Bölüm 6

2156 Words
Etrafımda telaşlı insanların çığlıklarını ve koşuşturmalarını duyabiliyorum ama tek görebildiğim duvarlar. Odağımı başka bir yere çekemiyor, başımı oynatmakta bile zorlanıyorum. İçinde yattığım kan göletinden yoğun ve boğucu bir koku geliyor. Yemekhanedeki insan sayısı gitgide artıyor; bedenleri, duvarların görüntüsünün önüne geçmeye başlıyor. Bu kadar telaşlı olmasalar aslında çok daha huzurlu bir manzara bu. Bütün benliğimle nefret ettiğim bu iş yerinde, bu kadar çok insanın benim için endişeleniyor olması hayatın garip bir ters köşesi. Kaç dakika geçti uyanalı? Beş? On? Fazla olmamalı. Uzaktan ambulans seslerini duymaya başladığıma göre, sandığımdan daha uzun bir süre geçmiş; çünkü şehrin epey dışındayız. Ambulans benim için geliyor olmalı. Yemekhanenin zemininde ne kadar süre yattım, bilmiyorum. Eğer zaman kavramı orada da aynı işliyor olsa, günlerce o boşlukta kaldığımı düşünebilirim. Ama aynı olmadığından eminim. Buradaki gerçeklikte en fazla birkaç saat geçmiş olmalı; aksi takdirde yemekhane görevlileri beni çoktan bulurdu. Belki de o çığlık Meral’e aitti. Ben geri dönmeyince beni kontrol etmek için gelmiş olabilirdi. Sağlık görevlileri gelip beni yerden kaldırdıklarında, yerdeki kan göletine uzaktan bakma fırsatı yakalıyorum. "Eh, o kadar da çok değil," diye geçiriyorum içimden. Sadece mide bulantısı yaratan kötü bir koku yayacak kadar yoğun. Sedat Bey şu an ne düşünüyordur acaba? Pek kıymetli mağaza zemininde bırakın bir damla kan izini, artık kocaman bir kan göleti var. "İyi," diye fısıldıyorum kendimce. Bu, uyandığımdan beri ilk sesli konuşma gayretim. "Müstehaktır ona." Belki de bir ego yığını olmaktan vazgeçip beni en başta hastaneye göndermeliydi. Belki bunu yapsaydı bu kadar bitap düşmez, o berbat yere tekrar çekilmezdim. İçim bir an için sızlıyor. Özer aklıma geliyor. Onu orada, o karanlıkta tek başına bıraktım. Bir anlık dehşet bütün vücudumu sarıyor ve aniden sedyemden kalkmaya çalışıyorum. "Gitmem lazım!" diye haykırıyorum. Beni geri yatırmaya çalışıyorlar. Beni duymuyorlar mı? Daha yüksek bir sesle bağırıyorum: "Onu bulmam lazım! Bırakın beni!" İzin vermiyorlar. "Özer'i bulmam lazım, lütfen gitmem lazım!" Özer'in kim olduğunu bile bilmiyorlar. Umrumda değil; sağlıklı düşünemiyorum. Aciliyet hissi bütün beynimi ele geçirdi. İnsanlar beni zapt etmekte güçlük çekiyor gibi. İyi, belki ellerinden kurtulabilirim. Eğer Özer'in anlattıkları doğruysa, zaten bu insanlar bana yardım edemez. Buradan yürüyüp gitsem bile hiçbir şey değişmeyecek; o korkunç yere geri döneceğim. Burasının daha iyi bir alternatif olduğu söylenemez tabii ama en azından burada bir ailem var. "Orada da bir arkadaşını geride bıraktın," diye hatırlatıyor beynim. Evet, ona yardım etmeliyim. Çırpınışlarım sürüyor ama eski kuvvetim kalmamış. Görüntüler tekrar silikleşmeye başlıyor. Sanırım az önce bir sakinleştirici uyguladılar. Kendimi tekinsiz bir uykunun kollarına bırakıyorum. O düzlemde uyudum sandığım şey neydi bilmiyorum ama kesinlikle gerçek bir uyku değildi. Yine de şu an kendimi çok daha zinde hissediyorum. Zihnim de bir o kadar berrak. Düzlemde geçirdiğim o tekinsiz zamanı da sayarsak, son birkaç günüm oldukça yıkıcı geçmişti doğrusu. Bu yüzden dinlenmiş bir şekilde uyanmayı, bugünün zafer listesine ekleyebilirim. Ben uyurken annemi çağırmışlar; o da apar topar hastaneye gelmiş. Mağazadaki arkadaşlarım sağ olsunlar, çantamı ve orada kalan kan içindeki diğer eşyalarımı anneme teslim etmişler. Çocukların henüz haberi yok, hâlâ okuldalar. Haber vermeyi de düşünmüyorum zaten. Odama girecek ilk yetkiliye, herhangi bir test ya da tedavi istemediğimi söyleyeceğim. Anneme bu kararımdan bahsetmedim; ona düzlemi ve olan biteni de anlatmadım. Deli damgası yemek istemiyorum. Ama belli ki ambulanstaki sağlık görevlilerinden son histeri krizimle ilgili bir şeyler duymuş. "Özer kim? Nereye gitmen lazım?" gibi binbir çeşit soruyla, cevap alamayacağını anlayana kadar beni sorguya çekiyor. Birkaç saat içinde bir doktor ordusu odama hücum ediyor. Durumumla ilgili anneme kısa bir bilgilendirme yapıyorlar ve kan testi isteyeceklerini söylüyorlar. Hemen araya giriyorum: "Herhangi bir test ya da tedavi istemiyorum." Annem neye uğradığını şaşırıyor. "Kızım sen delirdin mi? Saatlerce bilincini kaybetmişsin. Ya ciddi bir şeyse? Hayır, hayır doktor bey, ne yapılacaksa biz hepsini istiyoruz. Kızım ne dediğini bilmiyor şu an!" "Hayır anne, biliyorum ve istemiyorum. Eve gitmek, çocuklarımı görmek istiyorum. Onları boş yere telaşlandırmak istemiyorum. İşimden kalıp maaşımın kesilmesini istemiyorum." Bu son cümlenin etkili olacağını biliyorum. İkimizin de böyle bir lüksü yok. Annemin itirazlarına karşılık verebileceğim cevapları kafamda çoktan tasarladım. Sadece ben olsam annem parayı umursamaz belki ama çocukları üstü kapalı hatırlatmak onu susturmaya yetiyor. Annem beni tek başına geçindirebilir belki ama çocukların ihtiyaçları onun boyunu aşar. Benim çalışmama lüksüm yok. "Sağlığından daha önemli değil!" diye itiraz edecek oluyor ama zayıf bir itiraz bu. "Çocuklarım öyle," diyerek geri kalan tüm itirazların önünü tek bir hamlede kesiyorum. Doktorlar kararlılığım konusunda ikna olmuş olacaklar ki üstelemiyorlar. Kıdemli görünenlerden biri öne çıkıyor: "Bu durumda tedavi ve testleri reddettiğinize, hastaneden çıktıktan sonra oluşabilecek her türlü problemin sorumluluğunu aldığınıza dair bir form imzalatmamız gerekecek. Ama bir doktor olarak durumunuzun kritik olma ihtimalini hatırlatmak isterim..." "Hayır, formu imzalayacağım. Teşekkürler." Doktorlar odadan çıktıktan sonra annemin getirdiği yedek kıyafetleri giyip eşyalarımı topluyorum. Sekreter formu imzalatmaya geldiğinde elime bir haftalık bir istirahat raporu tutuşturuyor. "Doktor bey, tedaviyi reddetseniz de istirahatin iyi geleceğini düşündü," diyor. "Mükemmel," diye geçiriyorum içimden. Artık Özer’in ailesini bulmak için zamanım var. Asansörle otoparka inerken annemin babamı aradığını öğreniyorum. Boşanmış olmalarına rağmen annem, bizi alması için ona ısrar etmiş. Yirmilik Rus metresi Lena yüzünden babamdan pek haz etmediğim doğru; ama arabanın VIP konforunu, otobüsün kasvetli havasına tercih edebilirim. Yolda babamın da endişelendiğini şaşırarak fark ediyorum. Testleri reddettiğim için epey azar yiyorum. Biraz "baba" olup bizi yalnız bırakmasaydı bu seçimi yapmak zorunda kalmazdım belki ama neyse... Şu an tartışacak gücüm yok. Yolun geri kalanı sessiz geçiyor. Eve vardığımızda babam valizi taşıma bahanesiyle içeri giriyor ve beni bir kez daha şaşırtarak çocukları okuldan almayı teklif ediyor. "Sen dinlen kızım. Ben çocukları alır, eve getiririm. Gelirken Lena’yı da işten alırım, hep beraber güzel bir akşam yemeği yeriz, olur mu?" İtiraz etmeme fırsat vermeden kapıdan çıkıyor. Babamın, otuz beş yaşında bir kızı varken yirmi altı yaşındaki bir Rus'la gönül eğlendirmesine akıl sır erdiremiyorum. Rus Natachasını’nı anlayabiliyorum ama babamı asla. Babamın küçük çaplı bir mobilya şirketi var; ona sorsanız "akmasa da damlıyor" der ama durumu dışarıya hissettirdiğinden çok daha iyi. Gelirini minimum gösterip nafakadan kaçacak kadar sinsi. O "damlaların" Rus Natacha’nın lükslerine harcandığına şüphe yok. Kendi kızının, onun gibi elit insanlara hizmet eden bir mağazada temizlik görevlisi olmasında bir sakınca görmüyor. Ama bu beni ilgilendirmez. Onun gibi birinden zaten bir kuruş kabul edecek değilim. Şimdi önümde iki saatlik bir huzur var; duş alıp kendime gelmeli ve yarınki büyük aramaya hazırlanmalıyım. Duş almak, üzerime sinmiş olan o hastane ve kan kokusunu atmak zihnimi epey açıyor doğrusu. Annemle mutfakta yemek hazırlığına girişiyoruz. Bu akşam biraz kalabalık olacağız; bu kesinlikle benim tercihim değil. Bana kalsa sade bir yemek yer, kalan vaktimi çocuklarımla oyun oynayarak geçiririm. Mağaza işinin uzun ve bitmek bilmeyen saatleri yüzünden buna pek fırsat bulamıyorum zaten. Neyse ki çocuklarım bu konuda epey anlayışlılar. Babaları öldüğünden beri fazlasıyla ağırbaşlılar... Bu hallerini sevmiyorum; daha doğrusu, bu yaşta böyle "olgun" olmak zorunda kalmalarının sebebinden nefret ediyorum. Eşimi kanserden kaybettik. Hastalanmadan önce durumumuz gayet iyiydi; bir evimiz, arabamız vardı çok şükür. Çalışıyordu ve az çok bir birikim yapabiliyorduk. İki sene önce teşhis konulduğunda aslında ikimiz de umutluyduk. Doktorlar iyileşme oranının yüksek olduğundan bahsetmişti. Ama olmadı... İki senelik mücadeleyi sonunda kaybetti. Bu süreçte elimizdeki tüm ekonomik imkanları da tüketmiş olduk. Arabayı sattık, birikimleri harcadık. Elimizde kalan tek şey başımızın üstündeki çatımız oldu. Keşke hâlâ burada olsaydı da o çatı da olmasaydı dediğim günlerin sayısını hatırlamıyorum. Çorbaya son bir kez kıvam aldırırken kapı çalıyor. Babam çocuklarla gelmiş olmalı. Kapıyı açtığım an Natasha, abartılı bir kucaklaşmayla poşetlerini elime verip kendini evin içine atıyor. Her zamanki gibi fosforlu, ışıl ışıl kıyafetleri hepimizi kör etmeye yetecek kıvamda. "Ah, annen de buradaymış!" diyor, sesindeki hayal kırıklığı hepimize geçiyor. "Aa, tabii. Annem sonuçta. Sen kimsin?" Bu kadar alaycı bir karşılık vermemi beklemediği çok açık. Yüzü anında düşüyor. Umursamıyorum; çocukların çantalarını almak için yanlarına koşuyorum. Montlarını çıkartıp ellerini yıkamaları için lavaboya gönderiyorum. Annem sofrayı çoktan kurmuş. Bir tabak eksik koyulduğunu körler bile sayar. Bu akşam yemeği oldukça eğlenceli geçecek gibi. Masadaki eksik tabak, ortamın sessizliğini hepimizin yerine dolduruyor. Neyse ki okulda saymayı yeni öğrenmiş olan kızım Zeynep, büyük bir heyecanla kişileri ve tabakları tek tek sayıp "eksik tabak gizemini" çözüveriyor. Yeni tabağı getiren sekiz yaşında küçük bir kız çocuğu olunca da kimse gerilimi daha fazla yükseltmeye cesaret edemiyor. Çorbaları doldurmaya giderken Zeynep peşimden mutfağa süzülüyor. "Üzülme anne, ben saymayı geçen sene öğrendim, biliyorsun," diyerek belime sarılıyor. Seni küçük kurnaz tilki! Sahiden de saymayı çok önceden öğrendiler. Masadaki o "masum küçük kız" rolünü oynayışını, büyük bir gururla o tabakları sayışını hatırlayınca yüzüme geniş bir gülümseme yayılıyor. Zeynep'in ortamdaki gerginliğin sebebini anlaması ve durumu düzeltmek için kendini "kurban" olarak ateşe atması içimi ısıtıyor. Benim onları bu aile dramından korumam gerekirken, küçük kızım beni koruyor. Mutfaktan çıktığımda herkes yerini almış. Babam tam merkezde; sağında Metin, solunda Natasha... Metin’in diğer yanında ise annem oturuyor. Benim kurnaz kızım yine önden koşup Natasha'nın yanına tünüyor ve beni zor bir seçim yapmaktan kurtarıyor. Bana da annemin yanı, yani babamın tam karşısı kalıyor. Annem yine de kaşlarını çatıyor: "Zeynep beni sevmiyor galiba, bugün koşa koşa Lena'nın yanına oturdu," diyerek kırıldığını belli ediyor. Zeynep hemen atılıyor: "Aa, olur mu anneanne! Ben Lena abla'ya bugün okulda yaptığımız deneyi göstermek istemiştim. Hani dün sana anlatmıştım ya!" Annemin yüzü birden parlıyor. Bu ikisinin ne planladığını bilmiyorum ama tanık olmak için sabırsızlanıyorum. Zeynep, "Mutfaktan malzemeleri getirebilir miyim?" dediğinde babam büyük bir saflıkla bu "aile bağlarını güçlendirme" anına dört elle sarılıyor: "Aa tabii kızım, git getir. Bakalım ne öğretiyormuş öğretmeni benim küçük Zeynep'ime!" Onayı veren ben olmadığım için ne kadar mutlu olduğumu tarif edemem. Bu deneyin sonunun iyi bitmeyeceğinden adığım gibi eminim. Metin’e bakıyorum; aceleyle çorbasını bitirmeye çalışıyor. Bir bildiği var sanırım... Ben de onun ritmine uyup çorbamı hızla bitiriyorum. Annemse porsiyonuna dokunmamış, adeta bir tiyatronun başlamasını bekleyen seyirci gibi dikleşmiş. Zeynep birkaç dakika sonra bir elinde karbonat paketi, diğer elinde kırmızı bir sıvı ve bir bardak sirkeyle içeri giriyor. Sandalyemi nolur nolmaz diyerek anneme doğru yaklaştırıyorum. Zeynep malzemeleri tam Natasha'nın önüne bırakıyor. İçimden bir "Geçmiş olsun" çekiyorum. "Evet arkadaşlar," diyor Zeynep, bir sihirbaz edasıyla. "Buradaki sıvının içine renk vermesi için biraz salça karıştırdık. Üstüne şimdi karbonat atacağız." Neredeyse bütün paketi bardağa boşaltıyor. Natasha'nın sekiz yaşındaki bir çocuk karşısında bu kadar savunmasız kaldığı o nadir atmosferi derin derin içime çekiyorum. Bu anın mental bir fotoğrafını zihnime kazıyorum. "Eveeeet, şimdi reaksiyon zamanı!" Zeynep, bütün bir bardak sirkeyi kıkırdayarak bardağın içine boşaltıyor. Natasha daha ne olduğunu anlayamadan, bardağın ağzından taşan kıpkırmızı, yağlı ve keskin kokulu köpükler masanın üstünde bir yolculuğa çıkıyor ve oradan direkt o fosforlu kıyafetlerin üzerine hücum ediyor. "Ayy! Battım, mahvoldum! Perişan oldum!" Natasha'nın gözlerinde Zeynep’i boğmak isteyen bir kıvılcım görüyorum. Zeynep ise masumiyetinden ödün vermeden sırıtıyor: "Nasıl Lena abla, eğlenceli değil mi?" Durumu kurtarmak ve Zeynep’i ateş hattından çekmek için hemen atılıyoum: "Hadi gel üstünü başını temizleyelim. Hay Allah! Kızım masada yapılacak şey mi bu!" Zeynep’i kaptığım gibi banyoya götürüyorum. Çıkarken masaya son bir kez bakıyorum: Metin ve annem istemsizce sırıtıyor, babam mahcubiyetle karışık bir gülümsemeyi saklamaya çalışıyor, Natasha ise tam bir mağlubiyet yaşıyor. İşte benim kızım! Banyoda Zeynep’i temizlerken dışarıdaki kargaşayı duyuyorum. Babam binbir özürle Natasha'yı evine götürmek için ayaklanmış. Tam kapıdan çıkmadan önce babam yanıma yaklaşıyor. Sesi bu kez sahte bir neşe taşımıyor; aksine, çok içten gelen bir eziklik var içinde. "Barış öldüğünden beri yanında olamadım kızım," diyor, elimi sıkarak. "Ben ne yapmam gerektiğini bilemedim. Lena'yı da sevmediğini biliyorum. Sana nasıl babalık yapılır, beceremedim. Ama söz, daha çok yanında olacağım. Annen bugün neden hastaneden çıkmak istediğini anlattı... Yardım kabul etmeyeceğini biliyorum ama çocuklar için bir düşün, olur mu?" Yarın çocuklar okuldayken ofisine gelmemi tembihleyip evden çıkıyor. Natasha ve babamı yolcu ettikten kısa bir süre sonra eve tam bir neşe ortamı hakim oluyor. Annem, Zeynep’in saçlarını okşayarak, "Aferin benim küçük akıllı kızıma, gösterdi gününü o fosforlu şaşkına! Nereden geliyor böyle şeyler aklınıza hiç bilmiyorum," diyerek kahkahayı basıyor. Meğer mutfaktaki o stratejik planın mimarı Metin'miş; deneyi kardeşine o tarif etmiş. Akşamı, Natasha’nın o çaresiz "Mahvoldum, bittim!" haykırışlarını farklı tonlarda taklit ederek, gülüp eğlenerek geçiriyoruz. Bir an için düzlemi, oradaki o nefes kesen sıkışıklık hissini unutuveriyorum. Sanki Barış ölmemiş, köşeden kıkırdayarak bizi izliyormuş gibi bir sıcaklık kaplıyor içimi. Uzun zamandır kendimi bu kadar hafif hissetmemiştim. Gözüm saate iliştiğinde on bire yaklaştığını fark ediyorum. Yarın okul var. Çocukların çoktan yatakta olması gerekiyor ama bu nadir neşeyi darlamak istemiyorum. Yine de uyku saatini hatırlattığımda, her zamanki olgunluklarıyla kalkıp bizi öpüyorlar ve odalarına çekiliyorlar. Annem bu gece burada kalacak. Burun kanamalarım kadının ödünü kopardı. Ona düzlemden bahsedip huzurunu iyice kaçıramam; zaten bunca şeyden sonra bir de akıl sağlığımdan şüphe etmesini istemiyorum. Ona battaniye ve nevresim verip kendi odama çekiliyorum. Yatağa uzandığımda ilk işim telefonu elime alıp "Çelik Gıda" isimli marketleri aratmak oluyor. Haritalarda yirmiye yakın sonuç çıkıyor. Bir ipucu bulup eleme umuduyla fotoğrafları tek tek kaydırıyorum. Ve işte orada! Açılış kurdelesini keserken çekilmiş eski bir fotoğrafta, elinde makasla hafif mahcup bir şekilde poz veren Özer. Kalbim hızla çarpmaya başlıyor. Marketin konumuna hemen bir yıldız atıyorum. Buradan metroyla gidebileceğim bir yer; altı durak sonra inip biraz yürümem yeterli olacak. Plan kafamda netleşiyor: Yarın çocuklara güzel bir kahvaltı hazırlayacak, onları okula gönderecek ve doğruca Özer’in marketine gideceğim. Karısıyla konuşmalıyım. Onun düzlemden haberdar olduğunu biliyorum; umarım bana deli muamelesi yapmaz. Gözlerimi kapatıp kendimi uykunun kollarına bırakırken, aklımdaki son düşünce babamın o samimi özrü. Yarın o ofise gidip gitmemek, o özrü kabul edip etmediğimin de imzası olacak.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD