten de yemek yapmasını biliyordu. Elinin de ayrı bir lezzeti vardı. Bir makarnası bile bu kadar güzelken diğer yemeklerinin tadı nasıl olurdu kim bilir.
Saat öğle vakitleri gibiydi. Saat dokuz gibi kahvaltımızı yaptığımız gibi çıkmıştık otelden. Alışveriş ve yemek yapımı süresi derken saat çoktan öğleyi bulmuştu. Zaman biraz fazla mı hızlı ilerliyordu yoksa ben mi zamanımın nasıl geçtiğini anlayamıyordum. Zaman bir süngerin suyu yutması gibiydi. Nasıl ki sünger bir anda suyu yutuyorsa zamanda bir anda yok oluyordu. Süngerin sıkılıp içine çektiği suyun gelmesi gibi bir şeyleri sıksam kaybettiğim zamanı geri kazanabilir miydim? Yaşamda birçok şeyi kazanabiliriz. Para, eğitim, hobi, kişiliği ve daha birçok şeyi. Araştırarak, çalışarak ve kendimizi geliştirerek bunları yapmak mümkün peki ya zaman. Onu nasıl kazanacaktık?
"İşe neden bugün başvurmadık?" uzun bir sessizliğin ardından konuşmak biraz tuhaf hissettirmişti. Sessiz bir ortama torpil atmışım gibi.
"Bugünde dinlenmeni istiyorum. İstiyorsan gidip yapalım." sadece ses olarak korkutan ama herhangi bir hasar vermeyen türden bir torpil.
"İyi düşünmüşsün." hiçbir şey demeyip yemeğine devam etti. Yüzü yorgundu. Sanırım bu olaylar onu da yoruyordu. Birilerine benim yüzümden bir şey olması sinir bozucuydu.
Ve tekrar sessizlik bir sis gibi sarmıştı etrafımızı. Sessizlik bizdik aslında. Çığlıklarla dolu bu dünyada sessizliği biz oluşturuyorduk ve bu sese kulak veriyorduk. Çünkü o ses bize ait bir sesti.
Yemeklerimizi yedikten sonra birlikte mutfağı topladık. Kendi odama gideceğim zaman gelen sese odaklandım.
"Film izleyelim mi?" kulağa iyi geliyordu. En azından biraz kafa dağıtmamı sağlardı. Başımla onaylayıp filmi açmasını bekledim. "Sen film seç bende atıştırmalık birkaç şey getireyim." oturduğum yerden kalkıp filmlerle dolu olan dolaba yöneldim. Bu dolabı yeni fark ediyordum. Yeşil rengine odaklanmaktan evi fazla inceleyememiştim. Bu odadaki her şey yeşildi. Daha önce izlemek istediğim fakat fırsat bulamadığım filmi seçip CD yerine koydum. Me Before You. Kitabını okumuştum fakat filmini izleyememiştim. Tufan'ın da gelmesi ile filmi başlattım. Hangi filmi seçmemle ilgilenmemişti. Film süre 1 saat 50 dakikaydı. Hemen hemen iki saat sürüyordu. Mısır kabımı kucağıma alıp filme odaklandım.
Başkarakterlerde Sam Claflin ve Emilia Clarke vardı. Sam, Will Traynor karakterini canlandırırken Emilia, Louisa Clark karakterini canlandırıyordu. Emilia çok tatlı bir kadındı. Bu rol ona çok yakışmıştı. Ablasının himayesi altında bir yaşam sürmesi kötüydü. Garsonluk işini kaybeden Louisa yeni başladığı iş hayatı sadece onun değil patronunun da hayatını değiştirmişti. Romantik ve eğlenceli bir film.
Film ile birlikte kucağımdaki mısır da bitmişti. Film tek kelime ile harikaydı. Filmin sonunun bu şekilde biteceğini hiç düşünmemiştim. Eğlence ve romantiğin yanında dram da eklemeliydim.
"Beğendin mi filmi?" Kâseleri iç içe koyup ortalığı toplamaya başladık.
"Hayır." Mutfağa adımlayacağım sırada durup arkamı döndüm.
"Ciddi misin? Filmin neyini beğenmedin? Harika bir filmdi bence."
"Kendinde diyorsun. Sana göre güzeldi bana göre güzel değildi. Sıkıcı bir filmdi daha güzel bir film seçebilirdin." Başladık yine.
"Sıkıcı olan film değildi sıkıcı olan sensin. Hayattan zevk alamayacak kadar aptalsan bu benim sorunum değil." Açık kahveleri koyulaşmaya başladı. Tek kaşını kaldırıp dişlerini sıkmaya başlaması ile ürkmüştüm. Biraz ileri gitmiştim ama geri dönüş yapmayacaktım. Haklı ya da haksız olmak sorun değildi.
