Bölüm 8

3083 Words
Düzlem’den çıktığımdan beri ilk defa gerçekten yalnızım. Etrafımı saran o kan göletini çevreleyen telaşlı bir kalabalık yok bu kez. Doktorlar başımda bitmiyor; annem yanımda değil, çocuklar az önce okulun kapısından içeri girdi. İstanbul’un o boğucu kalabalığında hiçbir zaman tam anlamıyla yalnız kalamasanız da; şu an duygusal olarak kimsenin beni tanımadığı, sadece "herhangi biri" olduğum ve kendi düşüncelerimle baş başa kalabildiğim o noktadayım. Kimsenin beni sorgulamaması, sağlığımdan endişe duymaması rahatlatıcı, hatta özgürleştirici... Bu rahatlıkla telefonumu çıkarabilir, kimseye hesap vermek zorunda olmadan dün gece yıldızladığım o market konumunu kontrol edebilirim. Metro yolu, ana caddenin biraz aşağısında kalıyor. Konumun verdiği o mekanik doğrulama duygusuyla ayaklarımı durağa çeviriyor ve yürümeye başlıyorum. Ödememi yapıp yürüyen merdivenlerden birkaç kat aşağı, şehrin derinliklerine iniyorum. Dijital ekranlara göre beklediğim metro üç dakika içinde burada olacak. Telefonumu kapatıp ellerimi cebime atıyorum. Telaşımdan mı yoksa havanın keskinliğinden mi bilmiyorum, içime bir titreme oturuyor. Montumu giydiğim için kendime minnettarım. Kafamda, Özer’in karısını gördüğüm anda ona ne diyeceğimi tasarlamaya çalışıyorum ama zihnim koca bir boşluktan ibaret. Neredeyse yirmi dört saatin ardından bir plan oluşmasını beklersiniz ama gerçekten içi boş bir teneke gibiyim. En büyük korkum: Bana inanmaması. Sahi, kim inanır ki? "Kocanızla rüyamsı bir düzlemde tanıştım; bilinci bir kütüphanede hapsolmuş durumda ve işkence görüyor..." Deli saçması. Her ne kadar yaşadıklarımın gerçekliğinden emin olsam da, o gerginliği üstümden atamıyorum. Özer, karısının bir şeyleri bildiğini ve onu bulmam gerektiğini söylemişti. Ama ne kadarını biliyor? Beni kapı dışarı etmeyecek kadar çok şey mi, yoksa sadece kocasının korkunç kâbuslar gördüğünü mü? Ben bu düşünceler arasında savrulurken metro geliyor, kapılar hırıltıyla açılıyor. Büyük bir kalabalığın aceleyle boşalmasını, ardından benimle birlikte başka bir kalabalığın içeri doluşmasını izliyorum. Monitörden durakları takip edip mesafeyi ölçüyorum; on beş dakika sonra metrodan inmiş, on dakika sonra da marketin kapısına varmış olacağım. Zihnimi ne söyleyeceğime karar vermek için zorluyorum ama nafile. "Kadını gördüğünde bir şekilde konuşacaksın" diyerek belirsizliği bastırmaya çalışıyorum. Yol boyunca beynim senaryolar arasında mekik dokuyor: Bana inanmıyor, kapı dışarı ediyor. Beni Özer’e zarar veren kişi olmakla suçluyor. Bana inanıyor ama ne yapacağını bilemiyor. Ya da bana inanıyor ama Özer’in nasihatini dinlememekte kararlı... Her senaryoda ben konuyu anlatmışım da, karısı tepki veriyormuş gibi hayal ediyorum. Ama o konuya nasıl gireceğimi hala kestiremiyorum. Daha fazla düşünmemeye karar verip monitöre baktığımda durağı kaçırmak üzere olduğumu fark ediyorum. Telaşla ayaklanıp kapılara yöneliyorum. Yüzeye çıktığımda, caddenin sonunda bana göz kırpan o tabelayı görüyorum: "Çelik Gıda". Küçük bir çarşı bloğunun ortasında, sıradan bir dükkan... Tabelayı somut olarak görmek, kendime dair şüphelerimi bir çırpıda siliyor. Fakat yaklaştıkça bir terslik olduğunu anlıyorum. Kepenkler kapalı. İşte bu, ürettiğim senaryoların hiçbirinde yoktu. Afallıyorum. Marketin camında bir adres veya telefon numarası bulma umuduyla yürümeye devam ediyorum. Kapının köşesine iliştirilmiş eski bir kağıtta Özer’in numarasını buluyorum. Numarayı çevirirken telefonun açılmayacağından adım gibi eminim; durumu bahsettiği kadar kötüyse muhtemelen bir hastane odasındadır. Tam o an gerçek kafama dank ediyor: Eşi şu an Özer’le birlikte hastanede olmalı, market bu yüzden kapalı. Kimsenin açmayacağını bile bile arıyorum; belki eşi yanındadır diye... Ama cevap yok. Çevredeki dükkanları gezmeye başlıyorum. Söylediklerine göre Özer, annesinin ölümünden beri kalp problemleriyle boğuşuyormuş ve sürekli hastanedeymiş. "Kızım sen kimi arıyorsun?" Arkamdan seslenen, ellilerinde kır saçlı bir amca. Ona dönüyorum. "Şey... Özer ve karısı... Eski arkadaşlarım olurlar. Ziyarete gelmiştim ama bulamadım." Bir yalan daha... "Dün Özer gene kötüleşti, apar topar hastaneye kaldırdılar kızım. Az ilerdeki şehir hastanesindeler. Müge de oradadır şimdi. Altı aydır gün yüzü göremediler, gencecik adam yığıldı gitti." Müge. Demek Özer’in karısının adı buydu. "Tamam amca, ben oraya bakayım, teşekkür ederim," deyip yollanıyorum. Tarif ettiği hastane çok uzak değil. Rastgele bir yabancıya oda numarası verirler mi bilmiyorum ama şansımı denemek zorundayım. Adımlarımı sıklaştırıp hastaneye doğru adeta depar atıyorum. Kalabalığın arasından sıyrılıp geçerken hastanede ne yapacağımı, nasıl bir yol izleyeceğimi düşünüyorum ama zihnim hâlâ çözümsüz. Yapabileceğim en iyi şey, gördüğüm ilk danışmaya gidip Özer’in adını vermek ve oda numarasını sormak. Eğer kalp probleminden dolayı yatıyorsa muhtemelen kardiyoloji servisindedir. Bu bilgiyi danışmayla paylaşıp, tamamen bir yabancı olmadığımı kanıtlamaya çalışabileceğimi aklımın bir köşesine not ediyorum. Hastane gerçekten devasa... İçinde onlarca danışma masası var ve muhtemelen bunlardan sadece bir tanesi Özer’in durumuyla ilgili gerçek bilgiye sahip. İçgüdülerime güvenerek "Kardiyoloji" tabelalarını takip ediyorum. Bulunduğum yerde poliklinikler var ama benim yatan hasta servisini bulmam lazım. Şansımı güvenlikten yana deniyorum: — "Kardiyoloji servisini arıyorum, yardımcı olabilir misiniz?" Güvenlik, robotik bir ses tonuyla, "İlerideki ziyaretçi asansöründen yedinci kata çıkın," diyerek talimat veriyor. Aynı soruyla günde kaç kez muhatap olduğunu bilmiyorum ama bıkkınlığı sesinden okunuyor. Saate baktığımda henüz 09:30 bile olmadığını görüyorum. Şu an ziyaret saati değil; beni içeri almama ihtimalleri çok yüksek. Ama buraya kadar geldim, geri dönemem. İhtimalleri sonuna kadar zorlamalıyım. Ziyaretçi asansörüne doğru ilerleyip yedinci kat düğmesine basıyorum. O kadar kendinden emin bir yürüyüşüm var ki, muhtemelen bu yüzden kimse beni durdurmuyor. Yaptığım şey doğru mu bilmiyorum ama kafamın içindeki fırtınayı dışarıya belli etmemek için büyük bir çaba sarf ettiğim kesin. Servise çıktığımda, koridorun iki farklı yöne ayrıldığını görüp bir anlığına umutsuzluğa kapılıyorum. Özer’in hangi tarafta olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Sağa mı sola mı gideceğimi tartarken ilk defa tereddütlü görünmüş olmalıyım ki, güvenliklerden biri önümü kesiyor: — "Ziyaret saatinde değiliz hanımefendi. Saat ikide gelebilirsiniz." — "Özer Bey’in avukatıyım. Müge Hanım, acil bir evrak teslim etmemi istedi." Kendimden beklemediğim bir performans... Ne zaman bu kadar hızlı düşünüp yalan söyler olmuştum, hiçbir fikrim yok. Ama güvenliğin "avukat" kelimesini duymasıyla ciddileştiğini görebiliyorum. Beni ikna olmuş bir ifadeyle servisin danışma masasına yönlendiriyor. Danışmada oturan birkaç sekreter, kendi aralarında birkaç gece önceki olayların hararetli bir dedikodusunu yapıyor. Oldukça neşeli olan havaları, benim gelmemle birlikte dağılıveriyor ve yerini otomatik bir "Buyurun?" karşılamasına bırakıyor. Aynı cümleyi, sesimdeki özgüveni koruyarak tekrarlıyorum: — "Özer Bey’in avukatıyım. Müge Hanım ile görüşmem lazım. Acil bir evrak teslim etmemi istedi." Sekreterlerden biri şaşkınlıkla atılıyor: "Kız, fişini mi çekecekler acaba? Hiç ihtimal de vermezdim, kadın her geldiklerinde koridorlarda sabahlıyor." Soran gözlerle yüzüme bakıyor. Yalancı profesyonelliğimden zerre taviz vermeden yanıtlıyorum: — "Müvekkilimin onayı olmadan bu konuda bir şey söylememin etik olacağını düşünmüyorum." Sanki gerçekçiliğimi artırmak istercesine bacak bacak üstüne atıyor, ellerimi dizlerimin üzerinde kenetleyip buyurgan bir pozisyon alıyorum. Sekreter, buraya sokak dedikodusu için değil, ciddi bir iş için geldiğimi anlamış olacak ki üstelemiyor: — "Özer Bey şu an yoğun bakımda, serviste değil. İsterseniz yoğun bakım sekreterliğiyle görüştürebiliriz." Başımı sallayarak onay veriyorum. Arka planda birkaç telefon görüşmesi yapılıyor. Varlığımın etraftaki herkesi gerdiğini hissedebiliyorum; hastanede, ölmek üzere olan bir adamın avukatının belirmesi pek hayra alamet olmasa gerek. — "Müge Hanım şu an yoğun bakımda değil, kahvaltı için kafeteryaya inmiş," cevabını aldığım an ayaklanıyorum. Soğuk bir teşekkür edip sırtımı dikleştiriyorum. Zemin kattaki kafeteryaya gitmek için tekrar asansöre biniyorum. Aradığım kişinin nerede olduğunu biliyorum ama neye benzediğine dair en ufak bir fikrim yok. Tek temennim; kafeteryanın tıklım tıklım dolu olmaması ve kalabalığın içinde Özer’in yaşlarında, yorgun bir kadını ayırt edebilmek. Asansörden inip kafeteryaya doğru yürürken geçtiğim koridorlar, "Özer’in yaşlarında yorgun bir kadın" arama fikrimin ne kadar çocuksu olduğunu yüzüme çarpıyor. Burası ana baba günü; her yer, her köşe yorgun ve