KIRMIZI KUŞAK

1158 Words
Bütün hazırlıklar tamamlanmış, beklenen gece gelip çatmıştı. Günlerdir süren alışverişler, provalar, kına malzemeleri, gelinlik, takılar… Hepsi benim içindi ama hiçbiri bana ait değildi. İçimde büyüyen huzursuzlukla düğün salonunun önüne geldim. Büyükçe bir salondu, dışarıdan bile ışıl ışıl görünüyordu. Mardin ’in dar sokaklarından geçip buraya ulaşırken kalbim sıkışıyordu ama bunu belli edemezdim. Kapının önünde toplanan kadınlar beni bekliyordu. Bazıları beni inceler gibi bakarken, bazıları gülümseyerek kına tepsisinin hazırlanmasını izliyordu. Onların gözünde ben bir gelindim, bir ağa gelini… Ama kendi içimde, sahte bir oyunun içinde kaybolmuş biriydim. İçeri adım attığımda gözlerim kamaştı. Salon baştan sona kırmızı tüllerle süslenmişti. Kristal avizelerden süzülen ışıklar, tüllere çarpıp yansıyor, her yeri masalsı bir atmosfere bürüyordu. Zemine serilen halılar, işlemeli örtüler, geleneksel motiflerle süslenmiş koltuklar… Her şey ihtişamlıydı. Ortada kocaman bir sahne vardı. Üzeri kırmızı halıyla kaplı, arkasında altın işlemeli bir taht… İşte, orası benim oturmam gereken yerdi. Kadınlar beni salona soktuklarında müzik bir anda değişti. Davullar, zurnalar eşliğinde ritimli bir ezgi çalmaya başladı. Gözlerimin önünde kadınlar kollarını havaya kaldırıp dans etmeye başladılar. Rengârenk bindallarıyla dönerken üzerlerindeki altınlar ışıldıyordu. Kahkahalar, zılgıtlar salonun içinde yankılanıyordu. Ben ise sessizdim. Beni sahneye çıkardıklarında, üzerimdeki kaftanın ağırlığını hissettim. Kadife kumaşı sırtımı sarıyor, işlemeleri omuzlarıma yük bindiriyordu. Kırmızı bir taca benzeyen örtüyü başıma taktılar, kenarlarından ince altın zincirler sarkıyordu. "Ağa gelinine yakışır." dedi üvey annem, gözlerimin içine bakarak. Ben ne diyeceğimi bilemedim. Bir kaç gündür evdeydim ama neredeyse hiç konuşmamıştık. Konuşacak bir şey yoktu çünkü. Benim adıma son söz söylenmişti. Bir süre sonra kalabalık hareketlendi. Bir grup kadın ellerinde kına tepsisiyle sahneye çıktı. Üzerinde süslü mumlar, altın detaylı gümüş kınalıklar ve küçük kâseler vardı. Tepsi salonun ortasında birkaç tur döndürüldü, kadınlar el çırparak etrafımda halka oldular. İçlerinden yaşlıca biri öne çıktı. “Kapınızda kulp muydum? Pecenizde ot muydum? Bu yıllıkta dursayıdım, Üstünüze yük müydüm? " dedi ve türküye başladı. Bütün salon bir anda sessizleşti ağıt anında. Türkü başlayınca kadınlar bir ağızdan ona eşlik ettiler. O an içimde bir şeyler parçalandı. Benim annem yoktu. Babam ise burada değildi. Yüzüme bile bakmıyordu zaten. Sanki her şey benim suçum gibi davranıyordu. Ben kimden ayrılıyordum ki? Kendimden mi? Üvey annem yanıma geldi, eğilip elimi tuttu. Yüzünde gururlu bir gülümseme vardı ama gözleri… gözleri zafer kazanmış birini andırıyordu. “Haydi kızım, elini uzat. Ağa gelinine gülmek yakışır. Sen boşver ağlatmaya çalışanları. ” dedi. Bütün gözler üzerimdeydi. Kına karıldı, koyu yeşil görünen karışım avuçlarıma sürüldü. Bir kadın yumuşak bir sesle dua mırıldanırken, kaynanam olacak kişi avuçlarımın ortasına altın koydu. İkisine birden koymuştu. Kırmızı bir tül ile bağladılar. Müzik yeniden çalmaya başladı ama bu sefer daha yavaş, daha hüzünlüydü. Kadınlar etrafımda dönerek dans ediyor, ellerindeki mumlarla ışıklar yaratıyorlardı. Herkes eğleniyordu. Mutlu kahkahalar, zılgıtlar, birbirine fısıldanan sözler… Ama ben… Ben sadece donuk bir şekilde kına lekesinin avucuma yayılmasını izliyordum. Bu gece, herkes için neşeli bir kına gecesi olacaktı. Ama benim için, kaybolduğum gecelerden biriydi. Her şey çok hızlıydı. Ağlamaya başlarsam asla duramayacağımı hissediyordum. Kına böylece bitti. Bende son kez baba evine gittim. Bu kapı bana bir daha açılmaz biliyordum. Benden kurtuluyorlardı. .... Sabah, Mardin ’in dar sokaklarında düğün telaşı başlamıştı. Avluda kadınlar koşuşturuyor, büyük bakır kazanlarda yemekler kaynıyor, çocuklar yeni kıyafetleriyle sevinçle koşturuyordu. Herkes için mutlu bir gündü. Ama benim için... Benim için cehennemin kapıları ardına kadar açılıyordu. Beni sabahın erken saatinde kaldırdılar. Elime kına izi duruyordu. Yüzüme hafif bir makyaj yapıldı. Gözlerimdeki gölgeleri kapatmak için ne kadar uğraşsalar da aynaya her baktığımda, yorgun ve tükenmiş birini görüyordum. Üvey annem sözde her detayla ilgileniyordu. Herkes onu takdir ediyordu sanki. Benimle konuşan yoktu. Herkes onunla konuşuyordu. Ben herkesin gözünde namussuz bir kızdım. Evlenmem hepsinin işine geliyordu. Buralarda kalırsam oğullarını, kocalarını falan ayartabilirdim. Üstelik Ağa evine gideceğim duyulmuştu. Düne kadar dedikodumu yapan herkes sus pus olmuştu. Babam hala yüzüme bakmıyordu. Üzerime giydirilen gelinlik ağırdı. İşlemeli, kolları uzun, etekleri geniş… Ama en çok boğazımdaki dantel beni rahatsız ediyordu. Nefes alamıyordum sanki. Sanki bundan sonraki hayatımı temsil ediyordu. Bütün kadınlar başıma üşüşmüş, saçlarımı tarıyor, dualar okuyordu. Ama ben hiçbirini duymuyordum. Babam gibi Aslan' ı da hiç görmedim. Sanki kendi kendime evleniyordum. Kaçtıysa şaşırmazdım gerçi. Oyuna geldiğini biliyordu. Onu kimin oyuna getirdiğini biliyordu. Bu sessizlik hayra alamet değildi. Artık evden çıkacaktım. Babam kapının önündeydi. Üvey annem onu tutuyordu. Sanki zorla getirmişti. Gözleri bana değdi ama uzun süre bakamadı. Başını çevirdi, dudakları sıkılıydı. Geleneğe göre baba, kızının beline kırmızı kuşak bağlardı. Bu, hem uğurlama hem de kızın ailesine emanet bir namus olduğu anlamına gelirdi. Teliyle duvağıyla, namusuyla çıkıyor baba evinden gibi bir anlama geliyordu sanırım. Ama babam kemeri eline bile almadı. “Ben bağlamam.” dedi sertçe. O an içimdeki son umut da söndü. Herkes susmuştu ama babam susmamıştı. Oysa ben bir tek o beni anlasın isterdim. Bir tek