Akşam olmuştu. Aslan, gün boyu oynadığımız oyunlardan iyice yorulmuş olacak ki erkenden uyudu. Saat neredeyse dokuza geliyordu. Telefonumu elime aldım, koltuğa uzanarak sosyal medyada reels videoları izlemeye başladım.
Şimal, her zamanki gibi yine gecelere akmıştı. Ama bu sefer iki abisi onu uyarmıştı: “İçmek yok, dağıtmak yok.”
Umarım sözlerini dinliyordur.
Çünkü bu gece, onunla tekrar uğraşmak istemiyordum.
Kendimi, başkalarının hatalarını toparlamaktan yorgun hissediyordum.
Arda ise odasındaydı. Bilgisayar başında oyun oynuyordu. Kulaklığı takılıydı ama sesleri buraya kadar geliyordu. Şikayetçi değildim aslında. Aslan uyuduğunda evin içinde biraz ses olması iyi geliyordu bana.
Ömer işten dönmüştü. Şu an Ekrem dedenin evinde, Faruk abiyle oturuyordu.
Ben gitmeyecektim.
Aslan uyuyordu.
Zaten canım da istemiyordu. Ne muhabbetlerine katılabiliyordum, ne de gerçekten var olabildiğimi hissediyordum onların yanında.
Reels videolarındaki yemek tarifleri iştahımı kabarttı.
Canım tatlı bir şeyler istedi.
Şimdi Fadime abla burada olsaydı, hemen mutfağa geçer bir şeyler yapardık.
O düşünce bile yüzümde küçük bir tebessüm yarattı.
Neyse ki yarın geliyor.
Fadime abla ile iyi anlaşıyoruz. Ömer bu durumu pek hoş karşılamıyor gerçi.
Çalışanlarla fazla yakın olmamı istemiyor.
Ama başka kiminle konuşayım ki?
Evet, birkaç arkadaşım var. Ama samimi bir dostum yok.
Ev hanımı olunca çevren daralıyor.Bir de hele bu evdeysen, dış dünya ile bağ kurmak iyice zorlaşıyor.
Oysa evlenmeden önce bambaşka bir hayatım vardı.
Ben fotoğrafçılık yapıyordum.
Fotoğraf…
Işığı, duyguyu, hikâyeyi bir kadrajda dondurmak…
Eskiden hayatı o şekilde anlamlandırırdım.
Şimdi ise sadece geçiyor.
Görmeden.
Yakalamadan.
Donmadan.
Aslında Ömer’le de öyle tanıştık.
Furkan abinin düğününde fotoğrafçı olarak çalışıyordum.
Ömer, beni o gün görüp çok beğenmiş. Konuşmak için türlü fırsatlar kollamıştı.
İşimi yaparken flört etmeyi sevmezdim ama düğünden sonra iş yerime gelip, sözde iş bahanesiyle bana yaklaşmaya çalışmıştı.
Nazikti. Kibardı.
Gün geçtikçe onu tanıdım… ve sevdim.
Üç ay sonra evlenmek istediğini söyledi.
Çok kısa, değil mi?
Ama bize öyle gelmiyordu.
Sanki birbirimiz için yaratıldığımızı düşünüyorduk.
Aslında bu düşünceyi bana Ömer aşılamıştı.
Ömer’in annesi şehir dışında yaşıyordu. Babası ise çok önceden, ruhsal bunalımlar sonucu intihar etmişti.
Ömer bu konudan pek bahsetmezdi, ben de hiç üstelemedim.
Beni ilk Ekrem dede ve Selda Hanım’la tanıştırdı. Ama onlar beni sevmediler.
Zengin bir ailem yoktu.
Prestijli, para kazandıran bir işim de.
Feride abla gibi ünlü de değildim.
Evliliğimize karşı çıktılar.
Ömer için daha “uygun” adaylar olduğunu söylediler.
Ama Ömer ısrarla sadece beni istediğini söyledi.
Sonra… hamile kaldım.
Aslan’a.
İşte o zaman evlenmek zorunda kaldık.
Evlilik dışı çocuk, ailesi için büyük bir ayıptı.
Beni aşağılayıp yargıladılar.
Ömer benim ilkimdi. Bunu biliyordu.
Ama ailesi beni her türlü kalıba soktu.
Buna rağmen Ömer geri adım atmadı.
Dik durdu.
Ve biz evlendik.
Sonra Aslan doğdu.
Ve ne olduysa o zaman oldu.
Ömer’in bana karşı tavırları bir anda değişti.
Soğumaya başladı.
Sebebini anlayamıyordum… ta ki bir kadından gelen o mesajı görene kadar.
Ömer’le sarmaş dolaş fotoğraflarını atmıştı.
O gün evde kıyameti kopardım.
Peki Ömer’in açıklaması neydi, biliyor musunuz?
“Sen hamileyken cinsel ilişki yaşayamıyorduk… bir anlık gafletle oldu. Özür dilerim ama ben de erkeğim.”
Bu söz…
Her şeyi daha da berbat hale getirdi.
Boşanmak istedim.
Ama kabul etmedi.
Günlerce peşimden koştu, özür diledi, kadının hayatından çıktığını kanıtlamaya çalıştı.
Çocuğum için… sadece bir şans verdim.
Tek bir şans.
Ama bir yıl sonra, yani geçen senenin başında, Ömer yine uzaklaştı benden.
Soğuk… ilgisiz… mesafeli…
Aldatılmış biri olarak her şeyden şüphe duymaya başlamıştım.
Ve yanılmadım.
Takip ettim.
Bir oteldeydiler.
Restoran kısmında masalarını bastım.
Kavga ettim.İçimde ne varsa haykırdım.
Hakkım değil miydi?
Elbette hakkımdı.
Ama Ömer bana bu hakkı bile tanımadı.Beni eve getirdi, sanki suçlu benmişim gibi üzerime yürüdü.Bağırdı, küfretti.
“Rezil ettin beni insanların içinde,” dedi.
Beni güzelce alıp eve getirip öyle konuşmamı istermiş gibi...
Aldatılmak…
O kadar leş bir duygu ki…
Yaşamayan bilemez.
Keşke kimse yaşamasaydı.
Yine ayrılmak istedim.
Ama bu sefer Ömer hiç direnmeden “tamam” dedi.Bir an içimde bir umut doğmuştu; sonunda özgür olabilecektim. Çocuğumu alıp gitmek istedim. Ama işte orada “hayır” dedi.Oğlumu almadan, hiçbir yere gitmeyeceğimi biliyordu.
Benim zayıf noktamı en iyi bilen oydu zaten. Direndim… ama olmadı.
Benim bir avukatım vardıysa da onun bir ordusu vardı arkasında.
İşim yoktu, gelirim yoktu, gücüm yoktu.Bu hâlde velayeti alamayacağımı çok iyi biliyordum.
Ve sonunda boyun eğdim.
Ömer, benim çocuğuma olan bağlılığımı bildiğinden, artık beni kazanmak için çaba bile göstermedi.
Beni tutmak için sevgiye gerek yoktu onun gözünde; sadece Aslan yeterliydi.
Aylar geçti.
Ama ben dayanamadım.Oğlumu alıp kaçmaya çalıştım.
Yakalandım.
Otogarda buldu beni. Eve getirdiğinde ölesiye dövdü. Hiç unutmam o günü…
Beni bir odaya kapattı.
Kapının arkasında Aslan’ın "anne!" diye haykırışlarını, ağlayışlarını duyuyordum.
İçimden bir şeyler kopuyordu.
Azapla, çaresizlikle, korkuyla üç gün boyunca kapalı kaldım o odada.Küçük bir çocuğun sesiyle sabah olup olmadığını anlamaya çalıştım.Açlıktan ve yorgunluktan sadece fiziksel değil, ruhsal olarak da çökmüştüm.
