Ateş’in güçlü elleri Elif’in belini kavrayıp onu bar tezgahına doğru sertçe çektiğinde, aralarındaki o son görünmez duvar da büyük bir gürültüyle yıkılmıştı. Restoranın loş ışıkları, tezgahın üzerindeki kristal kadehlerin yansımasıyla loş bir kızıllık yaratırken, ikisinin de nefesi sabırsızlıkla birbirine karışıyordu. Ateş, günlerdir içini kemiren o kırık gururun, holding koridorlarında biriken o boğucu öfkenin ve Elif’in zihnine kazıdığı o aşağılayıcı sözlerin acısını çıkarmak istercesine kadının dudaklarına kapandı. Bu öpücük, sakin bir birleşmenin çok ötesinde, iki yırtıcı avcının kimin daha güçlü olduğunu kanıtlamak için girdikleri amansız bir tensel savaştı. Elif, adamın boynuna kollarını dolarken, tırnaklarını onun çıplak omuzlarına geçiriyor, Ateş’in vahşi ritmine aynı cüretkarlıkla karşılık veriyordu.
Ateş, Elif’i tek bir hamlede kaldırıp bar tezgahının pürüzsüz ahşap yüzeyine oturttu. Tezgahtaki şarap şişeleri ve birkaç peçetelik büyük bir gürültüyle yere yuvarlanırken, ikisi de bu detayları zerre kadar umursamadı. Ateş, ellerini Elif’in siyah bluzunun eteklerinden içeri sokarak onun sıcak teninde arsızca gezdirmeye başladı. Kadının teni, dışarıdaki o fırtınalı ve puslu havaya inat, adeta eriyen bir volkan gibi sıcaktı. Ateş, öpücüklerini kadının dudaklarından çekip boynuna, oradan da köprücük kemiklerine doğru indirdi. Islak diliyle kadının teninde derin, yakıcı izler bırakırken, Elif başını geriye doğru atarak salonun tavanında yankılanan derin bir iç çekti.
Bu kez aralarındaki ilişki, o evdeki gibi bir reddedilişle ya da sahte bir sınırla kesilmedi. Ateş, tamamen özgür bir adam olarak, arkasında bıraktığı o lüks hapishanenin tüm hırsını Elif’in bedeninde eritmek istiyordu. Elif ise karşısındaki bu mutlak teslimiyeti, adamın kendisi için her şeyi yerle bir etmiş olmasının verdiği o büyük hazzı parmak uçlarına kadar hissediyordu. Kendi elleriyle Ateş’in siyah gömleğinin kalan düğmelerini de koparırcasına açtı ve adamın geniş, kaslı göğsünü tamamen çıplak bıraktı. Salondaki o loş mum ışıkları, terle kaplanmaya başlayan bedenlerinin üzerinde parıldıyordu.
Ateş, pozisyonu daha da derinleştirmek için Elif’in bacaklarını kendi beline doladı ve tezgahın üzerinde ona doğru tamamen eğildi. Gövdesiyle kadını masif ahşaba sabitleyerek, ön sevişmenin o en sert, en yırtıcı evresini başlattı. Elleri kadının kalçalarını sıkıca kavrıyor, onu kendine daha da yakınlaştırıyordu. Elif, adamın kulağına doğru kışkırtıcı bir fısıltıyla, "Bu gece kurallar yok Ateş," diye mırıldandı. "Bu gece sadece ikimiz ve bu yangın var." Bu sözler, Ateş’in zihnindeki son kontrol mekanizmasını da tamamen yok etti. Ritmik ve güçlü dokunuşlarla kadının teninde kaybolurken, salonun sessizliğini sadece ikisinin nefes nefese kalmış inlemeleri dolduruyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, restoranın o geniş salonundaki bar tezgahı yerini salondaki o büyük koltuğa bıraktı. Ateş, Elif’i kollarının arasında taşıyarak koltuğun üzerine yatırdı ve bu kez kontrolü tamamen kadının cüretkar ritmine bıraktı. Elif, adamın üzerine tırmanarak onun güçlü kalçalarının iki yanına yerleşti ve yukarı aşağı doğru hareket ederek sabahın ilk ışıklarına kadar sürecek olan o amansız turun en yüksek zirvesine doğru tırmandı. İkisi de biliyordu ki, bu gecenin sonunda ne o holding binaları ne de eski sahte dünyalar kalmıştı; geriye sadece birbirlerinin teninde küle dönmüş iki özgür ruh kalmıştı.Ateş’in çıplak göğsü, Elif’in sıcak tenine her temas ettiğinde salondaki o ağır sessizlik, yerini ikisinin de durdurulamaz bir açlıkla birbirine kenetlendiği vahşi bir ritme bırakıyordu. Restoranın pencerelerinden dışarıya bakıldığında şehrin üzerine çöken o gri, puslu gece, içerideki bu kor gibi yanan atmosferin yanında tamamen hükümsüz kalmıştı. Ateş, günlerdir zihnini bir zehir gibi kemiren o kırık gururun, holding koridorlarında biriken o boğucu öfkenin ve Elif’in kendi evindeki o masada yüzüne çarptığı o ağır sözlerin acısını çıkarmak istercesine kadının dudaklarına her kapandığında daha da yırtıcılaşıyordu. Bu tensel savaş, artık sadece bir arzu paylaşımı değil; iki sarsılmaz iradenin, iki baskın karakterin kimin kime boyun eğdireceğini kanıtlamak için girdikleri amansız bir güç mücadelesiydi. Elif, adamın boynuna kollarını dolarken, tırnaklarını onun çıplak sırtına geçiriyor, Ateş’in bu hayvani ve pervasız ritmine aynı cüretkarlıkla, aynı dik başlılıkla karşılık veriyordu.
Ateş, kadının bu teslim olmayan, aksine yangını daha da körükleyen arsız tavrıyla iyice delirmek üzereydi. Elif’i tek bir hamlede kaldırıp pürüzsüz ahşap tezgahın üzerine daha derin yerleştirdi. Tezgahın kenarında duran birkaç kristal kadeh ve açılmamış şarap şişeleri, bu ani sarsıntıyla birlikte büyük bir gürültüyle parke zemine yuvarlanıp parça parça oldu. Ancak ne Elif ne de Ateş çıkan bu sesleri duyacak, etraftaki döküntülere bakacak durumda değildi; ikisinin de zihni, damarlarında akan o saf, yakıcı şehvetle tamamen kör olmuştu. Ateş, ellerini Elif’in siyah bluzunun eteklerinden içeri sokarak onun pürüzsüz teninde arsızca, büyük bir hırsla gezdirmeye başladı. Kadının teni, dışarıdaki fırtınaya inat, adeta eriyen bir volkan gibi sıcaktı ve adamın parmak uçlarını eritiyordu. Ateş, öpücüklerini kadının dudaklarından çekip boynuna, oradan da köprücük kemiklerine doğru indirdi. Islak diliyle kadının teninde derin, yakıcı izler bırakırken, Elif başını geriye doğru atarak salonun tavanında yankılanan derin, titrek bir iç çekti.
Bu kez aralarındaki ilişki, o soğuk evdeki gibi bir reddedilişle ya da sahte bir sınırla kesilip atılmadı. Ateş, tamamen özgür bir adam olarak, arkasında bıraktığı o lüks hapishanenin, o sahte evliliğin tüm hırsını Elif’in bedeninde eritmek, onu tamamen kendine mühürlemek istiyordu. Elif ise karşısındaki bu mutlak teslimiyeti, adamın kendisi için tüm dünyasını yerle bir etmiş olmasının verdiği o devasa hazzı parmak uçlarına kadar hissediyordu. Kendi elleriyle Ateş’in siyah gömleğinin kalan düğmelerini de koparırcasına açtı ve adamın geniş, kaslı göğsünü tamamen çıplak bıraktı. Salondaki o loş mum ışıkları, terle kaplanmaya başlayan bedenlerinin üzerinde parıldarken, ikisinin de göğüs kafesi hızla inip kalkıyordu.
Ateş, pozisyonu daha da derinleştirmek ve aralarındaki o son mesafeyi de tamamen eritmek için Elif’in bacaklarını kendi güçlü kalçalarının iki yanına yerleştirdi ve tezgahın üzerinde ona doğru tamamen eğildi. Gövdesiyle kadını masif ahşaba sabitleyerek, ön sevişmenin o en sert, en yırtıcı evresini başlattı. Elleri kadının kalçalarını sıkıca kavrıyor, onu kendine daha da yakınlaştırırken ritmini her geçen saniye daha da artırıyordu. Elif, adamın kulağına doğru kışkırtıcı bir fısıltıyla, "Bu gece kurallar yok Ateş," diye mırıldandı. "Bu gece sadece ikimiz ve bu yangın var." Bu sözler, Ateş’in zihnindeki son kontrol mekanizmasını da tamamen yok etti. Ritmik ve güçlü dokunuşlarla kadının sıcaklığında kaybolurken, salonun sessizliğini sadece ikisinin nefes nefese kalmış inlemeleri ve tenlerinin birbirine her çarpışında çıkan o ıslak, şehvetli sesler dolduruyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, restoranın o geniş salonundaki bar tezgahı yerini salondaki o geniş, deri koltuğa bıraktı. Ateş, Elif’i kollarının arasında büyük bir sabırsızlıkla taşıyarak koltuğun üzerine yatırdı ve bu kez kontrolü tamamen kadının cüretkar ritmine bıraktı. Elif, adamın üzerine tırmanarak onun güçlü kalçalarının iki yanına yerleşti ve yukarı aşağı doğru hareket ederek sabahın ilk ışıklarına kadar sürecek olan o amansız turun en yüksek zirvesine doğru tırmandı. Yukarı aşağı doğru hareket ederken, saçları Ateş’in yüzüne, göğsüne dökülüyor; eriyen bir parfüm gibi salona yayılıyordu. Ateş, kadının ince belini elleriyle kavrayıp ona yukarı doğru sertçe karşılık verirken, kadının göğüslerini elleriyle sıkıyor, onları arsızca emip yalıyordu. Bu tensel şölen, ikisinin de zirveye, o kaçınılmaz patlama noktasına yaklaştığı anlarda doruğa ulaştı. Kadın, son bir güçlü kasılmayla Ateş’in göğsüne yığılıp çığlıklar içinde rahatlarken, Ateş de kendini tamamen kadının o sıcak, dar dehlizlerine bırakarak gecenin bu son turunu muazzam bir haz patlamasıyla sonlandırdı. İkisi de çok iyi biliyordu ki, bu gecenin sonunda ne o holding binaları ne de eski sahte dünyalar kalmıştı; geriye sadece birbirlerinin teninde küle dönmüş iki özgür ruh kalmıştı.