Restoranın kapısı arkalarından kapandığında, gecenin serin ve nemli havası yüzlerine vurdu ama aralarındaki o sinsi, gün boyu birikmiş gerilim tenlerini çoktan ısıtmaya başlamıştı. Yiğit, anahtarıyla lüks, koyu renkli spor arabasının kapılarını açarken gözlerini Elif’in üzerinden bir an bile çekmiyordu. Arabaya bindiklerinde, motorun boğuk ve güçlü sesi gecenin sessizliğini böldü. Yol boyunca çok fazla konuşmadılar; ancak arabadaki o yoğun odunsu parfüm kokusu ile Elif’in bıraktığı hafif tatlı esans birbirine karışıyor, her vites değişiminde Yiğit’in elinin Elif’in dizine yakın geçmesi aralarındaki elektriği daha da harlıyordu. Şehrin ışıkları camdan birer şerit gibi akıp giderken, Yiğit arabayı rezidansın kapalı otoparkına yanaştırdı. Asansörle doğrudan dairesinin bulunduğu en üst kata çıktılar. Kapı açılır açılmaz, Yiğit Elif’in elini kavrayarak onu içeri çekti. Ev, minimalist, koyu renklerin hakim olduğu, devasa camlarından şehir manzarasının göründüğü lüks bir çatı katıydı.
Daha holün ortasındayken Yiğit, Elif’i duvara doğru hafifçe itti ve kollarının arasına aldı. "Bütün gün o masada seni başkalarıyla konuşurken, restoranda emirler yağdırırken izledim," dedi, sesi arzunun verdiği o boğuk ve derin tonla titreyerek. "Şimdi sadece bana ait olmanı istiyorum." Elif, adamın ceketinin yakalarını kavrayıp onu kendine daha da çekerken dudaklarında o arsız tebessüm belirdi. "Sadece izlemekle yetinmeyeceğini biliyordum Yiğit. Ama acele etme, gece daha yeni başlıyor," diye fısıldadı. Yiğit, kadının bu cüretkar sözlerine dudaklarına sertçe kapanarak karşılık verdi. Bu öpücük, dün geceki o kontrolsüz vahşetten farklı olarak, daha sahiplenici, daha aristokratik ama bir o kadar da açgözlü bir nitelik taşıyordu. Dilleri birbirine dolanırken, Yiğit Elif’in ceketini omuzlarından sıyırıp yere bıraktı.
Elif’i belinden kavrayarak doğrudan mutfak bölümüne, o devasa siyah mermer tezgahın olduğu alana doğru yönlendirdi. Elif’i tek bir hamlede kaldırarak soğuk mermer tezgahın üzerine oturttu. Mermerin soğukluğu Elif’in çıplak bacaklarına temas ettiğinde, vücudundan yukarı doğru bir ürperti dalgası yayıldı ama Yiğit’in sıcak elleri anında o soğukluğu unutturdu. Yiğit, Elif’in pantolonunun düğmesini çözüp yavaşça aşağıya doğru sıyırırken, Elif de adamın gömleğinin düğmelerini tek tek, sabırsızca çözüyordu. Üstlerindeki kıyafetler mermer zemine birer birer düşerken, mutfağın loş ışığı altında sadece iki çıplak bedenin kusursuz hatları kalmıştı. Yiğit, Elif’in bacaklarını iki yana doğru açıp arasına girdi ve ellerini mermere dayayarak kadının üzerine eğildi.
Tam o sırada Yiğit’in gözü, tezgahın hemen üzerindeki ankastre buzdolabına kaydı. Dudaklarında arsız, muzip bir gülüş belirdi. Elif’in kalçalarını mermerde hafifçe kaydırarak buzdolabının kapağını açtı ve içinden büyük bir kutu vanilyalı dondurma ile bir kaşık çıkardı. Elif, adamın ne yapmaya çalıştığını anladığında gözlerini kıstı, içindeki o oyunbaz ve pervasız kadın tamamen uyanmıştı. "Demek mutfaktayız ve kuralları sen koyuyorsun," dedi Elif, sesindeki o kışkırtıcı tonla. Yiğit, dondurma kutusunu açtı, kaşıkla aldığı yoğun, soğuk ve beyaz dondurmayı yavaşça Elif’in köprücük kemiklerinin üzerine, oradan da göğüs oluğuna doğru dökmeye başladı. Soğuk sıvının sıcak teniyle buluştuğu an Elif derin bir nefes alarak sırtını arkaya doğru büktü, göğüsleri yukarı doğru şahlandı.
Yiğit, dondurma kutusunu tezgaha bıraktı ve hiç beklemeden başını eğdi. Sıcak diliyle, Elif’in köprücük kemiğindeki o soğuk, eriyen dondurmayı yalayarak temizlemeye başladı. Dilinin sıcaklığı ve dondurmanın soğukluğu Elif’in teninde adeta bir şok etkisi yaratıyordu. Yiğit, arsızca ve büyük bir iştahla kadının tenindeki her bir damlayı yalıyor, emiyor, dondurmanın tatlılığı ile Elif’in teninin o tuzlu, sıcak kokusunu birbirine harmanlıyordu. Dudakları Elif’in göğüs uçlarına ulaştığında, dondurmayla kaplanmış o sert noktayı ağzının içine alarak sertçe emdi. Elif, tırnaklarını Yiğit’in omuzlarına geçirip mermer tezgahın üzerinde kalçasını yukarı doğru kaldırdı; dudaklarından dökülen inlemeler mutfağın yüksek tavanında yankılanıyordu.
"Şimdi sıra bende," diye fısıldadı Elif, nefes nefese. Kaşığı Yiğit’in elinden aldı ve bu kez dondurmayı adamın o geniş, kaslı göğsüne, karın kaslarının üzerindeki o derin çizgilere doğru pervasızca sürdü. Beyaz krema, adamın esmer teninde eriyerek aşağıya, kasıklarına doğru süzülürken Elif tezgahta öne doğru eğildi. Dudaklarını adamın göğsüne bastırdı ve dondurmayı yalayarak aşağıya doğru inmeye başladı. Dilini adamın karın kaslarının üzerinde arsızca gezdiriyor, her bir kıvrımı büyük bir şehvetle temizliyordu. Yiğit, kadının bu ıslak ve vahşi hamlesi karşısında başını geriye atarak dişlerini sıktı, elleriyle Elif’in saçlarını kavrayıp onu kendine daha da bastırdı. Birbirlerinin üzerindeki o tatlı, soğuk sıvıyı tamamen yalayarak bitirene kadar, dudakları ve dilleri tenlerinin üzerinde amansız bir keşfe çıktı.
Mutfak tezgahı artık tamamen bir savaş alanına dönmüştü; her yerde eriyen dondurmanın kokusu ve iki bedenin birbirine sürtünürken çıkardığı o ıslak, şehvetli sesler vardı. Yiğit, Elif’in bacaklarını omuzlarına doğru kaldırarak mermerin ucuna kadar çekti. İkisinin de teni dondurmanın yapışkanlığı ve terin sıcaklığıyla sırılsıklam olmuştu. Yiğit, Elif’in kalçalarını iki eliyle sıkıca kavrayıp kendini tek bir sert hareketle kadının sıcaklığına bıraktı. Mermer tezgahın soğukluğu ile aralarındaki o yanan tutku birleştiğinde, Elif çığlığını adamın boynuna gömerek çıkardı. Yiğit, mutfağın pürüzsüz zemininde sarsılarak, Elif’i tezgahın üzerinde her git-gelde biraz daha sarsarak o sert, aristokratik maskesini tamamen yıktı. Gecenin geri kalanında, mutfaktan salona, oradan devasa camın önündeki halıya kadar birbirlerini ellerken, yalarken ve bu arsız oyunun her anını tüketirken sabaha kadar durmaksızın devam ettiler.Mutfak tezgahının üzerindeki o amansız, yapışkan ve dondurmalı şölen yerini yavaş yavaş tene kazınan tatlı bir yorgunluğa bırakırken, Yiğit’in gözlerindeki o karanlık arzu hala ilk anki gibi taze ve açtı. Elif’i mermer zemine yavaşça indirdi; ikisinin de çıplak bedeni terden ve eriyen vanilyadan sırılsıklam olmuştu. Yiğit, Elif’in elini sıkıca kavrayarak onu mutfağın loş ışığından çıkarıp koridorun sonundaki devasa yatak odasına doğru yönlendirdi. Odaya adım attıklarında, şehrin tüm ışıklarını ayaklar altına seren tabandan tavana uzanan camlar ve odanın ortasında duran, koyu renk saten çarşaflarla kaplanmış geniş yatak onları bekliyordu. Zamanın ve mekanın tamamen anlamını yitirdiği o anlarda, konuşulacak hiçbir kelime kalmamıştı; sadece tenlerin birbirine mühürlenmesi gereken o uzun gece devam ediyordu.
Yiğit, Elif’i yatağın tam ortasına doğru hafifçe itti ve kendisi de hiç vakit kaybetmeden üzerine tırmandı. Saten çarşafların tenlerinde bıraktığı o kaygan ve serin his, aralarındaki o sıcak yangınla tezat oluşturarak haz seviyesini daha da yukarı taşıyordu. Yiğit, ellerini Elif’in başının iki yanına dayayarak onun üzerine eğildi ve yüz hatlarını, gözlerindeki o teslim olmayan arsız parıltıyı uzun uzun süzdü. Ardından, kadının dudaklarına bu kez çok daha derin, yavaş ve adeta ruhunu söküp almak istercesine uzun bir öpücük kondurdu. Bu öpücük, mutfaktaki o aceleci vahşetin aksine, gecenin geri kalanında yaşanacakların uzun ve amansız olacağının sessiz bir vaadi gibiydi.
Elleri, Elif’in dondurma kokan teninde yeniden gezinmeye başladı. Yiğit’in iri avuçları, kadının göğüs kafesinden aşağıya, belinin o ince kıvrımına ve oradan da kalçalarına doğru inerken, Elif başını geriye atarak yatağın yumuşaklığına gömüldü. Adamın dudakları dudaklarından ayrılıp boynuna, köprücük kemiklerine doğru indi; tenini diliyle yalayarak, dişlerini hafifçe etine geçirerek aşağıya doğru amansız bir iz bırakıyordu. Elif, tırnaklarını Yiğit’in geniş, kaslı sırtına geçirerek onu kendine daha da bastırdı. "Bütün gece durmanı istemiyorum Yiğit," diye fısıldadı, sesi odanın sessizliğinde şehvetli bir melodi gibi yankılanırken. Bu arsız davet, Yiğit’in içindeki o son kontrol mekanizmasını da tamamen paramparça etmeye yetti.
Yiğit, Elif’in bacaklarını kavrayıp kendi beline doladı ve aralarındaki o son mesafeyi de tamamen yok ederek yeniden kadının sıcaklığında kayboldu. Saten çarşafların üzerinde ritmik bir şekilde hareket ederken, odanın devasa camından yansıyan şehir ışıkları tenlerinin üzerinde dans ediyordu. Bir pozisyondan diğerine geçerken, bedenlerinin birbirine çarparken çıkardığı o ıslak, boğuk sesler ve nefes nefese kalmış inlemeleri gecenin tek hakimi olmuştu. Yiğit, Elif’i yatağın üzerinde ters çevirerek onu dizlerinin üzerine getirdi; kalçalarını sıkıca kavrayıp arkadan her hamle yaptığında, Elif elini yatak başlığına dayayarak çığlıklarını saten yastıklara gömüyordu. Bu amansız ritim, sabaha karşı şafağın ilk soluk ışıkları odanın içine sızana kadar, ikisinin de sınırlarını sonuna kadar zorlayarak durmaksızın devam etti.