Sonra yine boyun eğdim.
Aslan ağlamasın diye sustum.Ömer beni yok saydı.Ailesi daha da yok saydı.Artık bu evde sadece bir gölgeydim.
Onların işlerini gören bir köleye dönüştüm.
Şimal’in ayak işlerine bakan bir hizmetçi,Selda Hanım’ın alışverişte çantasını taşıyan bir yardımcı, Arda’nın bir bakıcısı Feride Hanım rahat rahat işine odaklansın diye, Faruk abinin bile taleplerini yerine getiren sessiz bir hizmetkâr…
Bütün bunlar zamanla bir “görev” gibi üzerime yıkıldı.
Günlük rutin haline geldi. Ne zaman isyan edecek gibi olsam, Ömer bağırıyor, tehdit ediyor, üstüme geliyordu.
“Beğenmiyorsan git,” diyordu.
Ama gidemezdim. O da bunu biliyordu. Zaten bu yüzden bu kadar rahattı. Çünkü benim ellerimi oğlumla bağlamıştı.
Narsist bir adamdı Ömer.Sadece beni değil, herkesi kendi doğrularına göre şekillendiriyordu.
Bir gün Ekrem dedeyle konuştum.
Her şeyi açık açık anlattım.
Ömer’i yanımıza çağırdı, ikimizi de karşısına aldı.O kadınla görüşmesini kesin bir dille yasakladı.
Ömer de başını önüne eğip “tamam” dedi.Ve gerçekten de bir süre kadınla tüm iletişimini kesti.
Artık evine zamanında gelmeye başlamıştı.
Ama bana hâlâ kocalık etmiyordu.
İyi bir babaydı, buna bir şey diyemezdim.Aslan’ı çok seviyordu.Ama hiçbir zaman gerçek anlamda “koca” olamadı.
Bir gün Şimal’le büyük bir kavga ettik.Ona yardım ettiğim hâlde, yine bana küfür etti.Tepkimi koyunca saç saça baş başa girdik.
Ekrem dedenin kulağına gitti.
Şimal’i azarladı ve ceza verdi.Ama o ağlayınca,sırf o ağladı diye,Faruk abi ve Ömer ikisi bir olup beni ağlattı.Son bir aydır artık bu ev, bu hayat daha da çekilmez bir hâl aldı.
Her gece, başımı yastığa koyduğumda Allah’a dua ediyorum.
Bu çıkmazdan kurtulmak için, oğlumdan ayrılmak zorunda kalmayacağım bir yol diliyorum.Her seferinde içimden geçiyor:
“Ne zaman kabul olur bu dualar?”
Ama cevap yok.
Belki de henüz zamanı değil.Ama biliyorum… benim artık çok az gücüm kaldı.Canımda sabırdan başka bir şey yok.
Son çare…Aslan’ın büyümesini beklemek.
O zaman işte…
Kimse beni tutamaz.
Kapının açılma sesiyle gözlerim istemsizce o yöne çevrildi. Ömer’di gelen. Ayakkabılarının çıkardığı tok ses ve ardından evin içine karışan parfüm kokusu, artık midemi bulandıracak kadar tanıdıktı. Gözlerimi hemen tekrar telefona çevirdim. Umursamıyormuş gibi yapmaya çalıştım ama kalbim sinirden hızla atıyordu.
"Aslan nerede?" diye sordu.
"Uyuyor," dedim kısa bir ses tonuyla.
Bu saatte uyumasına alışık olmadığını biliyordu, hemen sordu: "Bu saatte uyumazdı. Hasta mı?"
"Hayır," dedim. "Bugün çok oyun oynadık, yoruldu. Ondandır."
Burnundan küçümseyen bir sesle alaycı bir nefes verdi. "Aylaklık etmek için güzel yöntem."
Bu sözleri duyduğumda içimde bir şey sertçe düğümlendi. Kaşlarımı çatıp dik dik baktım ona.
"Anneliğime laf etme demiştim. Çok biliyorsan biraz da sen ilgilen Ömer!" dedim, sesimi yükseltmeden ama net bir şekilde.
Ömer, kravatını gevşetirken alaycı bir şekilde tek kaşını kaldırarak üstüme yürür gibi yaklaştı. Gözlerinde küçümseyen bir ifade vardı.
"Bana dik dik konuşma," dedi sert bir tonda.
Artık tahammül sınırlarım taşmak üzereydi. Sesimdeki öfkeyi bastıramadım:
"Seninle muhatap olmamak için gerçekten çok çabalıyorum ama sen buna izin vermiyorsun!"
Gözlerini üzerimde birkaç saniye daha tuttu. Beni tartar gibi, sinirli ama kontrolünü kaybetmemeye çalışan bakışlarla. Ardından hiçbir şey demeden arkasını döndü ve odasına çıktı.
Her gelişinde, her kelimesinde içime bir zehir akıyor gibiydi. Sinirlerim darmadağın olmuştu. Elimdeki telefonu koltuğun yanına bıraktım. Yorgunlukla birlikte sıkıntı üstüme çöktü. Başım ağrımaya başlamıştı. O an başka bir odaya, başka bir hayata kaçmak istedim. Uyuyarak unutmak istedim. Zihnimi, ruhumu, bu evin içindeki ağır atmosferi bir süreliğine susturmak…
Gidip pijamalarımı giymem gerekiyordu ama Ömer’in o suratıyla bir kez daha karşılaşmaya tahammülüm kalmamıştı. Bu yüzden doğrudan Aslan’ın odasına geçtim.
Küçük oğlum mışıl mışıl uyuyordu. Yüzü melek gibi, nefesi huzur gibi… Yanına usulca kıvrıldım. Kokusu burnuma dolduğunda içimde bir sızı, aynı anda da bir rahatlama hissettim. O uyurken dünya bir anlığına duruyordu sanki. Gözlerimi kapattım. Üzerimdeki kıyafetlerle, makyajımı silmeden, o anki halimle… Sadece bir gece daha bu karanlıktan uzak kalabilmek için. Uykuya sığınarak, bir parça huzur bulmaya çalışarak…
****
"Anne!"
Aslan’ın sesiyle gözlerimi aniden açtım. Savaşta nöbetteymişim gibi tetikte… Yüzüme doğru eğilmiş, gülümseyerek bakıyordu. Gözleri hâlâ uykuluydu ama o bakışlardaki sevinç pırıl pırıldı.
"Bir tanem," dedim, gülümsemeye çalışarak.
"Günaydın!" diye kıkırdadı.
"Günaydın bebeğim. Erkencisin," dedim, duvardaki saate göz ucuyla bakarken.
"Uykum yok. Sen yine benimle uyumuçsun... Babamla mı küştünüz?"
Bir an yutkundum. Gülümsedim, ama içimde küçük bir taş yuvarlandı.
"Hayır," dedim yumuşakça, sevecen olmaya çabalayarak. O küçük yaşına rağmen, sezgileri yetişkinler gibiydi. Bunu her geçen gün daha net anlıyordum. Zaten sırf onun huzuru bozulmasın diye bazen Ömer’in yanında yatmak zorunda kalıyordum. Aslan’ın ruhunda bir çizik olmasın diye kendi bedenimi harcıyordum.
"Hadi babamın yanına gidelim, hadi!" diye heyecanla kollarını açtı.
Kucağıma aldım, başını boynuma yasladı. O an onun kokusu gibi hiçbir şeyin iyi gelmediğini düşündüm. Odadan çıkıp kendi odamıza geçtik. Ömer hâlâ uyuyordu. Aslan’ı yere bıraktım, bir çırpıda babasının yanına atladı.
"Baba!"
Ömer gözlerini açtı, esnerken yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi.
"Aslan’ım!" dedi ve kollarını açarak yatağa çekti onu. Sarıldı, öpücüklere boğdu. Ne yalan söyleyeyim, Ömer’in iyi yaptığı tek şey babalıktı. Aslan’a olan sevgisinde sahici bir şeyler vardı. Yine de… bir kadının kocasına hayranlık duyması için sadece iyi bir baba olması yeterli değildi.
Onları baş başa bıraktım, banyoya geçtim. Hızla duş alıp çıktım. Beyaz bornozumu giydim, saçlarımdan süzülen sular omzuma damlarken odaya göz ucuyla baktım. Aslan babasının telefonundan bir şeyler izliyordu, Ömer saçlarını okşuyordu. O sahne dışarıdan bakıldığında sıcacık bir aile tablosuydu ama içimde soğuk bir rüzgar esiyordu.
Giyinme odasına geçtim. Üzerime sade beyaz bir tişört, altıma mavi kumaş bir pantolon giydim. Saçlarımı tarayıp tekrar odaya döndüğümde Ömer kalkıyordu.
"Aslan’ım, duş alıp geleceğim," dedi.
"Tamam babacım!" diye yanıtladı Aslan.
Ömer duşa geçti. Ben de Aslan’ın yanına uzandım, başını göğsüme yasladı.
"Ne izliyorsun bakalım?"
"Okyanuş belgesi," dedi.
Gülümsedim. "Bugün hangi balık olmak istiyorsun?"
"Kıyıç balığı!" dedi heyecanla.
"Harika bir seçim," dedim, ama gözlerim onun izlediği ekranda takılı kaldı. İçimde bir şey kıpırdanmaya başlamıştı. O his... O berbat şüphe… Günlerdir susturmuştum içimdeki sesi, ama yine sesini yükseltti. Ömer’in telefonuna uzanmak istedim. Parmaklarım titriyordu. Her şey normal görünüyordu. Tam çıkacaktım ki, bir düşünce beynime çakıldı 'bir kadın varsa?'
"Aslan," dedim, sesim titremesin diye derin nefes aldım, "amcanı uyandırmak ister misin?"
"Oluy!" dedi neşeyle.
"Harikasın. Hadi sen git, sonra birlikte kahvaltıya ineriz."
Aslan’ın ardından telefonu dikkatlice aldım. Parmaklarım ekranın üzerinde ürkekçe gezindi. w******p’a girdim. Mesajlar sıradan görünüyordu. Sosyal medya hesabında DM kutusu bomboştu. İşte bu... içimi daha çok sıktı. Normal değildi. Bu kadar "temiz" olması, gizlenmiş bir şeylerin göstergesiydi.
Aklıma başka hesabı olup olmadığı geldi. Hemen kontrol ettim. Vardı.
Gizli hesap… Gizli bir hayatın kapısıydı sanki.
Hesaba girdim. DM kutusunu açtım.
Aslı.
İsmi gördüğüm an içimden bir şey koptu. Henüz mesajlara tıklamadan, önce profil fotoğrafına girdim. Kalbim deli gibi atmaya başlamıştı. Mide boşluğumda bir ağrı… Gözüm karardı. Kadın esmerdi. Simsiyah saçlar, estetik ama çekici bir yüz… Çekilmiş fotoğraflar: Maldivler, Roma, Paris… Kırmızı rujuyla poz verdiği bir karede Ömer’in tişörtüne benzeyen bir kıyafet vardı.Mideme kramp girdi.
DM kutusuna girdiğimde ilk karşıma çıkan mesaj, yarım saat önce atılmıştı.
“Günaydın” yazıyordu.
Ömer göndermiş.
Kadın henüz görmemişti.
Sırtımı dikleştirip bağdaş kurdum. Kulaklarım uğulduyordu. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Yukarı doğru kaydırdım mesajları… Kelimeler tokat gibi yüzüme çarpıyordu.