"Kelimelerine dikkat et." Dişlerinin arasında adeta tıslamıştı. Bir aslan gibi kükremesini bekliyordum fakat dişlerinin arasında tıslaması bir aslanın kükremesi gibi bir etki yaratmıştı. Kükremeden daha korkunçtu.
"Etmiyorum." Başımı dikleştirip arkamı dönerek mutfağa doğru adımladım. Elimdekileri tezgâha bırakıp gideceğim sırada bir bedene çarptım. Tezgâh ve Onun arasındaydım. Yoğun mentol ve sigara kokusu burnumu doldurdu. Mentolün kokusu huzur verirken sigaranın kokusu ürkütücü kokuyordu.
"Çekilir misin?" aramızdaki bu yakınlık nefes almamı zorlaştırıyordu. Bir hamle yapıp sağ taraftan geçeceğim sırada her iki kolunu da tezgaha koyup alanımı daha çok darlaştırdı.
"Kelimelerine dikkat edeceksin." tıslaması ile sert bir şekilde yutkundum. Yutkunmam ile boğazıma oradan da dudaklarıma baktı. Bakışları bir süreliğine dudaklarımda kaldı.
"Etmek istemiyorum." yutkunması ile adem elması biraz daha açığa çıktı. Bakışları bakışlarımı bulduğunda açık kahveleri koyulaşmıştı.
"İsteyip istemediğini sormadım. Neyi isteyip istemediğin umurumda bile değil. Dikkat edeceksin dedim." dişlerinin arasında kükrüyordu adeta.
"Bana emir veremezsin Tufan."
"İnci." diyip daha çok yakınlaştı. Aramızdaki mesafe yok denecek kadar azdı. Bir santim daha yaklaşsa dudaklarımız birleşecekti. Bedenim kasıldı. Bedeni kaskatıydı. "Zorlama." yutkunmakta güçlük çekiyordum. Yakınlık nefes almamı zorlaştırıyordu. Gözlerimi kapatıp sakinleşmeye çalıştım fakat nafileydi. Başımı dikleştirsem dudaklarımız birleşecekti ve bu istediğim en son şey bile değildi.
"Çekil." güçlükle kurduğum cümle ile nefesimi bıraktım. Nefeslerimiz karıştı birbirine ve sarhoş oldu hava nefeslerin ateşine.
"Duydun mu beni." pes etmek istemiyordum fakat bu yakınlıktan acizdim.
"Tamam. Çekil artık." pes etmiştim. Gittikçe daralan nefesimi kontrol altına alamıyorken ona kafa tutamazdım. Birkaç saniye daha o pozisyonda durduktan sonra çekildi. Büyük bir rahatlama gelmişti. Arkasını dönüp girmesi ile hava yüzüme vurdu. Sanki bütün havayı bedeni ile kalkan oluşturup havayı tutmuş gibiydi. Dolaptan bir bardak çıkartıp su içtim. Nefesimin kesilmesi ile birlikte dilim damağımda kurunuştu. Sandalyeye oturarak suyu içtikten sonra mutfaktan çıkıp odama yöneldim. Kapıyı kapatıp kendimi banyoya attım. Dünden beri üzerimde olan kıyafetlerle kendimi huzursuz hissediyordum. Sıcak suyu açıp küveti doldurduktan sonra kapıyı da kilitleyip küvete girdim. Banyo suyun sıcaklığından dolayı buhar olmuştu bile. Gözlerimi kapatıp sakinleşmeye çalıştım.
Hayatım bataklık ve karanlıktan ibaretti. Ben hayatımın karanlık kısmındaydım. Çünkü karanlıkta hiçbir şey göremezsin ve ayak bastığın yerlerden biri bataklık olabilir. Bataklık yaşamımdaki lekelerdi. Bu lekeler zamanla bataklığı oluşturmuştu. Ve şimdi hayatıma dahil olanlar karanlığımda kaybolup bataklığa gömülüyordu. İşte şimdi hayatımdalar. Yaşamım ölümlerinin ta kendisi. Tufan yaşamıma dahil olmuştu. İsteyerek. Hayatıma dahil olarak karanlığa adımladığını zannetmiştim lakin O başlı başına bir karanlıktı. Onu karanlığa sürükleyen ben miydim yoksa karanlığın ta kendisi o muydu?
Şampuanı alıp saçlarıma sürdüm. Yıkamadan bir süreliğine o şekilde kaldım. Koku burnumu yakacak derecesine gelinceye kadar o şekilde kaldım. Yoğun lavanta kokusu banyoyu da sarmıştı. Bu kokuya sarmaşıktım. Bu kokuya sarılırken aynı zamanda da aşıktım. Sarmak ve aşık kelimelerininin birleşip oluşturulduğu kelimedir sarmaşık. Aşkınla onu sarıyordun. Hayatımda hiç aşık olmamıştım. Kimseye karşı yoğun bir duygu beslememiştim. Hayatımdaki olaylardan bu düşüncelere girişmemiştim.
11 yaşında yaşadığım o olaydan sonra erkeklerden biraz uzak durmuştum. Hayatımda sadece iki erkek vardı. Tufan ve babam. Biri beni o olaydan kurtardı diğeri ise beni o olayda terk etti. Lakin beni terk etmesine rağmen ona sevgi besliyordum. Babam. O gün orada olmasına rağmen göz göre göre annemle birlikte arkasını dönüp çekip gitti. Babalar kız çocuklarının kahramanıdır derler. Kahmaranım beni bataklığa gönderdi. Kahramanım bir yabancı oldu. Bir yabancı elimi tuttu, bir yabancı kurtardı beni. O yabancı şu an hayatımdaydı. O gün hayatımı kurtardıktan sonra onu görmemiştim. Ta ki liseye geçene kadar. Liseye ilk başladığım zaman kapıdan içeri girdiğini görünce büyük bir şaşkınlık sardı etrafımı. Ben ve Hasret'in oturduğu sıranın arka sırasına oturmuştu. İlk teneffüs Hasret'in elinden tutup dışarı çıkarttım. Korkmuştum. O zamanlarda Hasret'in bir şey bildiği yoktu ve beni kurtaran kişinin bir şeyler anlamasından korkmuştum. Teneffüs boyunca başımdan geçen her şeyi anlattım. Her kurduğum cümlelerde gözümden istemsizce yaşlar akıyordu. Anlattıklarım bittikten sonra Hasret konuşmamı bitirmemi bekliyormuş gibi sarıldı. O sarılınca daha çok ağladım. Ağladık. O gün bir dersi kaçırmıştık. Zilin tekrardan çalması ile oturduğumuz yerden kalkıp sınıfa gittik. Tufan ve Hasret'i de tanıştırdım. O günden sonra Ben, Hasret, Tufan yakın bir arkadaş olmuştuk. Tufan içine kapanık gizemlerle dolu biriydi. Canı ne isterse onu yapan biriydi. İstediği derse girer, istediği zaman okula gelmezdi. İçine kapanıklığının sebebi ailesini küçük yaşta kaybetmesiydi. Yaşım 18 olmasına rağmen ailem yanımda değildi ve içine kapanık bir kız olmuştum. O olaydan sonra içine kapanık bir kız olmuşken ailemin ortadan kaybolması ile daha çok kabuğuma çekilmiştim.
Saçlarımı yıkayıp durulandıktan sonra banyodan çıktım. Suda çok fazla kaldığım için ellerim ve ayaklarım büzülmüştü. Kıyafet odasına gidip almış olduğum yeni kıyafetlere seçtim. Kiremit rengi pantolonun üzerine siyah bir boğazlı kazak seçip giydim. Ev sıcak olmasına rağmen banyodan yeni çıktığım için üşüyordum. Kazağın üzerine de siyah bir hırka giyip saçlarımı açık bıraktım. Bornoz banyoya geri bırakıp kendimi yatağa attım. Sıcak su mayışmama neden olmuştu. Yatağın içine girip saate baktığımda 16:55 gösteriyordu. Üç saattir banyodaydım. O sıcaklıkta uzun bir süre kalınca vücudum mayışmıştı. Daha fazla dayanamayıp kendimi uykunun kollarına bıraktım.
Çalan kapı ile gözlerimi araladım. Saate baktığımda saat 23:46'yı gösteriyordu. Tekrardan kapının çalması ile yataktan kalkıp kapıyı açmak için çıktım. Tufan ile aynı anda çıktık odadan. Kısa bir süreliğine birbirimize baktık. Bakışlarını ilk çeken ben oldum. Kapıyı açmak için hamle yaptığım sırada durdurdu.
"Bekle." susup devam etmesini bekledim. "Ben bakarım. Sen burada bekle."
"Birilerini mi çağırdın yoksa bir şey mi sipariş verdin?"
"Hayır. İkisi de değil."
"Ne? Nasıl? Birini beklemiyor muydun?" başını iki yana sallaması ile içime bir korku sardı.
"Hayır."
"Peki şu an kapıyı çalan kim?"
Kapı bir kez daha çalındı yumruklar eşliğinde.