Ateş’in rezidansın okyanus manzaralı, buz gibi soğuk salona adım attığı an, şehir üzerindeki o gri ve puslu elbiseyi yırtıp atmaya çalışıyordu. Dün gecenin izleri hâlâ zihninde, şakaklarında bir uğultu gibi çınlıyordu. Elif’in o arsız gülümsemesi, kulaklarında çınlayan o acımasız ve kıskançlık krizlerini tetikleyen sözleri, restorandaki o meydan okuyan duruşu... Ateş, ceketini devasa deri koltuğun üzerine savururken dişlerini sıktı. Bir holdingi yönetmek, milyon dolarlık yönetim kurullarını dize getirmek onun için çocuk oyuncağıydı; ancak Elif adındaki o kimsesiz, dik başlı kadın, onun karizmasını ve aşılmaz sanılan gururunu her gece parçalara ayırıyordu.
Salondaki sessizlik, topuklu ayakkabıların mermer zeminde çıkardığı ritmik ve soğuk seslerle bölündü. İçeri giren kadın, Ateş’in ailesinin zoruyla, şirket birleşmeleri ve soyadı prestijleri uğruna evlenmek zorunda kaldığı karısı Sanem’di. Sanem, zarif, kusursuz giyimli, cemiyet hayatının kurallarına göre yetiştirilmiş ama Ateş için bu evin mobilyalarından hiçbir farkı olmayan bir kadındı. İkisi de bu evliliğin sadece kağıt üzerinde bir formalite olduğunu biliyor, yıllardır aynı çatı altında iki yabancı gibi yaşıyorlardı. Ateş karısının hayatına karışmaz, onun cemiyet davetlerinde boy göstermesine izin verir; Sanem de Ateş’in gece hayatına, etrafındaki kadınlara ve eve geç gelmelerine ses çıkarmazdı.
Ama bu sabah, Sanem’in duruşunda ve gözlerinde yıllardır görülmeyen bir kararlılık, farklı bir hesap vardı.
Sanem, üzerindeki kürk etolü yavaşça çıkarıp yemek masasının kenarına bıraktı. Ateş’in karşısındaki koltuğa oturdu. Gözleri, kocasının üzerindeki kırışmış gömleğe, göz altındaki morluklara ve etrafa yaydığı o huzursuz, yırtıcı auraya takıldı. Ateş’in yine başka bir kadından —ya da o kafaya taktığı restoran işletmecisi kadından— geldiğini anlamak için dahi olmasına gerek yoktu. Ancak Sanem için artık bu kaçamakların bir önemi kalmamıştı. Onun çok daha büyük, ailesi tarafından dikte edilen ve kendi geleceğini garanti altına alacak bir planı vardı.
"Yine dışarıdaydın," dedi Sanem, sesi son derece mesafeli ama bir o kadar net bir tonla. "Ve yine aynı bitkinlikle eve döndün Ateş."
Ateş, bar ünitesinden bir kadeh alıp içine iki parça buz attı. Viskiyi kadehe doldururken karısına dönmedi bile. Sesi, içerideki o dondurucu havayı daha da soğutacak kadar boğuktu.
"Sana hesabını vermem gereken bir hayatım olmadığını sanıyordum Sanem," dedi Ateş. Kadehi tek bir yudumda dikleyip viskinin Boğazını yakmasına izin verdi. "Sabahın bu saatinde benimle formalite icabı sohbetler yapacak değilsin herhalde. Ne istiyorsun?"
Sanem bacak bacak üstüne attı. Yüzündeki o soğuk, cemiyet kadını maskesi sarsılmadı.
"Doğru, birbirimize hesap vermeyiz," dedi Sanem, gözlerini kocasının geniş sırtına dikerek. "Sen kendi hayatını yaşarsın, ben kendi hayatımı. Ama artık bu evliliğin sadece kağıt üstünde kalması ailelerimizin gözünde yetersiz kalmaya başladı. Dün akşam babamla ve annenle uzun bir toplantı yaptık. Şirketlerin geleceği, hisse devirleri ve soyadının devamlılığı konuşuldu."
Ateş yavaşça karısına doğru döndü. Gözlerindeki o tehlikeli alev, Sanem’in kurduğu cümlelerin nereye varacağını sezmişti. Kadehi masaya sertçe bıraktı. Çıkan ses salonda çınladı.
"Lafı dolandırma Sanem. Sadede gel."
Sanem, derin bir nefes alarak göğsünü dikleştirdi. Sesindeki o yüzeysel rahatlığın arkasına gizlediği ısrarı net bir şekilde ortaya koydu:
"Bir çocuk istiyorum Ateş. Bu evlilikten bir bebek doğmalı."
Ateş, duyduğu cümle karşısında bir an için duraksadı. Ardından göğsünden karanlık, alaycı bir kahkaha yükseldi. Bu kahkaha, Sanem’in suratında bir tokat gibi patladı ama kadın istifini bozmadı. Ateş, karısına doğru birkaç ağır adım attı. Aralarındaki mesafe azaldıkça, Ateş’in ezici ve tehditkar varlığı odayı kapladı.
"Çocuk mu?" dedi Ateş, sesi bir fısıltı kadar tehlikeli. "Seninle benim aramda bir çocuk mu? Bizim aramızda karı-koca ilişkisine dair tek bir kırıntı bile yokken, sen hangi çocuktan bahsediyorsun Sanem? Ailelerimizin kurduğu bu lüks hapishaneye bir de masum bir bebeği mi dahil edeceğiz?"
"Bu benim isteğim değil sadece, bu bir zorunluluk Ateş!" dedi Sanem, ilk kez sesindeki o soğuk mefhumu kırarak. Oturduğu yerden kalktı ve Ateş’in gözlerinin içine baktı. "Holdingin geleceği, ailelerin prestiji ve o çok güvendiğin mirasın korunması için bir varis gerekiyor. Annen her gün arayıp bana baskı yapıyor. Babam şirket hisselerinin devri için bir çocuk şartı koşuyor. Sen sokaklarda, restoranlarda ne idüğü belirsiz kadınların peşinde koşarken, ben bu evde o soyadının ağırlığını taşıyorum!"
Sanem’in "ne idüğü belirsiz kadınlar" cümlesi, Ateş’in zihninde doğrudan Elif’in görüntüsünü canlandırdı. Elif’in dün gece bir İtalyan’la geçirdiği o vahşi geceyi anlatırken yüzünde beliren o arsız, kışkırtıcı gülümseme ve kendisini nasıl küçümsediği zihnine bir mızrak gibi saplandı. Ateş’in içindeki öfke patlama noktasına geldi. Sanem’in bileğini hızla kavradı.
"Ağzından çıkan kelimelere dikkat et Sanem," dedi Ateş, parmakları kadının ince bileğini ezerken. "Bu evliliğin kurallarını en başta koyduk. Sen benim hayatıma, yatağıma, kiminle olduğuma karışamazsın. Ben de seninkine karışmam. Ama benden bir çocuk isteyerek aramızdaki o çizgiyi aşıyorsun. Ben seninle aynı yatağa bile girmiyorum, senden bir çocuk sahibi olacağımı nasıl düşünürsün?"
Sanem, bileğindeki acıya rağmen geri adım atmadı. O da bu cemiyet hayatının hırslarıyla büyümüş, kendi geleceğini teminat altına almak isteyen soğuk bir kadındı.
"Girmek zorundasın Ateş!" diye haykırdı Sanem. "Tüp bebek olur, medikal yollarla olur, ya da o tiksindiğin yatağa benimle girersin! Ama o çocuk bu eve gelecek. Eğer o çocuğu bana vermezsen, babam holdingdeki tüm hisselerini çeker ve o çok gurur duyduğun imparatorluğun sallanmaya başlar. Annenin cemiyetteki yerini nasıl kaybedeceğini biliyorsun. Beni bu evde bir büst gibi tutamazsın. Ben bu ailenin geliniysem, o çocuğun annesi de ben olacağım!"
Ateş, karısını geriye doğru itti. Sanem hafifçe sendeleyerek koltuğa tutundu. Ateş’in göğsü hızla kalkıp iniyordu. Ailesinin ve şirket çıkarlarının onu boyunduruğu altına alma çabası, içindeki o kontrol delisini çıldırtıyordu. Bir tarafta Elif’in onu reddeden, bağımsızlığıyla ezip geçen o yırtıcı varlığı; diğer tarafta ailesinin ve karısının onu bir damızlık gibi kullanarak holdinge bağlama isteği...
"Seni ve senin o sahte dünyanı mahvederim Sanem," dedi Ateş, sesindeki her kelime buz kesmişti. "Bana şantaj yapmaya kalkışma. O holdingi nasıl ayakta tuttuğumu en iyi sen biliyorsun. Benden çocuk falan alamayacaksın. Şimdi çekil karşımdan."
Sanem, üzerini düzelterek doğruldu. Yüzündeki o soğuk gülümseme yeniden belirdi.
"Göreceğiz Ateş," dedi Sanem, çantasını alarak kapıya doğru adımlarken. "Annen bugün buraya gelecek. Aile meclisi toplandığında o reddettiğin çocuğun bu holding için ne kadar hayati olduğunu sana bizzat gösterecekler. Sen o sokak kadınlarıyla gününü gün etmeye devam et ama eninde sonunda o yatağa benimle gireceksin."
Sanem, topuklu ayakkabılarının soğuk sesleri eşliğinde salondan çıkıp gitti.
Ateş salonda tek başına kaldığında, masanın üzerindeki cam kadehi alıp devasa cam duvara doğru hırsla savurdu. Kadeh büyük bir gürültüyle parçalanıp mermer zemine saçıldı. İçindeki yangın, öfke ve arzu birbirine karışmıştı. Karısının çocuk ısrarı, ailesinin baskısı ve Elif’in o ulaşılamaz, gurur kırıcı tavrı... Ateş kendini kapana kısılmış bir aslan gibi hissediyordu.
Ceketini hırsla sırtına geçirip rezidansından çıktı. Arabasına atladığı gibi gaza bastı. Motorun devasa kükremesi garajda yankılanırken, tek bir hedefi vardı: Elif’in restoranı.
Şehrin sokaklarını hızla yarıp restorana vardığında gündüz saatleriydi. Restoran henüz açılmamıştı ama Elif ve Ezgi içeride akşamın hazırlıklarını yapıyordu. Ateş, ağır ahşap kapıyı iterek içeri girdi. Salonda temizlik yapan çalışanlar ve Ezgi, Ateş’in o tehlikeli ve öfkeli halini görünce geriledi.
Elif, bar tezgahının arkasında, elindeki menüleri düzenliyordu. Üzerinde yine göğüs dekoltesi belirgin, mürdüm rengi şık bir elbise vardı. Teninde hâlâ dün gecenin, Aleks ile yaşadığı o vahşi anların izleri vardı ve Elif bunu gizleme gereği bile duymuyordu. Ateş’in içeri girdiğini görünce kafasını yavaşça kaldırdı. Yüzüne o en arsız, en kışkırtıcı gülümsemesini yerleştirdi.
"Ooo, patron yine erken saatte mekanımda," dedi Elif, sesi salonda çınlayan arsız bir melodi gibiydi. "Ne oldu Ateş? Karın evde kahvaltı hazırlamadı mı yine? Yoksa dün gece anlattığım İtalyan hikayesi uykularını mı kaçırdı?"
Ateş, bar tezgahına doğru devasa adımlarla yürüdü. Ezgi araya girmek istedi ama Elif eliyle Ezgi’ye durmasını işaret etti. Elif, Ateş’in gözlerindeki o gözü dönmüş öfkeyi ve çaresizliği net bir şekilde görüyordu.
Ateş, bar tezgahının üzerine iki elini sertçe koydu. Yüzünü Elif’e doğru eğdi.
"Karım çocuk istiyor Elif," dedi Ateş, sesi boğuk, öfkeli ve çaresizlikle harmanlanmış bir fısıltı gibi çıktı.
Elif bir an için duraksadı. Ama bu duraksama sadece bir saniye sürdü. Ardından başını geriye atarak kahkahalarla gülmeye başladı. O arsız kahkahası, restoranın yüksek tavanında yankılanırken Ateş’in gururunu bir kez daha ayaklar altına aldı.
"Çocuk mu?" dedi Elif, gülmesini bastırmaya çalışarak ama sesindeki o alayı sonuna kadar vurgulayarak. "Vah vah! Demek bizim büyük holding patronumuz en sonunda babalık görevlerini hatırlamak zorunda kalıyor! Karın senden bir varis istiyor ve sen buraya gelip bana bunu mu anlatıyorsun? Ne yapmamı bekliyorsun Ateş? Bebeğin emziğini mi alayım?"
Ateş, tezgahın üzerinden uzanıp Elif’in gömlek benzeri elbisesinin yakasını kavradı ve kadını kendine doğru sertçe çekti.
"Benimle dalga geçme!" diye gürledi Ateş. "Ben o kadından çocuk istemiyorum! Ben o sahte hayatın hiçbir kırıntısını istemiyorum! Ben seni istiyorum Elif! Bedenindeki o arsızlığı, o yangını istiyorum! Ama sen her gece başkalarının yatağında gezerken, beni o eve, o kadının çocuk çığlıklarına mahkum ediyorsun!"
Elif, yakası adamın elinde olmasına rağmen gözlerini bile kırpmadı. Yüzünü Ateş’in yüzüne iyice yaklaştırdı. Bakışlarında ne bir acıma ne de bir geri adım atma vardı.
"Sen zaten mahkum bir adamsın Ateş," dedi Elif, sesi bir yılan gibi kıvrılarak, son derece arsız ve acımasız. "Sen o paranın, o holdingin, o ailesel zorunlulukların kölesisin. Karın senden çocuk istiyorsa gidip o çocuk işini halledeceksin. Çünkü senin hayatın bir kurgu, bir formalite. Ama ben... ben özgürüm. Ben dün gece Aleks’le o yatakta reçellerle, çikolatalarla hazzın dibine vururken senin evliliğini düşünmüyordum. Şimdi o elini yakamdan çek."
Ateş, kadının bu acımasız sözleri karşısında parmaklarının titrediğini hissetti. Elif’in yakasını bıraktı ama gözlerindeki o yırtıcı alev sönmedi.
"O çocuk olmayacak Elif," dedi Ateş, hırsla soluyarak. "O kadın benden bir çocuk alamayacak. Ve sen... sen ne kadar başkalarıyla yatarsan yat, eninde sonunda benim kollarıma düşeceksin."
Elif, elbisesinin yakasını düzeltti. Yüzünde o soğuk ve meydan okuyan tavırla Ateş’e son bir bakış attı.
"Gidip karını hamile bırak patron," dedi Elif, arsızca sırıatarak. "Belki bir bebek ağlaması senin şu kırık gururunun sesini bastırır. Ama buraya bir daha gelip bana aile dertlerini anlatma. Benim dükkanımda sadece haz satılır, acıma değil."
Ateş, arkasını dönüp restorandan fırladı. İçindeki öfke, karısının çocuk isteği ve Elif’in o aşılmaz, yırtıcı reddedişiyle devasa bir kasırgaya dönüşmüştü. İki kadın arasında sıkışıp kalmış gibi görünse de, Ateş biliyordu ki o fırtına yakın zamanda tüm şehri yakıp yıkacaktı.