Tatlı hitaplar. “Aşkım”lar… “Sensiz gün geçmiyor”lar…
Sonra bir fotoğraf.
Ömer, banyodaki aynada kendi fotoğrafını çekmiş, altına:
"Nasıl olmuşum?" yazmıştı.
Kadın yanıtlamıştı:
"Her zamanki gibi yakışıklısın aşkım."
Güldüm. Ama o kahkaha acıdan kırılmış bir cam parçası gibiydi. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Elimde tuttuğum telefon ağırlaştı.
Bu… benim ütülediğim gömlek, ceket...
O kıyafetlerle başka bir kadının gözünde arzulanmak için poz vermişti.
Sanki içime biri ağır bir taş bırakmıştı. Nefes alamıyordum. Bir anda tüm bedenim buz kesti. Her şeyin ortasında, kendi hayatımda fazlalık gibiydim.
Sadece aldatılmış değildim…
Yok sayılmıştım. Unutulmuştum. Değersizleştirilmiştim. Yine!
Duşun sesi kesildiğinde, hâlâ telefonun ekranına kilitlenmiş gözlerle oturuyordum. Gözlerim yanıyor, parmaklarım hâlâ titriyordu. Kalbim boğazımda atıyor gibiydi. İçimdeki acıyı yutkunarak bastırıyordum ki banyodan Ömer çıktı.
Üstünde yalnızca havlusu vardı. Saçlarından hâlâ su damlıyordu. Göz göze geldik. Gözlerindeki ilk şey…şaşkınlıktı. Dehşet, öfkeyle karışık bir şekilde donup kaldı. Sonra bir adımda yanıma geldi ve telefonu elimden öfkeyle çekip aldı.
"Sen… telefonumu kurcalıyorsun!" diye bağırdı, sesi odayı yarıp geçti.
Ayağa kalktım, içimdeki öfke kaynayan bir kazan gibiydi.
"Hani artık başka kadın yoktu?" dedim, sesi titreyen bir hayal kırıklığıyla.
"Senin sözlerin nerede Ömer? Yeminlerin nerede?"
Ömer telefonu kenara fırlattı, çenesini sıkarken gözleri karardı.
"Sana bunun hesabını vermeyeceğim. Biliyorsun, değil mi?"
"Ekrem dedeye söz vermiştin," dedim, sesi kısılmış, kırılmış bir şekilde."Bir daha asla demiştin."
Bir an sustu. Sonra dudaklarını bükerek gözlerime baktı.
"Hâlâ önemsiyor musun gerçekten bunları?" dedi küçümsercesine.
"Karı koca gibiyiz sanki. Aylarca dokunmadık bile birbirimize. Benim başka kadınla olmam artık seni üzmemeli. Değil mi Taçmin?"
Tokat elimden kendiliğinden çıkmış gibiydi. Şak diye yüzünde patladı.
Ömer başını yana çevirdi, çenesini sıkarak gözlerini tekrar bana dikti.
"Seni ayağımın altına aldırma bana!" dedi, sesi buz gibiydi.
Yumruklarım göğsüne indi birden.
"Sen nasıl bir insansın?" diye bağırdım.
"Şu evde oğlumuz için bir şeyleri ayakta tutmaya çalışıyorum. Katlanıyorum sana, sırf onun için… Ama sen ne yapıyorsun? Hâlâ başka kadınlara gidiyorsun! Hem de benim ütülediğim takım elbiseyle! Benim giydirdiğim, 'İyi görün' diye özenle seçtiğim o kıyafetle!"
Ömer alayla güldü.
"Beğenmiyorsan git o zaman!" dedi küçümseyerek.
Bir adım atarak tekrar elimi kaldırdım ama bu kez bileğimi yakaladı.
"Bir daha denersen… gerçekten acımam," dedi tehditkâr bir tonda.
Elimi çekip uzaklaştım. İçim paramparça olmuştu. Odaya daldım ve ilk elime geçen vazoyu yere fırlattım. Ardından bir tablo, ardından sehpanın üzerindeki kitaplık…
"Yeter artık!" dedim çığlıkla.
"Bıktım! Dayanamıyorum! Gitmek istiyorum Ömer, boşanmak istiyorum! Oğlumu ver, alıp gideyim bu evden!"
Ömer, sinirle bana döndü.
"Nereye gidersen git! Defol!" diye bağırdı."Ama oğlum bu evde kalacak! Benimle kalacak!"
Yanına gittim, karşısında dikildim. Göz göze geldik.
"Peki," dedim sessizce. "Ben senin yaptığını yapsam? Başka bir adamla olsam? Aynı şeyleri yaşatsam sana… Ne yaparsın?"
Ömer gözlerini kısıp bir adım yaklaştı. Tek eliyle yüzümü sıktı, acıyla irkildim.
"Öldürürüm," dedi. Sesi boğuk, tehditkâr ve içten geldi.
Gülümsedim. Acının içinden alayla.
"İşte bu kadar sahipsin bana," dedim.
O an ellerini iterek uzaklaştı.
"Bir daha böyle cümleler kurma!" diye kükredi."Sinir etme beni, Taçmin!"
"Senin sinirine köle miyim ben?" dedim dişlerimi sıkarak.
Ömer gözlerini kıstı.
"Kes!"
"Sen niye yapıyorsun o zaman?" dedim. "Bak… insan sevmediği biriyle bile olsa… böyle bir şeyi istemez. Değil mi? Demek ki ben de istemiyorum. Çünkü ben hâlâ senin karınım. Senin soyadını taşıyorum. Ve hayatında başka biri olmasın istiyorum!"
Ömer başını iki yana salladı.
"Ne yapmamı istiyorsun peki ha?! Boşanmıyorsun, git diyorum gitmiyorsun! Oğlunu da bana bırakmak istemiyorsun! E ben de erkeğim sonuçta!"
Son sözlerini alayla söyledi. İçinde küçümseme… haklılık… ama asla pişmanlık yoktu.
Yumruklarımı sıktım. Gözlerim dolmuştu.
"Senin Allah belanı versin Ömer," dedim hıçkırarak.
Kapıyı hızla açtım ve arkamdan gelen tüm sesleri bastıracak bir hızla çarptım. Koridora çıktım. Ayaklarım beni taşımaz gibiydi ama yürümeye devam ettim.
Hemen Ekrem dedenin evine doğru gittim. Bahçede kahvaltı masası yoktu henüz. Gözlerim o masanın eksikliğinde bir boşluk daha hissetti. Nefesimi tuttum. Dede kesin çalışma odasındaydı.
Evin kapısını usulca açtım. Sessizce içeri girdim, çalışma odasının önünde durdum. Elim kapının tokmağına gitti. Derin bir nefes aldım.
Kapıyı çaldım.
"Gel," dedi içeriden kalın bir ses.
Kapıyı açıp içeri girdim. Gözlerim kan çanağı gibi, ağlamaktan kızarmıştı. Ekrem dede koltuğuna yaslanmış, gözlüğünün ardından beni süzdü.
"Yine ne oldu?" dedi, derin ve yorgun bir sesle.
Ve ben… çöktüm. Tüm duvarlarım yıkıldı. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken, içimde yılların birikmişiyle anlatmaya başladım.
Ekrem dede, beni baştan sona dinledikten sonra koltuğunda doğruldu. Derin bir iç çekti, gözlüğünü çıkardı, gözlerini ovuşturdu. Ardından boğuk bir sesle konuştu:
"Sen istedin bu evliliği, biz seni zorla getirmedik bu kapıya."
Başımı salladım, dudaklarım titriyordu.
"Evet, dede... Biliyorum. Ama Ömer’in bu kadar değişeceğini bilmiyordum ki! İlk zamanlarını siz de gördünüz... Herkese karşı siper oldu benim için. Kimse laf edemedi bana. Ama sonra... sonra her şey dağıldı işte," dedim, hıçkırıklarımın arasından.
Ekrem dede başını iki yana salladı.
"Benden ne istiyorsun şimdi?"
"Çocuğumu bana verin. Ne zaman isterse görür oğlunu, yemin ederim. Babasız büyümesini istemem ama aynı çatı altında olmak istemiyorum. Onu görmek istemiyorum artık. Bir çocuğun yeri annesinin yanı."
Ekrem dede yerinden kalktı, arkasını döndü ve pencereye doğru yürüdü. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra yüzünü bana çevirdi:
"Bir Kurtuluş’un yeri burasıdır, Taçmin. Torunum haklı. Çocuk gidemez. Ama sen… sen istediğin zaman gelir görürsün."
Yerimden fırladım, boğazımdaki düğüm artık çözülmek üzereydi.
"Hayır! Yalan söylüyorsunuz!" dedim, sesi titreyen bir isyanla.
"Höst!" diye gürledi Ekrem dede, yumruğunu koltuğa vurarak. "Sen kimsin de bana ses yükseltiyorsun ha?"
Titrek bir sesle ama kararlılıkla baktım gözlerinin içine:
"Ben sizin gelininizim. Oğlunuzun karısıyım… Aslan’ın annesiyim! Ben gidersem bir daha bu eve dönemeyeceğimi biliyorum. Oğlumu da bana göstermez Ömer, siz onu da biliyorsunuz!"
Ekrem dede gözlerini kıstı, sesi bu kez buz gibiydi.
"O zaman hamile kalmasaydın… Kim dedi sana çocuk yap diye? Herkes kaderini kendi çizer. Şimdi otur ve kaderini yaşa!"
"Ben kader çizmedim!" diye bağırdım.
"Ben sadece sevdim… Torununuzu sevdim ve evlendim. Kim bilebilirdi bu kadar… iğrençleşeceğini? Allah aşkına konuşun Ömer’le… Bırakın gideyim, siz de kurtulun benden."
Tam o sırada kapı aniden açıldı. Ömer içeri girdi. Yüzünde suçluluğun ve endişenin donuk bir gölgesi vardı.
"Dede…" dedi, mahcup bir şekilde.
Ekrem dede bağırdı:
"Ulan serseri! Ne halt karıştırıyorsan bari yakalanmadan yap! Al şu karını önümden! Gözüme gözükmesin bugün!"
Sözleri beynimde yankılanırken dizlerimin bağı çözüldü. Sanki her şey bir cam gibi çatladı içimde. Sesim çıkmadı. Çıkamadı.
Ömer kolumdan tuttu. Çekiştirerek odadan çıkardı beni. Direnmedim bile. Sanki biri beni içimden söküp almıştı. Kendimden soyutlanmıştım.
Fısıltıyla konuştum:
"…Siz nasıl insanlarsınız…"
Merdivenlerden inerken Ömer kulağıma eğildi.
"Sana söylemedim mi? Her bokta dedeme gitmeyeceksin dedim sana! Öğren artık!"
Cevap veremedim. Zihnim bir çöl gibi kuruydu artık.
Eve vardığımızda Ömer beni odaya soktu. Kapıyı kapattı.
Sonra…
Bir tokat.
Yüzüm yana kaydı. Bir an her şey sessizleşti.
"İstesen de istemesen de bu evde yaşayacaksın! Sike sike burada kalacaksın! Oğlunu istiyorsan burada kalacaksın! Ben ne istersem yaparım, sen burada analık yapacaksın, anladın mı beni?!"
Saçıma yapıştı. Çekti. Kıpırdamadım. Ağlamadım.
Çünkü devamını biliyordum.
Çünkü her kadın bilir.
Yiyeceğim dayağın ardından tekrar susacağımı…
Yine başımı eğeceğimi…
Yine oğlumun başını okşarken yutkunacağımı…
O gün de öyle oldu.