onun gözünde namuslu olayım, suçum günahım olmadığını sadece o bilsin isterdim ama yapmadı. Kabul etse benim için o anlama gelecekti. Bunca yıllık kızını tanımıyor gibi davranıyordu. Reşat' ı suçlu görmek beni suçlu görmekten daha zor geliyordu ona. Kadınlar birbirine baktı, şaşkınlıkla fısıldaştılar. Sonra üvey annem ileri çıktı, yüzünde sinsi bir gülümsemeyle: “O zaman Reşat bağlasın. ” dedi. “Sonuçta abisi sayılır. Kızını göndermeye hazır değil babası. Sonuçta biricik kızımız. ” dedi toparlamak ister gibi. Damarlarımda donmuş kanın tekrar akmaya başladığını hissettim. Ama bu akış öyle soğuktu ki, içimdeki bütün direnci kırıyordu. Sanki damarlarımı yırtarak geçiyordu kan. Bütün vücudum titremeye başladı. Kadınlar bunu mantıklı bulmuş gibi başlarını salladılar. Oysa hepsi biliyordu. Bilmezden geliyorlardı. Arkamda bir hareketlenme oldu ve işte o ses... O ses kulaklarımı bıçak gibi kesti. “Gel bakayım buraya.” dedi Reşat. Yavaşça arkamı döndüm. Gülümsüyordu. Ama o gülümseme midemi bulandırıyordu. Beni izleyen herkesin ortasında, yavaş adımlarla bana yaklaştı. Elinde kırmızı kuşak vardı. Onu katlayarak tuttu, ağır ağır belime doladı. Ben her sarışında biraz daha titredim. Tam üç kez belimin etrafından doladı. Ben her defasında biraz daha küçüldüm. Ellerimi yumruk yaptım, dudaklarımı ısırdım. Bütün gücümle içimde kopan çığlığı bastırıyordum. Reşat eğildi. Kimsenin duyamayacağı bir sesle, nefesini boynumda hissettirecek kadar yaklaşıp fısıldadı: “Bak, kendini birine yamadın. ” Bütün vücudum buz kesti. “Ama unutma, ben ilk bendim. Tadına ilk ben baktım. Canım çekerse gelir bir daha bakarım. Bunu sakın unutma. Sakın halamın sözünden çıkma. ” Boğazımdan küçük bir hıçkırık çıktı. Ellerim buz gibi oldu, ayaklarım yerden kesildi sanki. Son düğümü bağladığında, parmaklarını fazladan birkaç saniye daha belimde hissettim. Sonra çekildi. “Hayırlı olsun. ” dedi alayla. Ben orada, kalabalığın ortasında, küçücük ve yapayalnızdım. Dışarıdan davul sesleri geliyordu. Eğlenen insanlar, zılgıt çeken kadınlar… Herkes benim için buradaydı. Benim en mutlu günüm sanıyordu. Oysa ben, burada olmamak için her şeyimi verirdim. Bir çift el koluma girdi, beni dışarı çıkarmak için çektiler. Ayaklarım istemsizce sürüklendi. Bahçe kapısından çıktığımda, gelin arabası hazırdı. Üzerine kırmızı tüller bağlanmıştı. Sonra Aslan geldi. Yaklaştı. Yaklaştı. Gülümsedi. Bana doğru eğildi. " Senin ne namussuz biri olduğunu bilmediğimi sanma. Ama gel gör ki seni almak zorundayım. Bugünü unutma. Bugünü hayatın boyunca arayacaksın. " diye fısıldadı. Biliyordu. Her şeyi biliyordu. O şerefsizin burnumun dibinde olduğu bugünü bile arayacaksam beni neler bekliyordu? Benim için bir düğün kurulmuştu. Oraya gidecektik. Benim için.. Ama hiçbir şey bana ait değildi. Ve artık geri dönüş yoktu. Biliyordu. Biliyordum. .
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD