-Alışması Zor Yeni Düzen-

3841 Words
Mide bulantısıyla gözlerimi araladım. Tavana bakarken, nerede olduğumu hatırladım. Bu kez beynim kötü sinyaller vermiyordu ama… kalbimdeki sızı hâlâ tazeliğini koruyordu. İçimde bir şeyler hâlâ kırık döküktü. Yavaşça doğruldum ve yatağın kenarına oturdum. Üstümdeki açık gri kumaşa ellerimle dokundum. Tanımadığım bir dokuydu ama temizdi. Başımı kaldırıp etrafıma baktım. Ortadaki büyük masada, sandalyeye kurulmuş Duru dikkatimi çekti. Saçları sırtına kadar dökülüyordu. Üzerinde bol bir erkek tişörtü vardı. Yeni duş almış gibiydi; saçlarından hâlâ buhar yükseliyordu. O sırada ilk kez üzerime dikkatlice baktım. Gri bir tişört ve altımda salaş, siyah bir kumaş pantolon vardı. Beli biraz sıkıyor, paçaları bileğimin yukarısında kalıyordu. Pantolonun Duru’ya ait olduğu belliydi. “Şey…” dedim, ismini söylemek nedense zor gelmişti. Duru hemen başını çevirdi. Beni görünce gülümsedi, sonra yerinden kalkarak yanıma yanaştı. “Nasıl hissediyorsun?” diye sordu, sesi yumuşaktı. “...Saat kaç?” dedim boğuk bir sesle. “Gece yarısını geçti,” dedi, sağına soluna bakmadan. “Arkadaşların?” “Dışarıdalar. Uyanmanı beklediler. İstersen içeri girmezler.” Başımı hafifçe iki yana salladım. Kendi yerlerinden edecek halim yoktu. “Üstüm?” “Ha, merak etme. Ben değiştirdim,” dedi biraz çekinerek. “Üstündeki sanırım Noyan’ın. Pantolon benim ama boyun uzun olduğu için biraz kısa gelmiş olabilir. Hallederiz merak etme.” Başımı hafifçe eğerek onayladım. Teşekkür edecek kadar hâlim yoktu. “Çağırayım mı onları?” dedi kaşlarını hafifçe kaldırarak. ‘Emin misin?’ bakışı taşıyordu yüzünde. “Tabii,” dedim kısa ve net. Yavaşça yatağımdan kalktım, o kapıya doğru giderken örtüyü düzelttim. İçeri girdiklerinde, bakışlarımı hemen yere kaçırdım. Ama yine de… varlıklarıyla odayı doldurdukları kesindi. Oda da değil aslında, mekan. Soğuk, büyük ama... bir şekilde dolu. Ozan sessizce yukarı çıktı. Noyan siyah deri koltuğa oturdu. Karun ise hâlâ ayakta, gözlerini üzerimden çekmeden bana bakıyordu. “Konuşabilir miyiz?” dedim sonunda. “Elbette,” dedi. Sesi sakindi ama içinde bir beklenti vardı. Başını çevirip en köşedeki tekli koltukları gösterdi. Sessizce arkasından yürüdüm, karşılıklı oturduk. “Düşündün mü?” “Evet… kabul ediyorum,” dedim net bir sesle.Ne kaybedebilirdim ki artık öyle değil mi? En kötü yine kandırılırsam başka yolu denerdim. Tepki vermedi. Sanki zaten bu cevabı bekliyordu. Ne şaşkınlık, ne sevinç. Sadece kısa bir baş hareketiyle onayladı. “Ama...” dedim, gözlerimi kaçırmadan, “Kafamda bazı soru işaretleri var. Yani… nasıl bir evlilik olacak? Şartlar ne? Ne zaman yapılacak? Ne zaman gideceğiz o eve?” "Şartlar basit," dedi Karun, sesi kararlıydı. "O aileyi yerle bir edene kadar evli kalacağız. Ve asla sahte bir evlilik olduğu anlaşılmayacak. Dışarıdan bakıldığında birbirine gerçekten âşık bir çift olacağız." Kaşlarımı çattım. “Ama bu çok saçma. Kim inanır ki? Bu kadar kısa sürede... Üstelik Ömer’in gözünde, onu aldatmış gibi görünürüm. Bu sefer daha da çok üstüme gelirler.” "Zaten hemen olmayacak," dedi sakince. "Altı ay sonra ortaya çıkacağız." “Altı ay mı?” dedim, şaşkınlıkla. “Ama ben o kadar bekleyemem...” “O zaman senin dediğin gibi düşünürler,” dedi gözlerini gözlerime dikerek. “Bak Taçmin, sağlam adımlar atmalıyız. Seni anlayabiliyorum. Oğlunsuz yapamazsın, ama biraz dayanman gerek. Ben ilk başta, dört ay sonra Ekrem’in karşısına çıkacağım. Beni gördüğüne sevinecektir. Hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi davranacağım. Annemden nefret eden, yalnız büyümüş bir çocuk gibi…” Sustu. Sözlerini ölçüp biçiyordu. “İnanmaları gerek. O sırada Ekrem, hakkım olan ne varsa önüme serip beni kazanmak isteyecek. O eve... yani hâlâ boş olan eve yerleşeceğim. Sonra seni getireceğim.” “Peki... ya sonrası?” dedim, hâlâ kafam karışıktı. “Bir oyun olduğunu anlamazlar mı?” “Sansınlar,” dedi sinsi bir gülümsemeyle. “Ama beni oradan kovamayacaklar. En azından buna cesaret edemeyecekler.” “Nasıl yani? Ömer’in eski karısıyla evli olacaksın. Ömer bunu istemez, diğerleri de karşı çıkar. Hatta Ekrem dede bile seçim yapmaya zorlanabilir…” O anda Karun’un bakışları değişti. Gözlerinde tanıdık olmayan, sinsi bir parıltı belirdi. Başını hafifçe yana çevirdi, sonra Noyan ve Duru’ya başıyla bir işaret yaptı. Sessizce birbirlerine baktılar. Noyan, merakla gözlerini Karun’a dikerek iki sandalye çekti. Kendi sandalyesini Karun’un soluna yerleştirip oturdu. Duru ise sessizce yanıma, sağıma geçti. "Şimal, dört ay önce intihar girişiminde bulunmuştu, değil mi?" "Evet," dedim kısaca. "İşte sebebi Noyan." "Nasıl yani?" O sırada Noyan, piç gibi sırıttı. Bu bir mecaz değildi. "Şimal’le sevgiliydik." "Şaka yapıyorsun!" dedim abartılı bir tepkiyle. "O da mı oyununuzun bir parçasıydı?" Bu tepkim Noyan'ın daha da keyiflenmesine neden olmuştu. Hafifçe öne eğildi, parmaklarını ortadaki koyu ceviz sehpanın yüzeyinde gezdirdi. "Evet, öyleydi. Amacım Şimal’in ifşalarını toplamak." Kaşlarım kalktı. Aklıma kötü ihtimaller doluştu ve içimde aniden bir mide bulantısı oluştu. "Daha açık konuşur musun?" "Şimal uyuşturucu kullanıyordu. Bizim takıldığımız, sadece zengin çocuklarının girebildiği bir mekâna da geliyordu. Orada takılmaya başladık. Ben de biraz cazibemi abarttım, kendime deliler gibi aşık ettim. Sonra videolarını, delillerini topladım... Ayrılmak istediğimde delirdi tabii." "Şimal ve uyuşturucu..." dedim, gözlerim hâlâ Noyan’ın parmaklarında. Gümüş yüzüklerle dolu ellerinde ritmik bir hareket vardı. Yüzüme hafif bir tebessüm yayılmıştı; içimdeki heyecanın yüzeye yansımasıydı bu. "Ekrem bunu öğrenirse..." dedim, gözlerimi Karun ve Noyan’a çevirdim. İkisi de aynı anda, başlarını hafifçe salladı. "Biter," dediler aynı anda. "O yüzden," diye devam etti Karun, "biz o eve girdiğimizde Şimal hiçbir şey diyemez. Hatta bu şantajla, bizi dedesine savunmak zorunda bile kalabilir." Sırtımı koltuğa yasladım. Kalbim hızla çarpıyordu. Hem heyecan, hem sıkıntı iç içe geçmişti. "Peki ya diğerleri?" "Faruk..." dedi Karun, dudaklarında sinsi bir gülümsemeyle. "En zevk alacağımız kısım o, Taçmin." Sesi öyle tanıdık, öyle sarkastikti ki… Sanki yıllardır beni tanıyormuş gibi konuşması canımı sıktı. "Kara para aklama gibi bir şey mi?" "Yok, o Zafer amcamın işi." dedi, dudaklarının kıyısı yine kıvrıldı. O da benim gibi arkasına yaslandı, bacaklarını iki yana açtı. Parmakları, oturduğu deri koltuğun kenarında yavaş yavaş ritim tutuyordu. "Zafer’in de kaderi iki dudağımın arasında. O da konuşamayacak. Öyle bir sıkıştıracağım ki, o şerefsiz Ömer kendini yapayalnız hissedecek." "Faruk abiyi saf dışı etmek gerek," dedim istemsizce. "Ömer için yapamayacağı şey yok." "Ya konu karısıysa?" Kaşlarımı çattım. "Nasıl yani?" "Faruk, karısını aldatıyor. Hem de Feride’nin başmankenliğini kaptırdığı, ezeli düşmanı sayılabilecek biriyle." "Kim?" dedim boğazım düğümlenerek. "Kumsal Atabek." Nefes almayı unutmuş olmalıydım, çünkü ciğerlerim yanmaya başlamıştı. Gözlerim kararıyordu. Oha! O kadını tanıyordum ve Feride'nin ne kadar nefret ettiğinide. Tam o anda, yüzümün önünde bir yüz belirdi. Gri saçları ve çiçeksi kokusuyla Duru olduğunu anladım. Hafifçe yüzüme üfledi. Derin bir nefes aldım, sanki oksijeni ilk kez tadıyormuşum gibi. Elim, istemsizce kalbime gitti. "İstersen sonra devam edelim? Yoksa kalbin dayanmayacak." "H-hayır!" dedim aniden, sesi titreyerek. "Her şeyi bilmek istiyorum!" Şaşkındım. Bu evde yalnızca benim kandırıldığımı sanıyordum. Tek aptal bendim, tek kurban... Ama öyle değilmiş. O an içimde garip bir haz yükseldi. Bulunduğum ortamdan garip şekilde zevk almaya başlamıştım. Saçlarımı yavaşça kulağımın arkasına attım, başımı dikleştirdim. "Eğer bu söylediklerin gerçekse—" "Elbette gerçek," diye sözümü kesti Karun, sesi biraz alınmış gibiydi. "Yıllardır elimiz armut toplamıyordu." Bakışlarım istemsizce sol kulağındaki küçük siyah küpeye kaydı. Ardından, gömleğinin açık kalan kısmından görünen dövmelere. Siyah, kıvrımlı desenler teninde dans ediyordu. Başımı çevirip Noyan’a baktım. Donuk ve ifadesizdi. Ama ondan yayılan hava bambaşkaydı; özellikle boynundaki, tasma gibi ama çok kalın olmayan siyah dövme gözümü aldı. "Yakışıklıyız, değil mi?" Noyan aniden serseri bir sırıtışla bunu sorunca irkildim. Gözlerimi kaçırıp boğazımı temizledim. "Fazla... serserisiniz," diyebildim yalnızca. "Garip gelmesi normal. Eski kocan gibi janti takılmıyoruz." Ömer’in adı geçince midem bir kez daha burkuldu. Ardından Aslan’ın yüzü geldi gözümün önüne. Kalbim sızladı. "Altı ay çok uzun," dedim sessizce. "Ya o zamana kadar oğluma yalan yanlış şeyler söylerlerse?" "Biz içeri girmeden hemen önce adamımla konuştum," dedi Karun sakince. "İçerideki korumalardan biriyle anlaştım. Sizin evi dinlettim gizlice. Merak etme, Ömer sandığımız kadar şerefsiz değilmiş belki. Aslan’a, yurtdışındaki ablanın çok hasta olduğunu ve senin acilen onun yanına gitmen gerektiğini söylemiş. Seninle görüntülü konuşmak istemiş ama onlar oyalıyor. Bu arada... madem bir ablan var, neden ondan hiç yardım istemedin?" Karun’un sorusu üzerine gözlerimi kaçırdım. Elimle kolumu ovuşturdum. "Yapamazdım. Ablamın haberi olursa ortalık karışır. Ömer, onun huyunu iyi bilir. O yüzden hiç bahsetmedim. Eğer yardım ederse işinden olur. Londra’da güzel bir hayatı var. Ömer beni, ablamın kariyerine zarar vermekle tehdit etti... işiyle, onuruyla." "Ablan veterinerdi, değil mi?" "Evet." "Yani o kadar gücü olur muydu, bilemedim," dedi Duru kaşlarını çatıp bacak bacak üstüne atarak. Kollarını göğsünde kavuşturdu, şüpheyle yüzüme baktı. "Planı şuydu... Ablamın kliniğinin bahçesine ölü hayvanlar gömüp, onu haberlere çıkartmak. Masum canlıları katleden bir veteriner olarak." Sesim gittikçe kısıldı. Duru'nun gözleri kocaman açıldı. "Bu çocuk tam bir... sik kafalı! Nasıl böyle bir şeyi düşünebilir? Ah... Taçmin, gerçekten iyi dayanmışsın. Ben olsam o evde katliam çıkartırdım." Başımı öne eğdim. Gözlerim dolmuştu. "Oğlum işte..." dedim, yutkunarak. "Elimi kolumu bağlayan tek şey." Karun'la göz göze geldik. Bakışları yumuşaktı, sanki 'seni anlıyorum' der gibiydi. Ama anlayamazdı ki... Anne olmayan bilemezdi. "Neyse," dedi Duru toparlanır gibi. "Dramı bırakalım artık. Yakında güzel bir zafere ilerliyoruz. Hem... acıktık değil mi? Taçmin, sen iki gündür sadece serumla beslendin. Bir şeyler yemen gerek." "Aç değilim." "Hmm..." Omzunu silkerek geriye yaslandı. "Peki. Zorlamak istemem ama yakında bir hastalığa yakalanırsan, oğluna altı ay içinde bile kavuşamazsın. Zaten oldukça zayıfsın. Neyse... Noyan, ne istiyorsun?" "Hey!" dedi Karun, kaşlarını çatıp. "Niye Noyan karar veriyor?" "Çünkü dün sen söyledin Karun," dedi Duru iğneleyici sesiyle. "Noyan’ın zevki mideme dokunuyor," dedim homurdanarak. "Ozan karar versin!" Noyan, Karun’a ters ters baktı. Karun ise göz devirdi, pantolonunun üzerine elini gezdirerek sinirini bastırdı. "Ozan!" diyerek yukarıya bağırdı. "Ne var?!" "Ne yiyeceksin?!" "Musakka desem yapabileceksin sanki!" diye bağırdı yukarıdan alaycı bir sesle. Duru aniden gözlerini büyüttü, “Hiç değilse bir şeyler yapmaya çalışıyorum değil mi?!” Ozan yukarıdan görünmüştü. Demir siyah korkuluğa dirseklerini dayamış, eğilmiş gülerek bize bakıyordu. "Tek bildiğin makarna, mantı ve tavuk! Şimdi kolay olsun diye makarna dememi bekliyorsun ama... ben makarna değil, mantı istiyorum!" "Hehe!" Duru gülerek ayağa kalktı. "Şansına küsme, dondurucuda hazır var!" Ozan göz devirdi. Diğerleri homurdanarak söylenmeye başladı. "Sana dedim şehir merkezine yakın bir yere geçelim diye. Dağ başına getirdin, bir bok yok." "Git hayvan avla lan o zaman!" "Yok kan tutuyor."deid Noyan cidid bir sesle. "Noyan, başlama yine. Dün erzak al dedim sana!" dedi Karun azarlar gibi onşumaya devam ederek. Sanki hepsinin abisi gibiydi. "İçim dışım mantı oldu! Hamur oldu amına koyim!" diye söylenerek Karun’un çıkışını görmezden geldi. "Şey..." dedim dayanamayarak. Bir anda herkesin bakışları üzerime çevrildi. Ter bastı, nefesim sıklaştı. "Eğer malzemesi varsa... musakka yapabilirim," dedim çekinerek. —KÜT! Sağımdan gelen sesle gözlerim kocaman açıldı. O tarafa döndüğümde, Ozan yukarıdan atlamıştı. Zemine gelmişti; en az beş metre yükseklikten... Ve şimdi, bana hayranlıkla yaklaşırken ayak bileğini kontrol ettim ama bir şey olmamış gibiydi. "Yemin et!" dedi heyecanla. "Kolay yani... malzeme varsa," dedim çekinerek. Bunlar neden bu kadar sıcak davranıyordu yada samimi işte her neyse! "Olmaz mı, var tabii! İki gün önce canım çekmişti ama Duru yapamam deyince dolapta kaldı." Başımı sallayıp ayağa kalktım. "Yormasaydın kendini," dedi Noyan. Seni şöyle görünce mantıya okeyim."dedi. O an sıcak gelmişti işte. "Hayır, kafam dağılsın. Belki acıkırım, ben de yerim," dedim, hafifçe dudaklarımı birbirine bastırdım. Duru, nazikçe kolumdan tutarak beni mutfağa yönlendirdi. Mekânın bir duvarı, mutfak dolaplarıyla kaplıydı. Eşyalar yeniydi, tertemiz. Ocakta yağ izine rastlamamak, ya iyi temizliyorlar ya da yemek pişmiyor burada, diye düşündürdü bana. "Hadi, şimdi söyle bakalım... malzemeler neler?!" Onun bu neşeli hali içimi biraz ısıttı. Gerçekten gülümsemek istedim ama enerjim yoktu. Sadece gözlerimle daha yumuşak bakmaya çalıştım ve malzemeleri saydım. O sırada erkeklere göz gezdirdim. Hepsi yerlerine çökmüş, kendi aralarında bir şeyler fısıldaşıyordu... Çok garip… Şimdi ben bu insanlarla aylarca burada mı yaşayacağım? Allah’ım, bir işin içine girdim. İnşallah sonunda hayırlısıyla oğluma kavuşabilirim… "Taçmin!" Başımı çevirdim, "Efendim? Dalıp gitmişim." "Maydanoz başka?" dedi Duru, tezgâhın önünde elleri belinde durmuş bana bakıyordu. "Sarımsak... kıyma..." diye devam ettim ve birlikte hazırlıklara giriştik. Duru ilk başta biraz tedirgindi, sürekli göz ucuyla ne yaptığımı izliyor, kaşlarını çatıyor, sonra kendince onaylıyor gibiydi. Ama birkaç dakika sonra yüzündeki şüphe yerini hayrete bıraktı. “Ben bunu hep zor sanırdım,” dedi, kıymayı kavurmama yardım ederken. “Aslında sandığımdan daha kolaymış.” Ben ise fark etmeden mutfakta olmaktan huzur duyuyordum. Kavrulan soğanın kokusu, baharatların tavada dans eden dumanı... Ellerim çalışırken içim biraz hafifliyordu. Mutfakta olmak, kendim gibi hissettiğim tek yerdi. Kafam dağıldı. O sırada bir şey fark ettim… Ben mutfağı seviyorum. Hayır, sadece yemek yapmayı değil; bu küçük alanın bana verdiği kontrol hissini, kendi alanımı. Sanki ocağın başında olunca dünya biraz daha katlanılır geliyordu. "Yardım lazım mı?" diye arkamızdan gelen sesi duydum. Noyan’dı. Omzunun üzerinden baktım, Ozan da bize doğru yaklaşıyordu. "Kavrulmuş kıymalara dokunmak gibi bir niyetiniz varsa uzak durun," dedi Duru, ellerini göstererek. "Ama sofrayı kurabilirsiniz." "Harika," dedi Ozan, gözlerini devirdi. "En sevmediğim işi sırtlanan taraf oluyorum." "Senin sırtın mı kaldı zaten, mutfak bezine benziyorsun," dedi Noyan iğneleyerek. "Sus ve siktir git tek yaparım," diye karşılık verdi Ozan, tabakları taşırken. "Olmaz mıymıy hazırlayışını izleyemem!" Onların bu laf atışmalarına önce şaşırdım, sonra hafifçe güldüm. Duru da fark etmişti şaşkınlığımı. “Bunlar hep böyle. Merak etme, aslında çok iyi anlaşıyorlar,” dedi bana dönerek. “Garip bir dilleri var işte.” Haklıydı. Garip ama belli ki birbirlerini tamamlayan bir bağları vardı. Çocuk gibi didişmeleri, beni ortamın yabancısı olmaktan çıkarıyor gibiydi. Karun ise yemek hazırlığına hiç karışmamıştı. Onun yerine sigarasını yaktı, mekanın uçuruma bakan kısmındaki iki yana açılır kapıyı sonuna kadar aralayıp koltuğa oturdu. Oturuşu rahattı ama gözleri düşünceli. Uzaklara, dağların siluetine ve onların arkasında kaybolan akşamın ışığına bakıyordu. Dumanı ağır ağır gökyüzüne süzülüyor, nefes alırken içine çektiği serin havayı neredeyse ben bile hissediyordum. Serinlik bana da iyi gelmişti. Kafamı biraz açtı. İçeride yemek kokusunun dağılmasını engellemediği için memnuniyet duydum. O an bile düşünceli ama kontrolü elinden bırakmayan biri gibiydi. İzlerken ürkütücü bir karizma vardı üstünde. Bu arada Duru ile birlikte musakkayı fırına koyduk. Elimi yüzümü yıkayıp sofraya yardım etmek için masaya yöneldim ama sofrayı çoktan hazırlamışlardı bile. Siyah bir örtü beyaz tabaklar ve gümüş rengi kaşık çatallar. Görünüşlerine göre daha adap biliyorlardı. Ozan çatal kaşık düzenini takıntılı bir şekilde düzeltirken Noyan onun yanına yavaşça yaklaşıp kasıtlı olarak yerleştirdiği peçeteleri bozuyordu. Ozan her bozulan peçeteyi sinirle tekrar düzeltirken Noyan kahkahasını tutamıyor, sonra da yanına gelen Duru’ya çocuk gibi şikayet ediyordu. “Sana demedim mi bu çocuk evin içinde baş belası olacak diye?” dedi Ozan, tabaklardan birini Duru’ya göstererek. “Bari çatalları yere düşürmeden dövüşün,” dedi Duru, omuz silkip gözlerini devirerek. Ben izliyordum hepsini… Usulca... İçimde hafif bir tebessüm. Yavaşça yerime oturdum. Bu evin deliliği garip bir şekilde sıcak hissettiriyordu. İlk kez, belki de gerçekten ilk kez, yalnız olmadığımı düşünmeye başladım. Ve içimden geçirdim: Belki de… oğluma kavuşmanın yolu, yalnızca sabretmek değil… biraz da alışmak. Fırından yayılan o mis gibi kokuyu duyduğumda, musakkanın üzerinin tam kıvamında kızardığını anladım. Fırın eldivenlerini taktım, dikkatlice borcamı çıkardım. Üzerinden buharlar yükseliyordu… O an, nedense buharın arasından oğlumun yüzü geçti gözümün önünden. Kalbim bir anlığına sızladı, ama hemen toparladım kendimi. Sessizce tabaklara porsiyonladım, etin, patlıcanın ve domatesin iç içe geçmiş kokusu içime huzur gibi yayıldı. Duru borcamı aldı, usulca fırının yanına geri koydu. Tam o sırada Ozan tabağını kapıp hemen sandalyeye yerleşti. Elleriyle ekmeği ikiye böldü, sesi mutfağı doldurdu: "Allah’ım sonunda adam gibi yemek yiyeceğiz! Gerçek sıcak yemek! İnanamıyorum!" Sesi o kadar gerçek ve içtendi ki bir an gülmemek için dudaklarımı ısırdım. Ama Duru’nun ona attığı bakışı görünce, hafif bir alınmışlık fark ettim. Ben ise hâlâ ayakta, elimde peçeteyle bekliyordum. Herkes yerine oturmuştu, ama ben biraz çekingen şekilde yerimi tam kestiremiyordum. "Taçmin." dedi Karun. Sesi yumuşaktı bu kez. Başını çevirip koltuktan kalktı, ağır adımlarla geldi ve sofranın ucundaki sandalyeye oturdu. Kafasıyla oturacağım yeri işaret etti.Tam karşımdaki. Karşılıklı oturduk. Karşısında olmak... Sanki gözlerine doğrudan bakmak gibi hissettirdi. Masaya bir sessizlik çökmüştü. Ben hâlâ başımı hafif eğmiş otururken, birden Ozan çatalını tabağa daldırdı, ağzına büyükçe bir lokma aldı. Çiğnerken gözleri büyüdü. "Bu... Bu müthiş bir şey!" Gözleriyle beni işaret etti, ağzı dolu olduğu için pek konuşamasa da elleriyle “aferin” işareti yaptı. Noyan da çatalını daldırdı, bir iki lokma sonra başını salladı. "Cidden çok güzel olmuş. Eline sağlık." O sırada Duru da yerinden hafif kalkar gibi yapıp “Hey, ben de yardım ettim ama!” diye atıldı. “Tamam senin de eline sağlık,” dedi Noyan ama hemen homurdandı, “Her şeye karışmasan şaşarım zaten...” Çatalıyla yemeğini dürterken gözlerini devirdi. Bu küçük didişme beni içten içe güldürdü. Sofrada bir hayat vardı. Bir sıcaklık. Ne kadar garipti… Birkaç saat önce gözümde canavar gibi gördüğüm bu insanlarla aynı masada oturuyordum, hem de bir aile gibiydik. Normalde bizim yemeklerde asla kimse konuşmaz ruh gibi herkes yemeğini yer ve kalkardı. Herkes yemeğine dönerken, ben kafamın içindeki sessizliği dağıtmak istedim. “Şey…” dedim, sesi bastırmadan ama çekinmeden, “Siz nasıl bir araya geldiniz? Yani… nasıl tanıştınız?” Noyan o sırada çatalındaki lokmayı ağzına attı. Ağzındaki yemeği yutması birkaç saniye sürdü. Sonra peçeteyle ağzını silip, hiç utanmadan anlattı: “Biz zaten Ozan’la kardeşiz, biliyorsun. Karun’la tanışmamız... şey, bir gün sokakta yürürken bir baktık köşeye birini sıkıştırmışlar. Karı, dövüyorlar sandık Karun'muş..." Birden çatalımı elinden bırakma noktasına geldim. Karun’un çiğnediği lokma da durdu ağzında. Başını kaldırıp Noyan’a öyle bir baktı ki, gözlerinde karanlık bir tehdit vardı. Ama Noyan hiç bozmadı, aksine o tanıdık piç sırıtışını yüzüne yerleştirdi. Karun’un yüzüne baktım. O sözde “karı” o muydu? Dövülmek…? Hayal bile edememiştim onu öyle. Soğukkanlı, güçlü, acımasız bir ifadesi vardı. Dayak yiyecek biri gibi değildi. Ama o an bana döndü, gözlerini gözlerime dikti. “Sadece sıkıştırmışlardı. Dövme falan yoktu.” Ses tonu sakindi ama o bakış… beni bile ürpertti. Noyan kahkaha attı. “Yalan söylüyor. Yüzündeki o çizik—şey var ya, gözünün kenarındaki—neşter izi. Biz olmasak her yerini delik deşik edeceklerdi. Sıyrıkla yırttı resmen.” Karun çatalını daha sıkı kavradı. Elinin eklemleri gerildi. Soğuk bir sesle konuştu: “Sus artık. Yemeğini ye.” Bir anlık gerginlik oldu. Noyan da, karşısındaki uyarıyı ciddiye almış gibi başını eğip yeniden yemeğe yöneldi. Ozan araya girdi. "İşte öyle tanıştık. Duru ise...biz üçümüz gece yürürken Duru'yu köprünün başında gördük. İntihar ediyordu." Şaşırmıştım. Başımı yavaşça Duru’ya çevirdim. “Sen… cidden mi?” dedim kısık sesle. Duru çatalı elinden biraz sertçe bırakıp tabağa tıngırdattı. “Bu böyle mi söylenir?” Ozan hemen atladı. “Ne? Kendini atmıyor muydun? Hâlâ gözümün önünde o akmış rimellerinle o suratın var. Bir de beyaz takım giymişti, hayalet gibi. O zaman da kafalar iyi tabii, onu öyle görünce hayalet gelin sandık. Korkudan tövbeler ettik!” Noyan da kahkaha attı. “Gerçekten iğrençti… Rimel her yere yayılmış, surat bembeyaz, saçlar dağınık...” O an Duru'nun göz ucuyla bana baktığını fark ettim. Hafif bir gülümseme takındı, sanki utanıyormuş gibi değil de, geçmişine dokunulmasını umursamıyormuş gibi. Sonra hiçbir şey olmamış gibi kaşığını alıp yemeğine devam etti. Ben ise sessizce ona baktım. İçimde hem bir acı, hem bir saygı belirdi. O kadar... sağlam duruyordu ki. Geçmişiyle birlikte, hâlâ buradaydı. Ve ben... hâlâ bu yabancı masada bir yabancıydım. Ama artık o kadar da yalnız değildim. Sanırım bunun sebebi aynı yarayı almasak da...kabuk bağlanmamıştık. “Peki, ne iş yapıyorsunuz?” diyerek konuyu değiştirmek istedim. Sofrada o an hâkim olan sessizliğe karşı, elimde başka bir silahım kalmamış gibiydi. Duru başını eğdi, Karun çatalıyla tabağına odaklandı. Ozan ve Karun kısa bir bakıştılar, ama konuşan Noyan oldu. “Uyuşturucu satıyoruz işte, öyle…” Bir anda gözlerim kocaman açıldı. Boğazımdaki o minik iştah kıvılcımı bile telaşla kaçıp gitti. “Ne?!” Noyan bana baktı, şaşkınlıkla, neredeyse endişeyle. “Ne oldu?” dedi, yüzünde gerçek bir kaygı vardı. Sanki uyuşturucu sattıkları gerçeğine değil de, ben başka bir şeye tepki vermişim gibi hissettirdi. Yüzümdeki ifadeyi çözmeye çalışıyordu. “Uyuşturucu? Siz… ben… yani—” “Tam öyle değil,” dedi Ozan, bir anda kendini toparlayarak. Sırtını dikleştirdi, sesi daha ciddiydi. Noyan ise hâlâ masum bir şey söylemiş gibi bakınıyordu. “Ne oldu ya, niye öyle bakıyorsunuz bana? Söylemeyecek miydik?” “Bu şekilde hayır!” dedi Duru, dişlerini sıkarak. Neredeyse ona bağıracak gibiydi. “Gerçekten... siz nasıl insanlarsınız?” dedim, kelimeleri zor çıkararak. “Bir an için iyi olabilir, güvenilir olabilirsiniz sandım…” “Önce bir sakin.” Karun’un sesi soğuk ama sakindi. Bir lider gibi değil, bir öğretmen gibi. Herkesi bir anda susturdu. Sonra peçetesini aldı, dudaklarını sildi, buruşturup tabağının kenarına koydu. “Öyle okul önlerinde gezen, çocuk zehirleyen tiplerden değiliz. Sadece zengin kesime hizmet ediyoruz. Şimal gibilerin takıldığı yerleri bilirsin.” “Bu sizi iyi biri mi yapıyor?” diye sordum. Mideme bir yumruk yemişim gibi hissediyordum. “Kimseyi alıştırmıyoruz. Gizlice içeceğe falan katmıyoruz. Onlar müşteri. Bizden almazlarsa başkasından alacaklar nasıl olsa.” dedi Karun, sanki matematik problemi çözer gibi. “Aynen,” dedi Noyan ağzındaki lokmayla. “Hele bir de kafaları güzelse, fiyatın üç-dört katını veriyorlar. Güzel hasılat çıkıyor.” “Noyan, bir sus kardeşim!” diye çıkıştı Ozan. Sabrı taşmıştı. “Tamam be!” dedi Noyan omzunu silkerek. Yeniden yemeğine döndü. Karun gözlerini bana çevirdi. “Bak Taçmin… Biz de başka hayatlar isterdik. Ama şartlar bunu gerektirdi.” “Bu bir bahane değil. Siz çocukları, gençleri…” “Yirmi bir yaş sınırı var,” diye atladı Noyan çiğnemeden. “Noyan!” Karun’un sesi bu kez daha keskin çıktı. Bu çocuk gerçekten yorucuydu. “Para lazımdı, Taçmin. Kolay, görünmez bir yoldu. Devlete girseydim Ekrem bulurdu beni. Gizli kaldıkça güvendeyim. Ve merak ediyorsan… kullanmıyoruz.” Kaşlarımı çattım. “Nereden bileceğim?” “Altı ay boyunca anlarsın. Biz zaten delirmişiz, hapa ihtiyacımız yok,” dedi Ozan, bir anda ciddi bir yüz ifadesiyle. Ama sonra göz kırptı. “Onu çok net anladım.” Sanki iltifat etmişim gibi algıladı güldü.. Suyundan bir yudum aldı. “Eline sağlık, musakka olay olmuş! Ben yatıyorum, iyi geceler.” Ardından kalktı, içtenlikle bir esneme ile üst kata çıktı. Noyan da ona bakıp “Ben de çıkıyorum,” deyip peşinden gitti. Duru sessizce tabakları topladı. Normalde yardım ederdim ama içimden kıpırdamak gelmiyordu. Bedenim masadaydı ama zihnim çoktan dağılmıştı. “Yemeğini yemedin,” dedi Karun, gözlerini üzerime dikerek. “İştahımı bıraktınız,” dedim soğukça. Sadece iki lokma almıştım, o kadarı bile yeterdi. “Sordun, söyledik.” Sustum. Ne diyebilirdim ki? Sadece çatalı peçeteye sarıp tabaktan uzağa koydum. Karun ayağa kalktı. “Yine o yatakta uyu. Ben koltukta yatarım. Yarın sana yatak getiririz.” “Başkasının yatağında uyuyamam. Koltukta yatarım.” “İki gündür mışıl mışıl uyuyordun ama. Bir şey olmadı, yine olmaz.” dedi ve banyoya doğru ilerledi. Masada tek başıma kaldım. Gözüm yatakla koltuk arasındaki mesafeye kaydı. Üç metre ya vardı ya yoktu. Ama sanki Karun’la aynı odada, baş başa kalmakmış gibi hissettirdi. İçim ürperdi. Keşke yukarıda uyuyabilsem… ama Duru’nun yattığı oda çok karanlıktı. Kapanmış, havasız gibiydi. Burada en azından nefes alınıyordu. Herkes yataklarına çekildi. Yukarıdan demirin gıcırdamaları geldi. Karun hala banyodaydı. Duş aldığını gelen su sesinden anlıyordum. Mahremiyete önem verirdim. Burada ise yoktu. Duş alacağım sırada banyoda giyinecektim ama yinede...Geriliyorum. İnanılmaz sıkıntı kaplıyor içimi. Neyin içine düştüm... Odaya gece çökmüştü. Sadece dışarıdaki ay ışığı ve dağlardan gelen serin rüzgâr kalmıştı bana. Yatak örtüsüne baktım. Koltuğa baktım. Sonra yavaşça battaniyeyi aldım, koltuğa serdim. Üzerine uzanırken yastık başımın altına tam oturmadı. Ama önemli değildi. Karanlıkta gözlerim tavana dikildi. Kafamda tek bir düşünce dönüp duruyordu: "Ben nereye düştüm?" Ama bir yandan da… acı bir şekilde şunu fark ettim: iki gün öncesine kadar yaşadığım hayattan kötü değildi. Erkendi ama...şimdiye kadar küfür yemedim, kolumdan sertçe tutulup yatağa fırlatılmadım. Kimse önümde boğazını yırtarcasına bağırmadı. Ama şunu da farkettim. Aslan...O varken her şeyi ne kolay atlatabiliyormuşum? Şimdi o yok ama buradaki sakinlik içimdeki gürültüyü özlemi susturmuyordu. Uykum geliyordu. Göz kapaklarım ağırlaştı. Sessizlik, loşluk ve musakkanın hâlâ odada asılı kalan kokusu… Her şey içimdeki karmaşayı bastırıyordu. “Ne olursa olsun... oğlumu alacağım. Bunu başarmalıyım.” Gözlerim kapandı. Kalbim hâlâ hızlı atsa da, bedenim pes etti. Yavaş yavaş karanlığın içine süzüldüm.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD