Ateş, restoranın tam ortasında, kulağına dolan piyano melodilerinin ve kadeh seslerinin arasında öylece kalakaldığında, göğüs kafesinin hırsla, öfkeyle ve tarif edilemez bir hayranlıkla inip kalktığını hissediyordu. Hayatında ilk kez bir kadın ona arkasını dönüp gitmiş, ilk kez bir kadın onun sadece gücünü değil, ruhunun en derininde sakladığı o çürümüş, sahte evlilik gerçeğini yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı. Elif’in zümrüt yeşili ipek elbisesinin mutfak kapısının arkasında kaybolan son parıltısı, Ateş’in zihninde adeta bir kor gibi asılı kaldı. Gitmek, buradan çıkıp arkasına bile bakmadan uzaklaşmak onun gururunun tek sığınağı olmalıydı ama yapamadı. Adımları onu kapıya değil, restoranın en karanlık, en kuytu köşesindeki boş masaya doğru sürükledi. Masaya oturdu, ceketinin önünü açtı ve yanına gelen garsona bakmadan, sesindeki o buz gibi tonla sadece "Sert bir viski," dedi. Bu gece buradan öylece, yenilmiş bir adam gibi çıkıp gitmeyecekti; Elif’in o sarsılmaz duvarlarının nerede çatlayacağını görene kadar, o krallığın tam ortasında bir gölge gibi bekleyecekti.
Garsonun getirdiği kehribar rengi sıvıdan büyük bir yudum alıp boğazının yanmasına izin verirken, gözleri sürekli mutfak kapısındaydı. Elif, yaklaşık yarım saat sonra kapıdan yeniden çıktı; yüzündeki o profesyonel, mesafeli tebessümle masaları geziyor, müşterileriyle ilgileniyordu. Ancak Ateş’in o karanlık köşeden kendisini izleyen keskin bakışlarını hissettiği an, adımları bir anlığına yavaşladı. Elif, adamın hala gitmediğini, aksine bir avcı sabrıyla kendisini köşesinde beklediğini gördüğünde içindeki o oyunbaz, cüretkar kadının hafifçe gülümsediğini hissetti. Ateş gibi baskın, her şeyi kontrol etmeye alışmış bir erkeği bu denli hırslandırmak, onun o sarsılmaz egosunu kendi mekanı üzerinde parça parça etmek Elif’e tarifsiz bir haz veriyordu. Adımlarını hiç acele ettirmeden, sanki Ateş oradaki sıradan bir detaymış gibi davranarak diğer masalarla ilgilenmeye devam etti. Onun bu umursamaz tavrı, Ateş’in oturduğu masada viski bardağını sıkan parmaklarının daha da gerilmesine neden oluyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, restoranın kalabalığı yavaş yavaş dağılmaya, mumlar diplerine doğru erimeye başladığında mekanda sadece birkaç masa kalmıştı. Elif, personeline son direktifleri verip bar tezgahının arkasına geçtiğinde, Ateş’in oturduğu masadan kalkıp kendisine doğru yürüdüğünü gördü. Adamın adımları ağır, kendinden emin ve bir o kadar da tehlikeliydi. Aralarındaki o birkaç metrelik mesafe kapandığında, Ateş bar tezgahına iki elini birden dayayarak Elif’in üzerine doğru hafifçe eğildi. "Beni orada saatlerce bekleterek cezalandırdığını mı sanıyorsun?" dedi Ateş, sesindeki o hırıltılı, arsız tonu gizlemeden. "Benim hakkımda yaptığın o sığ analizler beni buraya bağlamaya yetmez Elif. Beni buraya bağlayan tek şey, senin o hayır diyen dudaklarının, tenimin sıcaklığını hissettiğinde nasıl inleyeceğini görme arzusu."
Elif, bu arsız ve doğrudan gelen saldırı karşısında gözlerini bir an bile kırpmadı. Tezgahın altından çıkardığı taze bir kadehe hafifçe şarap doldurdu, kadehi dudaklarına götürüp küçük bir yudum aldıktan sonra Ateş’in tam karşısında durdu. "Hala aynı yerdesin Ateş," dedi Elif, sesindeki o alaycı, kışkırtıcı sakinliği koruyarak. "Kelimelerin ne kadar cüretkar olursa olsun, arkasında duran o boşluğu doldurmaya yetmiyor. Sen sadece elde edemediğin oyuncağın peşinden koşan hırslı bir çocuk gibisin şu an. Ve dürüst olmak gerekirse, senin bu sabırsızlığın beni cezbetmiyor, aksine sıkıyor." Ateş, bu sözler üzerine hafifçe güldü ama bu gülüşün ardında saf bir yırtıcılık gizliydi. Elini hızla uzatarak Elif’in kadehi tutan parmaklarının üzerine koydu; bu kez teması kaçınılmaz kılacak kadar sert ve sıcaktı. "Sıkılıp sıkılmadığına, tenin tenime değdiğinde karar verirsin," diye fısıldadı Ateş, parmaklarını kadının elinin üzerinde arsızca gezdirerek. "Bu gece o kibirli maskeni kendi ellerimle indireceğim."
Elif, elini adamın avucunun altından çekmedi; aksine, Ateş’in parmaklarının sıcaklığının kendi teninde bıraktığı o yakıcı hisse karşı meydan okurcasına adamın gözlerinin içine daha derin baktı. Aralarındaki o fiziksel temas, restoranın o loş sessizliğinde adeta bir patlama etkisi yaratmıştı. Elif, dudaklarındaki o arsız gülüşü kaybetmeden, "Demek maskemi indireceksin," dedi, ses tonunu iyice düşürüp adeta bir fısıltıya dönüştürerek. "Pekala Ateş. Eğer o bahsettiğin ateşe bu kadar güveniyorsan, bu gece sana bir şans daha vereceğim. Ama o lüks otel odalarına, senin kurallarınla yönetilen o sahte sığınaklara gitmeyeceğiz. Bu gece benim evime gidiyoruz. Ve inan bana, o kapıdan içeri girdiğimizde, kimin maskesinin düşeceğini, kimin daha fazla haz için yalvaracağını çok iyi göreceksin." Ateş, bu ani ve kışkırtıcı kabul karşısında gözlerindeki o karanlığın daha da büyüdüğünü hissetti. Elif’in elini daha da sıkı kavrayarak, "Gidelim," dedi, "Gidelim ve bu gecenin sonunda kimin kime diz çökeceğini tüm çıplaklığıyla görelim."
Restorandan birlikte çıktıklarında, gecenin soğuk ve pusu yüzlerine çarptı ama ikisinin de damarlarında akan o saf şehvet, dışarıdaki havayı tamamen hükümsüz kılıyordu. Elif, bu kez Ateş’in o lüks, siyah spor arabasına binmeyi kabul etti. Arabanın içine adım attıkları an, o dar ve kapalı alan aralarındaki gerilimi daha da tırmandırdı. Ateş, arabayı çalıştırıp Elif’in tarif ettiği adrese doğru hızla sürerken, gözü sürekli yan koltukta oturan kadının bacaklarında, yeşil ipek elbisenin altından görünen o pürüzsüz tenindeydi. Elif ise oldukça rahat bir tavırla arkasına yaslanmış, parmaklarını arabanın deri koltuğunda gezdirerek Ateş’in üzerindeki o sabırsız baskıyı izliyordu. Yolculuk boyunca aralarında hiçbir kelime konuşulmadı; çünkü ikisi de çok iyi biliyordu ki, o evin kapısı açıldığında kelimelerin yerini sadece tenlerin vahşi savaşı alacaktı.
Araba, şehrin sakin ama son derece lüks semtlerinden birindeki müstakil evin önünde durduğunda, Ateş motoru durdurur durdurmaz emniyet kemerini çözdü ve Elif’in kapısını açmasına bile izin vermeden arabadan indi. Elif, evinin anahtarını çantasından çıkarıp kapıya yaklaştığında, Ateş arkasından gelerek kadının sırtını kapının soğuk ahşap yüzeyine sertçe yasladı. Anahtar Elif’in elinden düşüp mermer zeminde çınlarken, Ateş daha fazla bekleyemiyormuş gibi Elif’in dudaklarına kapandı. Bu öpücük, günlerdir biriken o hırsın, kırılan gururun ve bastırılamayan o saf arrunun bir patlamasıydı. Ateş, kadının alt dudağını dişlerinin arasına alıp hırsla ısırırken, Elif de aynı arsızlıkla ve vahşetle ona karşılık veriyor, ellerini adamın takım elbisesinin ceketinden içeri sokarak çıplak sırtına tırnaklarını geçiriyordu. Kapıyı bir şekilde açıp kendilerini evin karanlık holüne attıklarında, üzerlerindeki kıyafetler artık aralarındaki en büyük düşman haline gelmişti. Ateş, Elif’in zümrüt yeşili elbisesini omuzlarından aşağıya doğru acımasızca yırtarcasına sıyırdı; yeşil ipek kumaş holün zeminine serilirken, Elif de adamın gömleğinin düğmelerini teker teker koparıp fırlatıyordu. Karanlığın içinde, sadece birbirlerinin ağır nefesleri ve tenlerinin birbirine her çarpışında çıkan o ıslak, şehvetli sesler yankılanıyordu. Ateş, Elif’i belinden kavrayıp havaya kaldırarak bacaklarını kendi beline dolamasını sağladı ve onu koridor boyunca, yatak odasına doğru nefes kesici bir hızla taşımaya başladı.