Bölüm Özer/6ay Öncesi
“Vuuu.”
Biraz daha uyuyabilirim.
“Vuuuuuuuuuu.” Saat 5.50 alarmı olsa gerek. Markette kahvaltı yapabilirim.
“Vuuuuuuuuuu.”
Bir tekme.
“Ah!”
Müge homurdanıyor:
“Özer, şu gıcık gemi sirenini kapat da kalk artık. Sinirlerimi alt üst ettin gene sabah sabah, hadi!”
Eğer uyanmazsam, bir sonraki tekmenin ciğerlerime geleceğine dair net bir tehlike sinyali alıyorum. Evet, kalksam iyi olacak. Telefonumu elime alıp 6.20 ile 7.00 arasına yayılmış bütün alarmları kapatıyorum. Doğruluyorum.
Yataktan çıkıp doğrudan mutfağa gidiyorum. Kahvaltı yapmak bana göre değil ama bir bardak su fena fikir sayılmaz. Ardından banyoya geçip dişlerimi fırçalıyorum ve aynada kendime bakıyorum. Her geceyi dört-beş saatlik uykularla atlattığım için göz altlarım şiş, mor. Son birkaç yılın yorgunluğu yüzümden okunuyor. Elimi yüzümü yıkadim ve banyodan çıktım, mutfak kapısının önünden geçerken o gevşek kapak yine hafifçe aralandı. Bakmadım bile. Bakarsam, tamir etmem gerekecekti. Tamir edersem, o günü hatırlarım diye korktum.
Maddi olarak fena durumda değiliz. Yatlarımız, katlarımız yok belki ama kimseye de muhtaç değiliz. Kendimize ait bir marketimiz var. En azından birinin yanında köle olmak zorunda değilim. Ama marketi gece geç saatlerde kapatıp sabahın köründe açınca, insanın uykusuzlukla tanışması kaçınılmaz oluyor.
Dolaptan rahat, spor bir şeyler alıyorum. Hızlıca giyiniyorum. Çıkmadan önce Müge’nin yanağına kısa bir günaydın öpücüğü konduruyorum ve evden çıkıyorum.
Son zamanlarda markete yürüyerek gitmenin zihinsel huzuruna teslim oldum. Birkaç hafta önce annemi kaybettim. Etkisi hâlâ üzerimde. Her sabah otuz-kırk dakika hiçbir şey düşünmeden yürümek, kafamı boşaltmak için iyi bir yöntem gibi geliyor. Arabayla gitsem muhtemelen yarım saat daha uyurum ama… Son zamanlarda uykularım bile bana ait değilmiş gibi hissediyorum. Sanki bir şeylerin sınırına kadar gidiyor, orada asılı kalıyorum.
Müge de bir şeylerin değiştiğinin farkında. Eski hâlime dönmenin zaman alacağını biliyor. Yine de sürekli incir çekirdeğini doldurmayacak sudan sebeplerle tartışıyoruz. Bazen, “Bugün markete gelmese de biraz kafa dinlesem,” diye küçük hesaplar yapıyorum. Kendi karımdan kaçmanın ufak planlarını kurduğum günler oluyor.
Açıkçası bunaldım. İşi bir kaçış kapısı gibi kullanıyorum. Her gün işe giderken evdeki devasa kitap arşivimden birkaç kitap alıyorum. Marketteki boş zamanlarımı onlara gömülerek geçiriyorum. Müge’nin olmadığı günler bunu yapmak çok daha kolay. O varken, sanki varlığıyla kitaplarla arama giriyor. Beynim, söylediklerinin tamamını arka plan cızırtısına çeviriyor ve artık buna tahammül edemiyorum.
Karımı sevmiyor değilim. Ama bunaldığımı hissediyorum. Biraz kendime vakit ayırmaya, annemin ölümünün travmasından kaçmaya, kitaplara sığınmaya ihtiyacım var. Hayat buna izin vermiyor.
Ve ne yazık ki hayatımdaki en büyük aktör, eşim.
Bilinçaltımda, istemsizce, her şey için Müge’yi suçluyorum.
Bugün Müge’nin markete gelmesini özellikle istemiyorum; çünkü o dükkanda nöbeti devraldığında, ben haftalardır köşe bucak kaçtığım o eve, annemin evine gideceğim. Artık kaçış yok. O dört duvarın arasına girip koca bir ömrü tasnif etmem gerekiyor. Hangisi bağışlanacak, hangisi satılacak, hangisi hatıra diye saklanacak... Kısacası bugün, annemin tüm yaşanmışlıklarını ellerimle ayıklayıp o evi boşaltmalıyım.
Bir de şu akraba meselesi var... Uzak kuzenlerden birinin durumu iyi değilmiş, ev tutamıyormuş; annemin evi o süreliğine ona açılacakmış. Akrabalar sanki bir yangın varmış gibi her gün arayıp evin ne zaman boşalacağını hatırlatıyorlar. Onlar için orası sadece 'boş bir gayrimenkul', benim içinse içine girmeye cesaret edemediğim bir hafıza odası. Henüz o hatıralarla yüzleşmeye hazır mıyım, ondan bile emin değilim ama dünya dönmeye, insanlar talep etmeye devam ediyor. Ben daha kendi yasımı tutamadan, annemin eşyalarını başkalarına yer açmak için kapı dışarı etmemi bekliyorlar.
Düşüncelere dalmış bir şekilde marketin kapısına kadar gelmişim. Kendimi otomatik olarak raf dizerken buluyorum. Buraya nasıl ne zaman geldim hatırımda yok. Artık tepkilerim otomatikleşmiş. Bedenim bir robot gibi komutsuz işliyor. İstediğim o hafif düşüncesiz yürüyüşü bugün yapamadım maalesef. Annemin evini boşaltma görevi bütün benliğime bir enkaz gibi çöktü. Düşüncelerimi rahat bırakmıyor. Gene de marketin o otomatikleşmiş robotvari görevleri düşünce akışını kontrol altında tutmama yardımcı oluyor.
Birkaç dakika sonra fırından ekmekler geliyor. Onları da yerleştirdikten sonra birini kahvaltı için ayırıyorum. Manav kısmından bir domates alıp yıkıyorum. Ekmeğin arasına katıp yiyorum. Annemin evinde acıktığım takdirde yiyebileceğim herhangi bir şey yok. Bozulup koku yapmasin diye Müge mutfak kısmını çoktan halletti. Zaten olsaydı bile o evde yemek yiyebilir miyim bilmiyorum.
Müge markete öğleden sonra gelecek; ben sabah erkenden açarken o gece geç kapatıyor. Öğlenleri ise birlikteyiz. Kendimizce bir sistem oturttuk ve bu bizim için şimdilik çalışıyor. O gelene kadar kafa dinleyebileceğim yaklaşık altı saatim var. Markette kendi çapımda küçük bir kitap rafı kurdum. Kasanın altında, sadece benim görebileceğim, okumakta olduğum beş altı kitabın durduğu gizli bir sığınak burası.
Son zamanlarda polisiye romanlara merak salmış durumdayım. Başkarakter olan dedektiflerle birlikte koşturmak, ipucu kovalamak dikkatimi dağıtma konusunda epey yardımcı oluyor. Başka dünyalara girmek, benliğimi uyuşturmak, kendimi başka bir hayat yaşıyormuşum gibi hayal etmek beni bir nevi iyileştiriyor; ya da en azından uyuşturuyor
Müge’nin yanımda olduğu zamanlarda ise rol yapamıyorum. Kitaptaki o dedektif rolünden sıyrılıp; bir eş, annesini yeni kaybetmiş bir evlat rolüne tekrar bürünmek zorunda kalıyorum. Aslında Müge’ye tahammülümün azalma sebebi de tam olarak bu. Ben bu kimlikten, bu acıdan kaçmak istedikçe Müge’nin varlığı beni bu hayata çiviliyor. O oradayken kaçamıyorum.
Marketteki tekdüze işleri hallettikten sonra kendimi yine kitapların büyülü dünyasına gömüyorum. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum; Müge’nin kapıdan girişiyle irkiliyorum. Beynimdeki geri sayım otomatik olarak başlıyor. Annemin evine gitmem gerekecek o zamanı ne kadar daha geciktirebileceğimi, ne kadar daha bu kasanın arkasına saklanabileceğimi hesaplamaya çalışıyorum.
'Özer, gitmek istemediğini biliyorum ama lütfen... Bugün bu işi halletmemiz lazım.'
Sesi yumuşak ama kararlı. Sinirlerim geriliyor. Tam o an, o eve yalnız girmek istemediğimi, buna tek başıma tahammül edemeyeceğimi fark ediyorum. O kapıyı açtığımda karşıma çıkacak olan sessizlikle tek başıma baş edemem.
'Marketi bugün erkenden kapatsak? Birlikte gitsek olmaz mı? Ben... yalnız kalmak istemiyorum.'
Bu, haftalardır ona doğru attığım, onun benim eşim olduğunu hatırladığım ilk adım sanırım. Kurduğum cümlenin ağırlığı havada asılı kalırken Müge’nin yüzüne büyük bir rahatlama çöküyor. Benim bu daralma halimin, bu sessiz savaşımın onun üzerine de ne kadar büyük bir yük bindirdiğini ilk elden tecrübe ediyorum. O da benimle birlikte nefes almayı bırakmış meğer.
'Tamam.'
Sessiz bir tamam. Başka bir şey söylemeye gerek yok. Kolay kolay konuşamayan, böyle şeyleri itiraf edemeyen bir adamım ben. 'Tamam'dan fazlası, yine kabuğuma çekilmeme sebep olacak ve Müge bunu çok iyi biliyor. Bana doğru bir hamle yapıp elimdeki kitabı sessizce alıyor ve kasanın altındaki o karanlık yuvasına kaldırıyor. Bana sessizce sarılıyor.
'Teşekkür ederim.'
Bu teşekkürün altında yatanları iliklerime kadar hissediyorum. Onu bu süreçte kendimden uzaklaştırdığım, yalnız bıraktığım ve bana destek olmasına izin vermediğim için kendimden nefret ediyorum. Arabanın anahtarlarını hafifçe avcuma bırakıyor ve gözünden süzülen tek bir damla yaşla fısıldıyor: 'Hadi gidelim.'
Marketi kapatıp çıkıyoruz. Yol boyunca tek kelime etmemize gerek yok. Sessizce ağladığını hissedebiliyorum. Uzanıp elini tutuyorum. Ona artık —veya en azından şimdilik— yanında olduğumu hissettirmeye çalışıyorum.”
Arabadan indiğimizde yüzüme vuran ilk duygusal sahne, annemin sokağının o kahredici sıradanlığı oluyor. Az ilerideki köşede mahalle teyzelerinin oturduğu o eski tahta çardak, çocukların bisiklet sürdüğü engebeli toprak yol, bütün mahallelinin kokusundan şikâyetçi olduğu o eski logar kapağı... Hayat, annem olsa da olmasa da kaldığı yerden devam ediyor. Bu kadarını kaldırabilirim sanırım. Burası annemin anısı olmasa, İstanbul’un alelade bir sokağı olabilirdi.
Ama içeride göreceklerim ve hatırlayacaklarım için kesinlikle hazır değilim. İradem bir an için çatlıyor ve ayaklarım geri geri gidiyor. Müge’nin elimi daha da sıkı tuttuğunu hissediyorum. Cesaret vermeye çalışır gibi. "Bunu yapabilirsin" der gibi.
Merdivenleri yavaş bir ritimle çıkmaya devam ediyoruz. Korkuluklardaki lekeleri bile gördükçe annem doluşuyor aklıma. Kapının eşiğine ulaşıyoruz. Her ne kadar dünyanın en yavaş temposunu tutturmuş olsam bile, bu sondan kaçamıyorum. Anahtarımı çıkarıyorum ve kapıyı açmaya çalışıyorum. Ellerim müthiş bir sarsıntıyla titriyor; ben, kapı deliğini bile tutturamıyorum. Müge elimi sıkıca tutuyor ve anahtarı elimden alıyor. Kapıyı açmak için onay beklercesine yüzüme bakıyor; kafamı sallayarak onay veriyorum.
Bir saniye sonra kapının açıldığını müjdeleyen —ya da benim için yaklaşmakta olan bir felaketin habercisi olan— o "klik" sesini duyuyorum. Kapı açıldığında, annemin evinin o ferahlatıcı atmosferi yüzüme vuruyor. Portmantonun üstünde; annemin kullanmayı çok sevdiği, o atmosferin mimarı olan oda parfümünü görüyorum. Ama artık o koku benim beynimde bir ferahlık değil, hayatımın en acı hatırasını geri çağıran bir tetikleyici.
Müge’nin mutfağı çoktan topladığını ve bütün eşyaları kolilediğini biliyorum ama buna rağmen ilk durağım burası oluyor. Annemin hayattayken vaktinin büyük bir bölümünü geçirdiği o laminant parkenin üstüne bir süre çöküyorum ve henüz bantlanmamış kolilerdeki tabakları inceliyorum. Müge müdahale etmiyor, beni aceleye getirmiyor. Annemin o çok sevdiği ve kırıldıklarında çocuk gibi üzüldüğü porselenleri tek tek inceliyorum. Sapasağlamlar... Annem gitmiş olsa da bunlar hâlâ burada, dimdik ayakta.
Tabakların bu zamansızlığı ve sağlam duruşu sinirlerimi bozuyor. Hemen kolileri bantlama işine girişiyorum. Evet; annemin kırılganlığını en çıplak gerçekliğiyle yüzüme vuran bu iğrenç ucubeleri ortadan kaldırmak, yapacağım ilk iş olacak. Bütün kolileri bantladıktan sonra hepsini mutfak balkonuna yığmaya başlıyorum. Müge o sırada salonda; koltuk örtüleri, kırlentler gibi gündelik eşyaları toparlıyor. Kullanılabilir durumda olan tekstil eşyaları hayır kurumlarına bağışlanacak. Akşama doğru bir kamyon mutfak balkonuna yanaşacak ve kutuları bir asansörle kasasına yüklemeye başlayacak. Bağışlanacak eşyaların tamamının mutfak balkonu üzerinden taşınmasına daha önce karar vermiştik.
Mutfakta kolileri ortadan kaldırma işi bittikten sonra salona, Müge’nin yanına geçiyorum. Neredeyse bütün tekstil eşyalarının ortadan kaldırılmış ve vakumlu poşetlere sıkıştırılmış olduğunu görüyorum. Yer kaplamaması için hepsinin vakumlanması gerekecek. Salonda bulunan konsol ve TV ünitesi gibi büyük mobilyaların demonte edilmesi lazım; ama bundan önce çekmecelerin içlerinin tamamen boş olduğundan emin olmalıyım. İşin bu kısmına hiç başlamak istemiyorum.
Çekmeceler, insanın hayatının neredeyse artıklarını temsil ediyor. Ortadan kaldırıp bir daha düşünmediğimiz ama atmaya da kıyamadığımız, bizi tanımlayan o en kişisel eşyalar... Henüz o çekmeceleri boşaltma cesaretini kendimde bulamadığım için poşetleri vakumlama işine el atıyorum. Daha mekanik bir iş. Bunu yaparken kendimi çekmecelere hazırlayabilirim, diye düşünüyorum.
Müge’nin sesi birden tereddütlü bir şekilde düşüncelerimden sıyırıyor beni:
"Yatak odasına girip yorgan, battaniye gibi vakumlanacak geri kalan eşyaları getirmemi ister misin?"
Tereddüdünün sebebi çok açık. Yatak odası, bir insanın hayatında inşa edebileceği en kişisel, en mahrem alan; annemin yatak odası ise şu an benim için resmen bir kara delik. Oraya girmek istemiyorum. En azından zorunda kalana kadar. Bu kaçınılmaz anı erteleyebildiğim kadar ertelemek istiyorum.
Ertelemek... Bu evde bu kelimeyi düşünmenin farkındalığı, içimde sönmesi imkansız bir alev tutuşturuyor. Şu an kendimi zorlukla bir arada tutuyorum ama devam etmeliyim. Bu işi bitirip bir an önce buradan çıkmalıyım. Buraya bir daha geri dönmek istemiyorum. Müge’ye başımı sallayarak onay verdiğimi belirtiyorum. Birkaç dakika içinde Müge’nin getirip poşetlere yerleştirdiği diğer tekstil malzemeleri de vakumlanacaklar listeme ekleniyor.
Son parçaları getirmek için Müge odadan çıktığında, vakumlama işi neredeyse bitmiş oluyor. Müge annemin kıyafetlerini de getirecek. Kıyafetlerin tamamını arabaya indirip, belediyeye bağışlamak üzere bizzat biz götüreceğiz. Bu kıyafetlerin de travmalarımı tetikleyeceğini düşünebilirdim belki; ama bedenimin duraksamasına izin vermiyorum. Kendimi vakumlama işinin mekanikliğine kaptırmış durumdayım.
İçeriden bir kapı kapanma sesi geliyor. Müge belki bir kapının arkasını boşaltıyor, çok önemsemiyorum ve vakumlamaya devam ediyorum. Kıyafetler gelmeye devam ediyor ve bir süre kendimizi bu döngünün içinde kaybolmuş hissediyoruz. Müge kıyafet taşıyıp poşetliyor, ben ise sadece vakumluyorum.
Birkaç dakika sonra kapı çalıyor; büyük eşyaların demontesi için çağırdığımız mobilyacı içeri giriyor. Havadan sudan edilen kısa bir muhabbetten sonra alet çantasını alıp yatak odasına doğru yollanıyor. Müge gardırobu ve yatağın altını tamamen boşalttı; bu eşyalar demonte edilmeye hazır. Benimse bu odadaki çekmeceleri artık gözden geçirmem gerekiyor. Kendimi duygusal yükten korumak için refleksle bir kutu kapıyorum. Bu eşyaların hiçbirinin arkasında yatan hikayeyi düşünmeden, sanki bir yabancıya aitmiş gibi hepsini düzensiz bir şekilde koliliyorum.
İlaçlar... —herhangi birinin ilaçları— ayrı kolile ve bir eczaneye teslim et. Piller, anahtarlıklar, eski kumandalar... Artık kimseye bir faydaları yok; çöpe. Biblolar ve süslemeler... Bunları ne yapacağım konusunda bir an için kararsız kalıyorum. Bağışlanacak kadar hayati malzemeler değiller, satılsalar para etmezler ama atmaya da kıyamıyorum. En sonunda ayrı paketleyip annemden hatıralar olarak saklamaya karar veriyorum. Çerçeveler ve fotoğraf albümleri de bu kolide yerini buluyor.
Geriye dönüp baktığımda; bu odada sökülmeyi bekleyen boş mobilyalar, yerdeki halı, televizyon ve vakumlanmış poşetler görüyorum. Poşetleri, mutfak balkonundan kamyona taşınmak üzere mutfağa taşıyorum; ustaya yer açmak için ortadaki kalabalığı hafifletiyorum. Müge ile birlikte halıyı kaldırıp bantlıyoruz ve salonun boş bir köşesine koyuyoruz. Halılar, beyaz eşyalar ve büyük mobilyalar bir ikinci el eşya dükkanına satılacak; bu parçaların şimdilik salonda biriktirilmesine karar veriyoruz.
Müge; içinde jiletler, boş şampuan kutuları ve kirli kıyafetlerin olduğu bir çöp poşetiyle salona giriyor. Sanırım banyodaki kişisel eşyaları toparlamış; bunların hepsi "atılacaklar" kategorisinde yerini bulmuş. Müge bunu yaptığı için ona minnettarım; oraya şu an kesinlikle adım atamam ve Müge bunu çok iyi biliyor. O kadar iyi biliyor ki, ne yapacağını bana söyleyerek o anı hatırlatma riskine bile girmiyor. Sadece giriyor, yapılması gerekeni yapıp çıkıyor. Usta bir süre sonra salondaki büyük eşyaları demonte etmek için yanıma geliyor. Müge ise demonte olmuş küçük mobilya parçalarını yavaştan salona taşımaya başlıyor. Ustaya yardım edip biraz daha mekanik işlerle aklımı meşgul etmeye çalışıyorum. İçeriden Müge’nin sesi geliyor:
"Ali abi bakar mısın? Unuttuğumuz bir parça var sanırım."
Usta, salonu organize edip ortada çalışacak bir alan açmam için beni yalnız bırakıyor ve Müge’nin yanına dönüyor. İçeriden bir şeylerin oynama ve sökülme sesleri geliyor. Ben de Müge’nin getirdiği küçük parçaları kaldırıp duvarlara dayayarak yer açma çabasına giriyorum. Salondaki eşyaların da sökülmesinin yarım saati aşmayacağını düşünüp, ikinci el eşya dükkanını arayıp eşyaları kaldırmak için bir kamyon istemeye karar veriyorum. Zaten durumdan haberdarlar ve gün içinde aramamızı bekliyorlar. Telefon konuşması; adres teyidi ve zaman gibi rutin kontrollerin ardından kısa sürede sonlanıyor.
Telefon konuşması bittikten sonra salona son bir kez göz atıyorum; kendimi oyalayabileceğim herhangi bir şey kalıp kalmadığına bakıyorum. Hayır, her şey yerli yerinde... Geri kalanı kamyonun yanaşmasına ve ustanın maharetli ellerine bağlı.
Yatak odasına gidip kalan mobilya parçalarını taşımaya karar veriyorum. Artık eşyalar boşaltılmış ve büyük mobilyalar sökülmüş olduğuna göre, oda artık içine girebileceğim kadar kişiliksiz bir hâl almış olmalı. Salondan dışarıya adım atıyorum ve koridora çıkıyorum. Müge ve ustayı yatak odasının girişinde, unutulmuş bir şeyi sökerken görmeyi beklerken; onları banyo dolabının kırık parçalarını dışarıya sürüklerken görüyorum.
Dolabın görüntüsünün bile bütün benliğimi altüst ettiğini hissediyorum. İşte bu eve gelmekten korkmamın asıl sebebi... Mutfaktaki zamansız tabaklar, annemin kişisel eşyaları, biblolar ya da kıyafetler değil. O banyo dolabı.
Şimdi zihnimde Müge’nin kapattığı kapılar ve sessizce temizlediği banyo bir anlam kazanıyor. Ustayı sanki önemli bir şey değilmiş gibi çağırması ve annemin ani ölümünün kısmi failini bana göstermeden olay yerinden çıkarmaya çalışması... Kısmi diyorum, çünkü gerçek bütün çıplaklığıyla beynimde yankılanıyor. Haftalardır tırmanmaya çalıştığım o dipsiz kuyunun içine beni yeniden çekiyor. Annem, o banyo dolabının üstüne göçmesiyle öldü. Dermansız bir hastalıktan değil; kadere bağlayabileceğim, başkalarının üstüne yıkabileceğim talihsiz bir kazadan değil... Bana düzeltmem ve sabitlemem için defalarca hatırlattığı, ama benim bir türlü yapmadığım o aptal dolabın altında kalarak can verdi.
Suçluluk duygusu beni tüketiyor; oradan kaçmak istiyorum. Marketin otomatik pilot işlerine, kitapların sonsuz ihtimalli kurgularına, ev toplarken düşünmek zorunda kalmadığım o mekanik işlere koşup sığınmak istiyorum. Ama kaçışım buraya kadar. Ne markette yapılması gereken bir işim ne de kederimin ve suçluluğumun sesini bastırabilmek için vakumlayabileceğim poşetler kaldı. Şimdi, tam şu an kederimle yüzleşmeli ve haftalardır süregelen kaçışıma bir son vermeliyim.
Ayaklarımın geri geri gittiğini hissediyorum; dairenin dış kapısına çarpıyorum. Kapı bile beni dışarı salmayı reddediyor, sanki "Bu senin suçun ve artık bununla yüzleşmelisin" diyerek beni içeride tutmaya zorluyor. Kapıya çarpma sesimle Müge dönüp bana bakıyor ve o dolabı gördüğümü fark ediyor.
"Ben... Özür dilerim..."
Susuyor. Diyebileceği herhangi bir şeyi yok, özür dilemek için bir sebebi de... Ama boşluktaki sessizliği doldurması gerek sanki. Bir şeyler geveliyor; anlamsız heceler... Gözlerim bir an için yamulmuş ve belli ki temizlenmeye çalışılmış, hafif bir kan lekesi taşıyan bir vidaya sabitleniyor. Kulaklarım uğuldamaya, ellerim titremeye başlıyor. Soğuk soğuk terliyorum. Mekândan kopmaya başladığımı hissediyorum. Zihnimdeki suçluluk bedenime ağır geliyor; düzensiz kalp atışlarımın eşliğinde yere yığılıyorum.
Bilincimi kaybederken hissettiğim huzur beni uzak diyarlara götürüyor. Nedense, sanki soğuk ve umursamaz bir kütüphaneden gelen sayfa kokuları burnuma doluyor. Hatırladığım son şey; Müge’nin büyük bir panikle bana yaklaşması ve beni burada tutmaya çalışırcasına kollarının arasına alması.
İşe yaramıyor. Kendimi ruhsuz bir kütüphanenin kasvetli kollarında buluyorum.