genç kadınlarla dolu... Ama yürümeye devam ediyorum. Bu kadar yaklaşmışken pes edemem. Etrafımda olup bitene aldırmadan hızlanıyorum. Müge’yi kafeteryadan çıkmadan yakalamam lazım; şu an düşünebildiğim tek şey bu zorunluluk. Sekreterlerin dedikodusuna o anki rolüm gereği kayıtsız gözüksem de, kulaklarımda hâlâ o cümle yankılanıyor: "Acaba fişi mi çekilecek?" Şu ana kadar öğrendiklerim tabloyu netleştiriyor: Özer yoğun bakımda, durumu kritik ve makinelere bağlı yaşıyor. Durumu o kadar vahim ki, bir avukatın elinde birkaç belgeyle çıkagelmesi, insanların aklına doğrudan ölümü getiriyor. Düzlem’den ilk çıktığımda Özer’in durumunun ağır olduğunu, hatta komada olabileceğini tahmin ediyordum ama bu kadar karanlık bir tablo beklemiyordum. Burada makinelerle nefes alan, tek başına hayata tutunamayan o adam; Düzlem’de kanlı canlı konuşuyor, yürüyor, koşuyor ve tuzaklara karşı direniyordu. Bu düşüncelerin verdiği aciliyetle adımlarımı daha da hızlandırıyorum. Koridorun sonunda, içinde beş altı masa olan küçük bir kafeterya görüyorum. Büyük olmaması beni rahatlatıyor; taramam gereken insan sayısı çok daha az. Buna rağmen içeride Müge olabilecek herhangi birini göremiyorum. Tam umutlarım tükenmek üzereyken, çalışanlardan biri kafeteryadan biraz uzaktaki sandalyelerde oturan bir kadına sesleniyor: — "Müge Hanım!" Kadın sesin geldiği yöne döndüğünde olduğum yerde kilitleniyorum. Hamle yapıp konuşmak istiyorum ama ne diyeceğimi, konuya nasıl gireceğimi bilememenin verdiği o ağırlık beni donduruyor. Kafeterya görevlisi tekrar konuşuyor: — "Avukatınız evrak bırakmaya gelmiş. Servisten aradılar, size ulaşmaya çalışıyorlar." Evet, sanırım foyam burada açığa çıkacak. Hastane güvenliği devreye girip beni alıkoymadan önce Müge’ye bir şekilde ulaşmalı, kendimi yakalatmadan o ilk cümleyi kurmalıyım. — "Buradayım!" Bir anlık refleksle bağırıp bütün dikkatleri üzerime çekiyorum. Müge’nin konuşmasına, itiraz etmesine veya beni sorgulamasına fırsat vermeden yanında bitiyorum. Müge’nin Düzlem’le ilgili yeterince şey bildiği umuduna sıkı sıkıya sarılarak: — "Özer Bey’in kütüphanesinden geliyorum," diyorum nefes nefese. "Hastaneye tekrar yatması durumunda size iletmemi istediği birkaç evrak vardı." Umutsuzca çantamı karıştırmaya başlıyorum. Şansıma, parmaklarımın ucuna Zeynep’in ödevlerinden oluşan birkaç parça A4 kağıt geliyor. Müge’nin gözlerine "Lütfen bozma" dercesine, yalvaran bir ifadeyle bakarak o ödevleri eline tutuşturuyorum. Müge, ne diyeceğini bilemez bir vaziyette, elindeki sekiz yaşındaki bir çocuğun karalamalarından ibaret olan kağıtlara bakakalıyor. Kafeterya personeli, hâlâ şüpheyle, onay beklercesine Müge’ye bakıyor. Müge ise şaşkınlıktan donakalmış halde o kağıtları süzüyor. Neler olacağını gerçekten bilmiyorum; foyamın ortaya çıkmaması için tek umudum, Müge’nin o "kütüphane" imasını anlamış olması... Bana bir ömür gibi gelen birkaç dakikanın sonunda Müge başını kaldırıp yüzüme bakıyor. Bakışlarında bir tanıdıklık, bir dehşet ve tarif edilemez bir merak var. — "Daha sakin bir yerde konuşsak iyi olacak," diyor buz gibi bir sesle. Kafeterya personeline kafasıyla kısa bir onay işareti veriyor. Zeynep’in ödevlerini, sanki dünyanın en kıymetli sırrıymış gibi sıkı sıkı elinde tutarak beni hastaneden dışarı çıkarıyor. Karşıdaki, sabahın bu saatinde ıssız olan çocuk parkına doğru yürüyoruz. Parkın kenarındaki köhne bir çardağa kendimizi bırakıyoruz. Müge, elindeki ödevleri ne yapacağını bilemez halde biraz karıştırıp bana geri veriyor. Adrenalinin o keskin etkisiyle ellerim hâlâ titriyor; Zeynep’in karalamalarını aynı titreyen ellerle teslim alıyorum. — "Anlat bakalım," diyerek söze giriyor. Gözlerinde en ufak bir inanmamazlık ya da sorgulama emaresi yok. Aksine, o bakışlarda bilgiye aç, davetkar bir kabulleniş var. Ondan aldığım cesaretle konuşmaya başlıyorum: — "Ben bir mağazada temizlik görevlisi olarak çalışıyorum. Dün sabah şiddetli bir burun kanamasıyla bilincimi kaybettim. Nereye gittim, orası neresiydi bilmiyorum... Kendi kafamın içinde bir rüya gördüğümü sanmıştım. Sonra kocanızla karşılaştım. Ölmek üzereydi. Nasıl yaptım bilmiyorum ama... Ben... Ortamda bir enerji akımı vardı. Hissediyordum. Sanki oradaki her şey birbirleriyle o akım yoluyla iletişim kuruyor gibiydi. Kocanızı, bu akımı taklit ederek kurtarmaya çalıştım. Kurtardım da. Ama çok öfkeliydi. Kurtulmak istemiyor gibiydi. Zaten öldüğünü söyleyip durdu. Uyanmak üzereyken bir çığlık duydum... Özer uyanacağımı anlayınca marketinizin ismini verdi ve sizi bulmamı söyledi." Müge birden gerildi. Sanki cevabını zaten bildiği bir soruyu sormak üzereymiş gibi fısıldadı: — "Beni neden bulmanı istesin ki?" Bunu nasıl söyleyeceğimi bilemiyordum ama sesindeki o saf çaresizlik, gerçeği çoktan bildiğini haykırıyordu. Özer, "Karımla vedamı bile ettim," demişti Düzlem'de. — "Onu uyandırmamanızı istiyor," diyorum. Müge’nin yüzüne tam bir yenilmişlik ifadesi oturuyor. — "O kadar inatçı ki... Onu orada bırakmamı söylemek için oradan birini bulup bana gönderiyor." Karşımda gerçekten tükenmiş bir kadın oturuyordu. Özer’in enerjisini okuduğumda ne kadar boğulmuş ve hapsolmuş hissettiysem, aynı yıkımı bu kadının yüz hatlarından da okuyabiliyordum. Bunu anlamak için artık Düzlem’in o enerji taşan atmosferine ihtiyacım yoktu. Karşımda saçlarını taramaya bile mecali kalmamış, üstü başı hastane kokan, kahve lekeleriyle kaplı yamalı bir ceket giymiş bir kadın vardı. Bizi karşıdan gören biri, onun temizlik işçisi, benimse varlıklı bir market sahibi olduğumu düşünebilirdi. Altı ay boyunca Özer her ne yaşadıysa, bunun Müge’deki tortusu tahminlerimin çok ötesindeydi. Bir an annemi ve çocuklarımı düşündüm. Altı ay sonra onları bu halde görmek istemiyordum. — "Müge..." Söylemek istediğim şeyi kelimelere nasıl dökeceğimi bilmiyordum. Hatta şu an buna yeltenmiş olduğuma bile pişmandım. "Aileme gerçeği söylemem gerek ama deli damgası yemek istemiyorum, bana yardım et, sonları senin gibi olmasın" nasıl denirdi ki bir insana? — "Ben..." dedim, sesim çatallanarak. "Ailemle bu konuyu konuşmak istiyorum. Eğer ben de... oraya sürekli dönmek zorunda kalacaksam..." Kelimeler ağzımdan bir türlü çıkmıyordu. Müge’nin travmalarını tetiklemekten korkuyordum ama konuşamamamın tek sebebi bu değildi. Sanırım neyle karşı karşıya olduğumu ilk defa tam şu an idrak ediyordum. Özer’in makinelere bağlı hayatı; karısının, hayata devam edebilmesi için onu ölüme terk etmesi için yalvarması; altı ay boyunca o arafta sürekli işkence görmek... Düzlem'in "narkozlu" versiyonuyla ilk karşılaştığımda, bende bu kadar yıkıcı bir etki bırakmamış olması, olayın vahametini kavramamı engellemişti. Ama Özer’in hayatına baktığımda tek gördüğüm şey topyekûn bir yıkımdı. Aynı kaderin benim annemi, Metin’i ve Zeynep’i de bekliyor olma ihtimali beni derinden sarsmıştı. Karşımda oturan Müge, benim gelecekteki yansımamdı; ben ise Özer’in altı ay önceki hali. — "İsmin neydi?" Bu soru beni hiç beklemediğim bir yerden vuruyor. Müge’nin yaşadıkları o kadar sarsıcı, Özer’in talimatı o kadar keskindi ki; kendimi bir görev adamı gibi kodlamış, adımı bile söylemeden doğrudan konuya dalmıştım. — "Nermin," diye cevap veriyorum. Müge, elimdeki ödev kağıtlarına ve üzerindeki isme işaret ederek soruyor: "Kızın mı?" Evet anlamında başımı sallıyorum. "Bir de oğlum var, Metin; o da on iki yaşında. Annemle yaşıyoruz... Eşimi de iki sene önce kanserden kaybettik." Kelimeler dudaklarımdan kontrolsüzce dökülüyor. Hiç sorulmadığı halde bu detayları neden veriyorum? Sanki Müge’nin benim çaresizliğimi görmesini, "Benim kaybedecek çok şeyim var" çığlığımı duymasını ister gibiyim... Müge, ceketinin üstündeki o yamayı eşeleyip altındaki deliği biraz daha büyütüyor. Gözlerini ayırmadan soruyor: "Onlara ne söylemek istiyorsun?" — "Bilmiyorum... Onları cevapsız ve çaresiz bırakmak istemiyorum. Belki ben de bir gün oraya çekilmekten, onları hastane koridorlarında bekletmekten yorulduğumda... Belki geri gelmek istemeyeceğim. Onların buna hazırlıklı olmasını istiyorum. Kendilerini kaybetmesinler, bensiz başlarının çaresine bakabilsinler istiyorum." Müge derin bir iç çekiyor. O kadar derin ki, sanki son altı ayın tüm karbondioksitini dışarı bırakıyor: — "Bana benzemelerini istemiyorsun," diyor. Bunu bu şekilde duymak, hatta bu şekilde anlaşılmak belki çok acımasızcaydı; ama söylemek istediğim gerçekten de tam olarak buydu. Müge, yaşayan bir hayalet gibiydi ve ben çocuklarımı bir hayaletin peşinde koşan yetimlere dönüştürmek istemiyordum. Müge derin bir iç çekiyor; sonunda sadece dinleyen taraf olmaktan vazgeçip, o altı ayın pasını üzerinden atarcasına konuşmaya başlıyor: — "Altı aydır bu cehennemin içindeyiz... Sana verebileceğim tek tavsiye, onlara gerçekleri söylemen olur. Özer, bir şeyleri konuşabilen, itiraf edebilen bir adam değildi. Ben aylarca 'neler oluyor' diyerek kendimi yiyip bitirdim. O kütüphaneden her döndüğünde yeni bir işkenceyle, yeni bir travmayla tek başına baş etmeye çalıştı. Benim 'dirençli, hiçbir şeyden korkmaz' dediğim o adam, kendi gölgesinden korkar hale geldi." Özer’in zaman içindeki o korkunç dönüşümünü dinlemenin üzerimde yıkıcı bir etkisi vardı. Sadece duymanın yaptığı bu etkinin, birebir yaşandığında nasıl bir canavara dönüştüğünü düşünmeye cesaret bile edemiyordum. — "Düzlem'e nasıl giriyordu?" Bunu, yaşadıklarını ona tekrar hatırlatmak için sormuyordum; ama bilmeye, o kapının eşiğini görmeye ihtiyacım vardı. Müge’nin taş çatlatan bir sabrı vardı ve ben, o sabrın limitlerini sonuna kadar zorluyormuşum gibi hissediyordum. O ise o kadar tükenmişti ki, sınırları zorladığımı fark edecek dermanı bile kalmamıştı. Sadece düşünüyor. Bu hemen cevap verebileceği bir soru değil. Başını ellerinin arasına alıyor ve sanki odaklanmaya çalışıyor. "Bilmiyorum, bilincini ilk kaybettiğinde annesinin evini temizliyorduk." Gözlerini kapattı; acı bir anıyı hatırlamıştı, belli ki. "Annesinin ölümünden sonra hep kendini suçladı. Beni kendinden uzaklaştırdı. O evle yüzleşmek ona ağır geldi. Psikolojik olarak çöktü." Anlam veremiyordum. Bu benim hikâyeme benzemiyordu. Özer'i Düzlem'e getiren şey her ne ise benimkiyle aynı değildi. Ben psikolojik olarak hiçbir zaman zaten tam dirençli bir insan değildim. Hep kırılgan, hep mutsuz, hep yarının hesabını yapan... Ben de eşimi kaybetmiştim tabii ki ama üstünden iki sene geçmişti. Özer'inki kadar taze bir anı değildi. Üstelik ben kendimi suçlamıyordum. Müge devam etti: "Her gidişinde biraz daha kırılgan hale geldi. Travmaları daha da büyüdü. Kendini daha çok suçladı. Neler olduğunu anlayamadığım için bir psikolog desteği almaya karar verdik. Başta iyiye gider gibiydi ama sonra kütüphanede öldüğünü gördüğü birinin fotoğrafını gördü ve oranın gerçek olma ihtimaliyle daha çok yıkıldı. Psikiyatri servisine yatırdılar. İlaçların etkisiyle gidiş gelişleri daha da sıklaştı. Sanki ilaçlar zihnini uyuşturuyordu, bu da kapıları ardına kadar açıyordu." Benim kapılarımı açan şey de bu muydu acaba? Mağazada temizlik yaparken gerçek dünyayla bağlantımı kesmiyor muydum? Kovulmamak için her şeyi unutuyor ve sadece ortamı müşteriler için parlatmaya odaklanıyordum. Ama uzun süredir bu trans halindeydim ve sebebinin bu olduğunu da açıkçası düşünmüyordum. "Oraya yalnızca bir kere mi gittin?" Buna nasıl cevap vereceğimi bilmiyordum. Serviste yaşadığım şeyin tam bir gidiş geliş sayılacağından emin değildim. "Sanırım," diyerek cevap verdim. "Yani aynı sabah serviste de kısa süreliğine bayıldım ama o daha çok rüya gibiydi. Tam gitmeden önce iş arkadaşlarım uyandırdı." Bu da Müge'yi şaşırtmıştı. Yamayı oymayı bıraktı ve yüzüme dikkatlice baktı. "Bunun mümkün olduğunu bilmiyordum. Nasıl uyandırdılar?" Özer'in nasıl uyandığından Müge'ye bahsetmemesi beni de şaşırtmıştı. "Sarstılar sanırım; yani daldığım andan itibaren sarsılmayı zayıf da olsa hissettim aslında. Sonra giderek güçlendi ve daha fazla göz ardı edemedim. İkinci uyanışımda da aynı şey oldu. Önce beni bulanların çığlıklarını duydum, sonra bir sarsılma hissettim." Müge bir an için yüzüme kırık bir umutla baktı. Umutlanmaya cesaretinin artık kalmadığı çok belliydi. "Sence onu uyandırabilir miyiz?" Bu sözler buraya geliş amacımın tam tersiydi. Ama Müge'ye "yapma" diyecek cesaretim yoktu. Barış için son bir umut ışığı görseydim, bunu Barış'ın isteğine rağmen kullanacağımı biliyordum. Buna rağmen işe yarayacağından emin değildim. "İşe yaramayabilir Müge. Ben komada değildim." Elimdeki kağıtları bıraktım. Söyleyeceğim son şeyin ciddiyetini üzerimde taşımaya ama aynı zamanda anlayışlı olmaya çalışarak: "İşe yarasa bile vücudu çok yıpranmış durumda. Sağ çıkıp çıkmayacağını, oraya tekrar girip girmeyeceğini bilmiyoruz," dedim. Söylediklerimi çoktan düşündüğünü ve ihtimalin çok zayıf olduğunu biliyordum. Yüzünde yenik bir ifade vardı. "Onu orada öylece bırakacak mıyım?" diye sordu. "Kesin bir çözüm yolu bulana kadar başka bir çaremiz yok," diyerek karşılık verdim. Müge sessiz kalmayı tercih etti. Denecek ne kalmıştı ki zaten... Ben kalkmak için Zeynep’in ödevlerini çantama tıkıştırmaya başladığımda elini cebine attı ve telefonunu çıkartıp bana uzattı. "Numaranı kaydet. Bir şey olursa..." Cümleyi tamamlamasına gerek yoktu. İçine düştüğüm kâbusun başka bir tanığı yoktu. Artık konuşabileceğim tek insan Müge'ydi ve ben de aynı hislerle iletişimi koparmayı kesinlikle istemiyordum. Büyük bir rahatlama hissettim; telefonu alıp numaramı tuşladım. Kendimi arayarak onun numarasının da bende olduğundan emin oldum ve telefonunu geri verdim. Tam telefonu vermek üzereyken aklıma Zeynep’in verdiği sticker geldi ve bir an durdum. Belki küçük bir şeydi ama Müge’nin ihtiyaç duyduğu küçücük destek bu olabilirdi. "Ben, rüyamda Özer’i kurtarmaya çalışıyordum. Başaramadım. Ama çocuklarım gece Özer’in adını sayıkladığımı duymuşlar." Müge, niye gitmek üzereyken bunun konusunu açtığımı anlayamamış bir halde yüzüme bakıyordu ama ben konuşmaya devam ettim. "Onlara Özer’in eski bir arkadaşım olduğunu ve hasta olduğu için onu bugün ziyarete geleceğimi söyledim. Zeynep bana bunu verdi. Özer’in yatağına yapıştırmam için." Açıklamak çok zordu ama yapmam gerektiğini biliyordum. "Eşim kanserden dolayı hasta olduğunda Zeynep yatağını bu stickerlarla donattı. Bir arkadaşımın hastanede olduğunu söyleyince..." Müge’nin elleri stickera uzanırken gözleri doldu. "Teşekkür ederim. Eğer onlara söylerken yardıma ihtiyacın olursa, ara beni, olur mu?" Aslında Müge’nin halini gördüğümde bu yardımı istemekten kısmen vazgeçmiştim ama bu teklifin ondan gelmesi beni gerçekten rahatlatmıştı. Kafamı onaylar şekilde salladım ve "Daha sonra görüşürüz," diyerek Müge’ye veda ettim. Saat henüz 12 bile olmamıştı ve önümde babamın ofisine gidip gitmemek gibi devasa bir karar vardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD