Ateş’in rezidansın okyanus manzaralı, buz gibi soğuk salona adım attığı an, şehir üzerindeki o gri ve puslu elbiseyi yırtıp atmaya çalışıyordu. Dün gecenin izleri hâlâ zihninde, şakaklarında bir uğultu gibi çınlıyordu. Elif’in o arsız gülümsemesi, kulaklarında çınlayan o acımasız ve kıskançlık krizlerini tetikleyen sözleri, restorandaki o meydan okuyan duruşu... Ateş, ceketini devasa deri koltuğun üzerine savururken dişlerini sıktı. Bir holdingi yönetmek, milyon dolarlık yönetim kurullarını dize getirmek onun için çocuk oyuncağıydı; ancak Elif adındaki o kimsesiz, dik başlı kadın, onun karizmasını ve aşılmaz sanılan gururunu her gece parçalara ayırıyordu. Salondaki sessizlik, topuklu ayakkabıların mermer zeminde çıkardığı ritmik ve soğuk seslerle bölündü. İçeri giren kadın, Ateş’in ailesi

