Bölüm 3

1027 Words
Burası o kadar boğucu, karanlık ve havasız ki; klostrofobik bir insan olmamama rağmen tüm duyularım tetikleniyor. Sanki yerin katmer katmer altındayım. Çok acil bir çıkış yolu bulmam gerek, yoksa gerçek bir panik atak geçireceğim. Ama düşünüyorum da... buradan nasıl çıkacağıma dair hiçbir fikrim yok. İşin kötüsü, buraya nasıl geldiğime dair de en ufak bir iz yok zihnimde. Dehşetin bütün vücudumu esir alıp beni tamamen hareketsiz bırakması hiç de şaşırtıcı değil aslında. Kim olduğuma, nereden geldiğime dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Sanki birdenbire burada var olmuşum ve öncesi hiç yaşanmamış gibi. Ben hiç yokmuşum gibi... Bu farkındalık beni o kadar bunaltıyor ki, bulunduğum ortamın o kişiliksiz ve basık havası artık beni rahatsız etmiyor. İnsanlar böyle durumlarda ne yapar? En iyi bildikleri şeylere mi tutunurlar? Benliğimdeki bir parçaya yapışıp kaybolmamak için savaşmalı mıyım? Ama ben kendimle ilgili ne biliyorum ki? Bir ipucu ararcasına kıyafetlerime bakıyorum. Hayır, onlar da benim değiller. Ah... benim değiller? Bunu nereden biliyorum? Bu farkındalıkla birlikte benliğimdeki yükün biraz hafiflediğini hissediyorum. Ortam eskisi kadar havasız hissettirmiyor sanki. Kıyafetlerimin neden benim olmadığına odaklanmaya çalışırken ellerim istemsizce saçlarıma gidiyor. Orada bir şey bulmayı bekler gibiyim. Bedenim, hafızamdan önce bir şeyleri hatırlıyor, anıları tetiklemeye çalışıyor gibi... Gözlerimi kapatıp kendimi zihinsel olarak bu ortamın dışına bırakıyorum. Yemyeşil bir orman... Yavru sincaplar... Havadar bir kulübe ve elimde bir bardak sıcak çay. Evet, ortam değişikliği bana iyi gelecek. Kulübenin kapısını açıp içeri girdiğimde masanın üzerinde bir fotoğraf albümü görüyorum. Sayfaları birer birer, atmosferi içime çeke çeke çeviriyorum. Çocuklarım... Annem, babam... Çok erken veda ettiğim eşim. Albümün en yıpranmış sayfasında çalıştığım mağazadaki o fotoğraf... Hatırlıyorum. Bu sabah ters giden her şeyi... Burnumun kanamasını ve bilincimi kaybedişimi. Bilincimi nasıl kazandım, buraya nasıl geldim bilmiyorum. Orman gerçekten çok güzel ve kulübe kusursuz. Yine de insan buraya nasıl getirildiğini merak ediyor. Ormanın içindeki yabani elma ağaçlarını görünce acıktığımı fark ediyorum. Dışarı doğru birkaç adım attığımda, ağacın benden uzaklaştığını hissediyorum. Beni kendinden uzak tutmak için olağanüstü bir çaba sarf ediyor sanki. "Hayır, sadece bir ağaç," diye tekrarlıyorum zihnimde ve yola koyuluyorum. On beş dakika yürüyorum ama ağaca hala bir adım bile yaklaşamamışım gibi. Bu mümkün değil. Kulübenin tam önündeydi! Etrafıma bakınıyorum. Ağaca ulaşmanın yürümekten daha hızlı bir yolu olmalı. Geriye dönüp baktığımda kulübenin orada olmadığını, yerinde üç tekerlekli küçük bir çocuk bisikleti durduğunu görüyorum. İş görür. Dengemi sağlamakta zorlanıyorum, küçük bir sarsıntıyla yere seriliyorum. Ama vazgeçecek değilim. Tekrar pedallara asılıyorum. Artık daha yakınım. Ağacın beni geride tutmak için çabaladığını hissediyorum ama ben artık daha hızlıyım. Kontrol bende. Son bir hamleyle ağacın köklerine ulaşıyorum. Yemyeşil elmaları gördüğümde eski bir dostu görmüşçesine içim ısınıyor. Elmalara uzanmaya gönlüm el vermiyor, sadece gövdesine yaslanıp dinlenmek istiyorum. İçimi tarif edilemez bir huzur kaplıyor. Sanki bu huzur bana ait değil de, bana ödünç verilmiş gibi... Hayatım boyunca kendimi bu kadar huzurlu hissettiğim bir an olmamıştı. Bir anlığına bu hissin beni tamamen sarmasına izin veriyorum. İşte buradayım. Amacıma ulaştım. Tam o sırada ağacın köklerinin beni sardığını ve beni içine çektiğini hissediyorum. Sorun değil... Ona güveniyorum. Gözlerimi tekrar açtığımda aynı havasız, kasvetli ortamdayım. Ama hava bu kez o kadar boğucu değil. Kucaklayıcı... sanki beni dışlamıyor. Evet, bu sefer buradan çıkabilirim. Sırtım hala ağacıma yaslıyken ileriyi inceliyorum. Ortam meyve ağaçlarıyla dolu. Hepsi farklı iklimlerin ağaçları... Aralarında bir enerji akışı olduğunu hissetmek zor değil. Kendimi ruhani bir alanda gibi hissediyorum ve burada olmamam gerektiği düşüncesiyle içimi bir panik kaplıyor. Tekrar ağacıma yaslandığımda o tanıdık huzur geri dönüyor. Onun beni korumak için buraya getirdiğini hatırlıyorum. Birdenbire ağacımın daha gergin olduğunu hissediyorum. Kökleri savunmacı bir refleksle sıkışıyor; atmosfer karamsar bir ağırlıkla boğuluyor. Ne olduğunu anlayamıyorum ama bir terslik var. Ve sonra, kulaklarımı yırtan o çığlık duyuluyor. Bütün gerçekliğimi terörize eden bir feryat... İçgüdülerim çatışıyor: Başkasına yardım etmek mi, yoksa beni buraya getiren ağacın dibinde, o güvenli limanda kalmak mı? Sahi, ben buraya nasıl gelmiştim? Hafızamın bir kısmı yerindeydi ama hala tam rasyonel bir zihne sahip değildim. Ait olduğum bir ailem varken, beni ne olduğunu bilmediğim bir gerçekliğe sürükleyen bir ağacın kollarına sarılıp güvende hissetmeyi tercih etmiştim. Kaybolan kulübeler, uzaklaşan hisler, konuşan ağaçlar... Ya bu bir rüyaysa? Bir rüyanın içindeyken bu soruyu sorabilir miydiniz? Hatırladığım son şey servisteki o kanlardı. Yemekhane zeminine düşüşüm... Ve o çığlığı duyana kadar bu rüyadan uyanmak istememiştim. Şu an neden uyanmak istemediğimi sorgulamaya cesaret edemesem de, uyanmak zorunda olduğumu biliyorum. Ailemin bana ihtiyacı var. Peki ya o çığlık? Burası benim rüyamsa, başkasının çığlığının burada ne işi var? Acaba o ben miyim? Ölmek üzere miyim? Çok geçmeden bir öncekine tıpatıp benzeyen bir çığlık daha yankılanıyor. İçinde bulunduğum gerçeklik sarsılıyor. Ağaçlar silikleşiyor, biçimsizleşiyor. Beni koruyan o ağaç bile artık daha karanlık... Sanki benden koşulsuz bir boyun eğme bekliyor gibi. Burada karanlık bir şeyler var ve ben çözemiyorum. Çığlık artık bir feryada dönüşüyor; daha çaresiz, daha yırtıcı... Bu çığlığın sahibini bulmalıyım. Eğer bu benim hayata tutunma çabamsa, uyanmamın yolu bu çığlığın kaynağını bulmaktan geçiyor. Karanlıkta gözlerimi tarıyorum. Burası artık tanıdık değil; her şey kararsız ve biçimsiz. Bir anda sesin geldiği yöne doğru ilerliyorum. Yemekhanedeki bedenimi düşünüyorum. Başkasının çığlığını nasıl duyabiliyorum? Mantıklı bir açıklaması yok. Ama bugün verdiğim hangi karar mantıklıydı ki? Az önce karşılığında sahte bir huzur vaat eden bir ağaca körü körüne teslim olmadım mı? Tıpkı patronuma, dünyaya, dünyadaki adaletsizliklere susmam gibi… Savaşmayı ne zaman bırakmıştım? Çığlığı tekrar duyma ihtimali beni ürkütse de içten içe tekrarlamasını istiyorum. Bu beklenti artık fiziksel bir gerilim, bir açlık haline geliyor. Ve çığlık geri dönüyor. Ürpertici ama güven verici... Artık çok yakınım. Ortamın titreşimi değişiyor. Ağaçtan uzağım ve neredeyse yolumu kaybetmiş durumdayım. O ağaca yeniden teslim olma fikri şu an hissettiğim dehşetin yanında güvenli bir liman gibi duruyor. Geri dönmeyi düşünüyorum ama hayır, devam etmeliyim. Az ileride bir titreşim seziyorum. Ağaçların o tekinsiz, metalik tınısına benzemiyor bu. Daha tanıdık... Buraya, bu rüyanın içine ait olmayan bir şey var sanki. Burada benden başka biri mi var? Benim rüyamda benden başka biri nasıl olabilir? Etrafımdaki görüntüler bulanıklaşıyor, renkler sanki birbirine akıp siliniyor. Bu puslu dünya tamamen sönmeden, her şey yok olup gitmeden o sese yetişmem gerek. Tek tutamağım, bu karanlıktaki tek somut şey o çığlığın kaynağı. Oraya doğru yöneliyorum. Yaklaştığımı hissediyorum. Yerde uzanan bir siluet görüyorum. Çığlıkları artık zayıf inlemelere dönüşmüş. Bu bir hayal değil, rüyamın bir parçası da değil. Bir başkası bu... Neredeyse durma noktasına gelmiş, yorgun ve derin nefesler alan bir adam.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD