RÜYA+18 🐞

1871 Words
Ateş, göğsüne yığılan Elif’in sıcak, kesik nefeslerini hissederken gözlerini kapatıp kaslarının gevşemesine izin verdi. Parmakları kadının terden sırtına yapışmış nemli saç telleri arasında geziniyor, kalbinin göğüs kafesini zorlayan o güçlü vuruşlarını dinliyordu. Salondaki loş ışıklar, koltuğun kenarından zemin kaplamasına doğru süzülen kırık kadeh parçalarının üzerinde hafifçe parıldıyor, dışarıdaki puslu havanın karartısı yavaş yavaş kırılmaya başlıyordu. Ancak tam da Elif’in kokusunu içine çekip onun omuzlarına doğru bir öpücük daha kondurmak istediği an, zihninde garip bir çatırdama hissetti. ​Bedenindeki o dayanılmaz sıcaklık, aniden yerini dondurucu bir rüzgarın uğultusuna bıraktı. Ateş’in kollarının arasındaki o kanlı canlı, ateş gibi sıcak beden, parmaklarının arasından bir kum tanesi gibi kayıp gitmeye başladı. Elif’in kokusu silindi; tırnaklarının sırtında bıraktığı o yakıcı sızı bir an içinde yok oldu. Ateş gözlerini hızla açtığında, ne restoranın o ahşap bar tezgahını gördü ne de devasa deri koltuğu. ​Etrafındaki her şey devasa bir sis perdesinin arkasında eriyip gidiyordu. Bakışları ellerine kaydı; az önce Elif’in pürüzsüz belini tutan elleri boşluğu kavramıştı. Etrafındaki o sıcak, kırmızımtırak loşluk; yerini tamamen karanlık, soğuk ve uçsuz bucaksız bir boşluğa bıraktı. Ateş’in şakaklarında sert bir sızı belirdi. Göğsü hızla kalkıp iniyor, bilinci gerçeklik ile rüyanın arasındaki o ince ve keskin çizgide bocalıyordu. Bir rüyaydı bu. Zihninin, günlerdir bastırdığı arzularından, bitmek bilmeyen hırslarından ve gururunun yarattığı o karanlık labirentten kaçmak için kurduğu muazzam, kusursuz bir tuzaktı. ​Ateş, derin bir nefes alarak karanlığın ortasında doğruldu. Rüyanın yarattığı o yüksek haz, bilincinin uyanışıyla birlikte yerini derin bir boşluğa bıraktı ama zihni o illüzyonu henüz tamamen terketmek istemiyordu. Gece boyunca Elif ile girdiği o amansız savaş, bedeninde bıraktığı yorgunluk hissi kadar gerçekti. Adımlarını nereye attığını bilmeden boşlukta yürümeye başladı. Her adımında, az önce rüyasında yaşadığı anların kırıntıları etrafında birer cam kırığı gibi süzülüyordu. Bar tezgahından düşen kadehlerin sesi kulaklarında çınlıyor, Elif’in "Bu gece kurallar yok Ateş," diyen o baştan çıkarıcı fısıltısı zihninin duvarlarında yankılanıyordu. ​Sisin içinden yavaşça devasa bir holding binasının soğuk, camdan silüeti yükselmeye başladı. Ateş, kurguladığı o rüya aleminin boyut değiştirdiğini fark etti. Şimdi o loş restoranın sıcaklığından tamamen uzakta, kendi kurduğu o gri ve kurallarla dolu dünyanın tam ortasındaydı. Yüksek tavanlı, soğuk mermerlerle kaplı koridorlarda yürüyordu. Üzerinde yine o kusursuz siyah takımı vardı ama ceketinin düğmeleri açık, gömleğinin yakası gevşetilmişti. Rüyasındaki o vahşi adama dönüşmüş halde, holdingin en üst katındaki devasa cam odasına doğru adımlıyordu. ​Koridorun sonuna geldiğinde, cam panelin arkasında Elif’i gördü. Kadın, o rüyadaki kadar cüretkar ama bir o kadar da ulaşılmaz duruyordu. Üzerinde siyah, vücuduna oturan bir elbise vardı. Aralarındaki o şeffaf cam duvar, rüyanın başındaki görünmez engellerin somutlaşmış bir haliydi. Ateş, adımlarını hızlandırdı. İçindeki öfke, arzu ve tutku yine aynı hızla kanına karıştı. Elini buz gibi soğuk cam panele koydu. Camın diğer tarafındaki Elif, başını yavaşça Ateş’e doğru çevirdi. Yüzünde o tanıdık, meydan okuyan, boyun eğmeyen gülümseme vardı. ​Ateş, avucunun içiyle cama yüklendi. Rüya, onun arzularının ve hırslarının kontrolünde yeniden şekilleniyordu. Cam panel, Ateş’in dokunuşuyla birlikte sanki kızgın bir demir buzun üzerine basmış gibi çatlamaya, çıtırdamaya başladı. İnce kılcal çatlaklar devasa bir ağ gibi bütün paneli kapladı ve tek bir an içinde, binlerce kristal parçasına ayrılarak yere saçıldı. Çıkan o keskin ses, boş koridorda yankılanırken Ateş tek bir adımda Elif’in alanına girdi. ​"Benden kaçamazsın," diye gürledi Ateş. Sesi, rüyanın kasvetli atmosferinde yankılanan derin bir uğultu gibiydi. "Kurduğun her cümleyi, yüzüme çarptığın her hakareti senin bedeninde eriteceğimi biliyorsun." ​Elif, geri adım atmadı. Aksine, göğsünü dikleştirerek Ateş’in üzerine doğru yürüdü. İki güçlü irade, rüyanın bu yeni sahnesinde yeniden karşı karşıya gelmişti. Elif’in gözlerinde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı; sadece Ateş’i için için yakan o cüretkar alev parıldıyordu. ​"Seni kaçıran ben değilim Ateş," dedi Elif, sesi o kadar yakındı ki, breath’i Ateş’in çenesine çarpıyordu. "Sen kendi yarattığın o lüks hapishanenin duvarları arasında sıkışıp kaldın. Beni o duvarları yıkmak için bir bahane olarak kullanıyorsun ama aslında tek istediğin bana yenilmek." ​Bu sözler, Ateş’in zihnindeki o yırtıcı avcıyı yeniden uyandırdı. Ateş, Elif’in belini tek bir hamlede yakalayıp onu devasa ahşap toplantı masasına doğru savurdu. Masanın üzerindeki dosyalar, mimari projeler, tabletler ve cam bardaklar büyük bir gürültüyle mermer zemine saçıldı. Ateş, kadının üzerine kapandığında, aralarındaki çekim rüyanın ilk anlarından çok daha sert ve çok daha yıkıcı bir boyuta ulaştı. ​Elif’in sırtı ahşap masaya çarptığında dudaklarından kaçan o hafif inleme, Ateş’in son kontrol kırıntılarını da yakıp yıktı. İki elini kadının başının iki yanına masaya dayadı ve doğrudan Elif’in gözlerinin içine baktı. Dışarıda devasa bir fırtına kopuyordu; holding binasının yüksek camlarına çarpan yağmur damlaları, şimşeklerin çakmasıyla birlikte içeriye vahşi, gölgeli bir ışık saçıyordu. ​"Sana yenilmek mi?" diye fısıldadı Ateş, sesi arzu ve öfkeyle boğuklaşmıştı. "Ben kimseye yenilmem Elif. Bütün bu dünyayı yakar, yine de o dizleri yere vurmam. Ama sen... sen bu yangının tam ortasında benimle birlikte yanacaksın." ​Ateş, kadının dudaklarına tekrar kapandı. Bu öpücük, restondaki bar tezgahındaki birleşmeden çok daha aç, çok daha baskındı. Elif’in dudaklarını adeta kendi mülkü kılmak istercesine sahipleniyor, kadının dilini kendi ağzının içine çekerek nefessiz bırakıyordu. Elif ise pes etmek şöyle dursun, ellerini Ateş’in saçlarının arasına daldırıp onu kendine daha da sertçe çekti. Tırnaklarını adamın kafa derisine batırıyor, Ateş’in ritmine aynı agresiflikle yanıt veriyordu. ​Ateş, ellerini Elif’in elbisesinin yırtmacına soktu. İpek kumaşın altındaki o sıcak ten, rüyanın getirdiği o gerçeküstü duyguyla adeta parmaklarını yakıyordu. Kadının bacağını hızla kendi beline doladı. İki beden, masanın üzerinde bir fırtınanın ortasındaki iki savrulan gemi gibi birbirine kenetlendi. Ateş’in geniş göğsü, Elif’in hızla inip kalkan göğsüne baskı yaparken, ikisinin de teninden süzülen ter damlaları şimşek ışıklarının altında parıldıyordu. ​"Söyle," dedi Ateş, kadının çenesini sertçe kavrayıp başını geriye doğru eğerken. Öpücüklerini kadının hassas boyun çukuruna indirdi. Islak diliyle kadının şahdamarının üzerinde gezinirken, Elif’in bedeninin nasıl titrediğini hissetti. "Söyle Elif... Kim kimin esiri?" ​Elif, başını masanın ahşap yüzeyine bastırarak derin bir çığlık gibi çıkan nefesini dışarı bıraktı. Ateş’in dokunuşları, teninde gezen o sert ve arsız eller, zihnini tamamen felç ediyordu. Ama o eğilmeyen gururu, rüyanın içinde bile teslim olmasını engelliyordu. Bakışlarını Ateş’in karanlık gözlerine dikti. ​"İkimiz de..." dedi Elif, sesi kışkırtıcı bir nefes gibi çıktı. "İkimiz de bu yangının kölesiyiz. Ama bu gece beni ezemezsin Ateş. Beni ancak benim izin verdiğim kadar yaşayabilirsin." ​Bu cüretkar cevap, Ateş’in içindeki o vahşi arzuyu son raddeye çıkardı. Ateş, kadının kalçalarını kavrayarak onu masanın kenarına doğru çekti. İki bedenin birbirine çarpışından çıkan o ıslak, ritmik sesler, holdingin devasa salonunda çakan şimşeklerin uğultusuna karışıyordu. Rüyanın getirdiği o sınırsızlık hissiyle, zaman ve mekan kavramı tamamen kaybolmuştu. Ateş, kadının bedeninde kaybolurken, içindeki o kırık gururun, o yılların birikmiş öfkesinin yerini katıksız bir hazza bıraktığını hissediyordu. ​Elif, ellerini Ateş’in sırtına geçirdi. Adamın kaslı sırtında tırnaklarıyla uzun, derin izler bırakırken, kalçalarını Ateş’in sert hamlelerine doğru itti. Ritmin yüksekliği, ikisinin de nefeslerini kesme noktasına getirmişti. Dışarıdaki fırtına en şiddetli anına ulaşırken, binanın devasa camları rüzgarın baskısıyla sarsılıyor, içeriye sızan gölgeler ikisinin birleşen bedenlerini adeta tek bir karanlık silüet haline getiriyordu. ​Ateş, kadının bacaklarını daha da yukarı, kendi omuzlarına doğru kaldırıp hamlelerini derinleştirdi. Her bir dokunuşunda Elif’in ağzından dökülen kışkırtıcı inlemeler, adamın zihnindeki son mantık kırıntılarını da süpürüp götürüyordu. Bu, bir ön sevişmenin ötesinde, iki ruhun birbirini yok etmek istercesine birleştiği devasa bir güç gösterisiydi. Ateş, Elif’in yüzüne dökülen nemli saç tutamlarını geriye iterken, kadının gözlerindeki o tutkulu, aç bakışları gördü. O gözlerde teslimiyet yoktu; o gözlerde Ateş’i kendi içine çekip yok etmek isteyen bir karadelik vardı. ​Gecenin bu hayali evresinde, masanın üzerindeki o amansız tur, yerini masanın hemen altındaki soğuk mermer zemine bıraktı. Ateş, Elif’i kollarının arasına alıp yere indirdi. Cold mermer ile kadının volkan gibi yanan teni arasındaki o muazzam tezat, arzusunu daha da biledi. Ateş, kadının üzerine tamamen çökerek gövdesini onun bedenine sabitledi. Elleri kadının göğüslerinde, belinde, kalçalarında arsızca ve durmaksızın geziyordu. Kadının pürüzsüz tenini emiyor, dişlerini köprücük kemiklerine hafifçe geçirerek iz bırakıyordu. ​Elif, başını mermer zemine vururcasına geriye attı. Göğsü, Ateş’in sert dokunuşlarıyla sürekli yukarı kalkıyor, dudaklarından kaçan yüksek sesli inlemeler boş holding katında yankılanıyordu. Ateş’in kulağına doğru eğilip, "Daha sert Ateş..." diye fısıldadı. "Yıkacaksan tam yık. Arkada tek bir sağlam taş bile bırakma." ​Bu fısıltı, rüyanın sınırlarını sonuna kadar zorladı. Ateş, ritmini akıl almaz bir hıza çıkardı. Güçlü kalçalarının her hareketinde Elif’in bedeninden yükselen o sıcak dalga, Ateş’in zihnini tamamen ele geçirdi. İki beden, mermer zeminin üzerinde ter, tutku ve arzuyla yıkanıyordu. Şimşeklerin çakmasıyla aydınlanan salon, her defasında ikisinin birbirine geçmiş, sarmaşık gibi dolanmış bedenlerini anlık bir flaş gibi ortaya çıkarıyordu. ​Ateş, kadının belini iki eliyle sımsıkı kavrayıp kendini son bir kez, en derin noktaya kadar bıraktı. Elif, hissettiği o devasa haz dalgasıyla birlikte tırnaklarını Ateş’in omuzlarına gömdü ve salonun tavanında çınlayan uzun, keskin bir çığlık attı. Bedenindeki kasılmalar, Ateş’in etrafını sımsıkı sararken, Ateş de kendi içindeki o patlamayı durduramadı. Göğsünden yükselen derin, hayvani bir böğürtüyle kendini kadının sıcaklığının ortasına bıraktı. Zirvenin getirdiği o muazzam haz, zihnindeki bütün ışıkları tek tek söndürdü. ​Rüya, o patlama anında yeniden biçim değiştirmeye başladı. Mermer zemin, holding camları, çakan şimşekler ve yağmur sesi yavaş yavaş silindi. Ateş, Elif’in bedenine yapışmış halde, o sıcaklığın içinde eridiğini hissediyordu. Haz dalgası yavaş yavaş çekilirken, yerini yine o derin, huzurlu ama bir o kadar da ağır boşluğa bıraktı. ​Ateş, gözlerini açmaya çalıştı ama kapakları kurşun gibi ağırdı. Zihnindeki o yangın yerinde şimdi sadece ılık küller kalmıştı. Nefesleri yavaşladı, kalbinin o delice çarpıntısı yerini ritmik, sakin vuruşlara bıraktı. Elif’in varlığı hâlâ teninde bir hayalet gibi gezinse de, rüyanın sonuna geldiklerini biliyordu. ​Yavaşça bilincinin su yüzüne çıktığını hissetti. O karanlık boşluk yavaşça dağıldı, etraftaki sis perdesi tamamen ortadan kalktı. Ateş, derin, sarsıcı bir nefes alarak gözlerini araladı. ​Gördüğü ilk şey, tavanın üzerindeki ahşap kirişler oldu. Yattığı yer, ne holdingin mermer zeminiydi ne de o restoranın bar tezgahı. Kendi yatak odasındaki devasa yatağındaydı. Yorganı beline kadar çekilmiş, üst gövdesi tamamen çıplaktı. Göğsü hâlâ rüyanın etkisiyle hızla kalkıp iniyordu. Şakaklarından süzülen bir ter damlası şakak boyunca akıp yastığa emildi. ​Ateş, derin bir soluk alarak yatakta doğruldu. Elleriyle yüzünü sıvazladı, parmaklarını terli saçlarının arasından geçirdi. Bedeninde hâlâ o rüyadaki kasılmaların, o yüksek arzunun bıraktığı yorgunluk ve sıcaklık vardı. Sağ tarafına, yatağın boş kısmına baktı. Çarşaflar buruşmuştu ama yanı boştu. Oraya dokundu; kumaş soğuktu. ​Sessizlik, odanın içine ağır bir sis gibi çökmüştü. Pencereden içeri giren sabahın ilk gri ışıkları, odadaki mobilyaların silüetlerini zayıfça aydınlatıyordu. Dışarıda hafif bir yağmur çiseliyor, camlara vuran damlaların sesi odadaki sessizliği bölüyordu. Ateş, yataktan kalkıp çıplak ayaklarıyla soğuk ahşap zemine bastı. Rüya o kadar canlı, o kadar yakıcıydı ki, bir an için gerçekten Elif’in kokusunu odada aradı. ​Pencerenin önüne yürüdü. Ellerini cebine koyup dışarıya, şehrin üzerine çöken o puslu sabaha baktı. İçindeki o kırık gurur, o dinmeyen hırs ve Elif’e olan o amansız açlık hâlâ oradaydı. Hiçbir yere gitmemişti. Rüya, ona sadece zihninin ve bedeninin neye aç olduğunu, neyin peşinde koştuğunu en çıplak haliyle göstermişti. ​Ateş, camdaki kendi yansımasına baktı. Gözlerinde rüyadan kalan o yırtıcı alevin kırıntıları hâlâ duruyordu. Dudağının kenarında beliren hafif, karanlık bir gülümsemeyle dışarıdaki gri şehri süzdü. Bilinçaltının ona oynadığı bu muazzam oyun, gerçekliğe döndüğünde arzunu söndürmek yerine daha da alevlendirmişti. Elif, onun zihnine öyle bir kazınmıştı ki, uykusunda bile onu bir savaş alanına çekmeyi başarıyordu. ​Ateş, derin bir nefes alarak göğsünü şişirdi. Bugün holdinge gidecekti. O soğuk koridorlarda, o lüks hapishanede yürürken zihninde bu gecenin hayali olacaktı. Ve biliyordu ki, o rüyada yaşanan her bir an, bir gün gerçekliğin soğuk zemininde tekerrür edecekti. Çünkü bu yangın, ikisi de tamamen küle dönmeden sönmeyecekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD