Ateş, Elif’in evinin kapısını arkasından büyük bir gürültüyle çarpıp gecenin o zifiri karanlığına doğru adım attığında, damarlarında akan kanın öfkeden köpürdüğünü hissediyordu. Şehrin soğuk pusu yüzüne çarparken, az önce salondaki o masif ahşap masanın üzerinde yaşananlar, Elif’in o buz gibi, aşağılayıcı ses tonu zihninde bir kırbaç gibi şaklıyordu. Hayatı boyunca hiçbir kadından böylesi bir darbe almamış, gururu hiç bu kadar acımasızca, ayaklar altına alınarak çiğnenmemişti. Arabasına binip motoru öfkeyle çalıştırdığında, elleri direksiyonu öyle bir sıkıyordu ki parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti. Aynaya baktığında gördüğü adam, her istediğini elde eden, gücüyle ve parasıyla dünyaya meydan okuyan o kibirli Ateş değil; o lüks krallığın ortasında bir kadın tarafından tek bir hamleyle çıplak bırakılmış, sahteliği yüzüne vurulmuş bir kaybedendi. "Evli adamlarla seks yapmıyorum," sözü kulaklarında çınladıkça gaza daha da yüklendi. O soğuk eve, asla sevmediği ve sadece bir mecburiyetten ibaret olan karısının yanına dönmek düşüncesi şu an ona ölümden daha ağır geliyordu. Şehrin neon ışıkları camından birer intikam şeridi gibi akıp giderken, içindeki o durdurulamaz hırsın, Elif’e karşı uyanan o yakıcı takıntının çok daha tehlikeli bir boyuta ulaştığını biliyordu. Bu oyun burada bitmeyecekti; aksine, Elif onun hayatında açtığı bu derin yaranın bedelini çok daha büyük bir teslimiyetle ödemek zorunda kalacaktı.
Bu sırada evinde, salondaki o darmadağınık masanın başında tek başına kalan Elif, derin ve sakin bir nefes alarak yerdeki kristal vazo parçalarına baktı. Yüzünde, Ateş’i o kapıdan kovarken takındığı o buz gibi ifadeden eser kalmamış, yerini kendi gücünü ve sınırlarını bir kez daha dünyaya ilan etmiş olmanın verdiği o derin, arsız tatmin duygusuna bırakmıştı. Elif, hayatı boyunca erkeklerin o her şeyi satın alabileceğini sanan egolarıyla savaşmış, kendi tırnaklarıyla kazıyarak inşa ettiği bu özgürlük alanını kimsenin çiğnemesine izin vermemişti. Ateş, tehlikeli bir adamdı, güçlüydü ve canı yandığında ne kadar yırtıcı olabileceğini çok iyi biliyordu ama bu durum Elif’i korkutmak bir yana, içindeki o adrenalin tutkusunu daha da besliyordu. Yırtılan zümrüt yeşili ipek elbisesinin parçalarını yerden toplayıp çöp kovasına attı, ardından banyoya geçerek sıcak suyun altına bıraktı kendini. Teninde hala Ateş’in o sert, yakıcı dokunuşlarının, boynundaki ıslak öpücüklerinin sızısı vardı ama zihni tamamen berraktı. O, kimsenin oyuncağı ya da tek gecelik intikam sığınağı olmayacaktı. Aynadaki yansımasına bakıp dudaklarındaki o mağrur, kışkırtıcı tebessümü yeniden canlandırdı; çünkü oyunun asıl şimdi, kuralların tamamen silindiği o tehlikeli çizgide başladığının farkındaydı.
Ertesi sabah, restoranın kapısından içeri adım attığında Elif, sanki dün gece o evde bir adamın gururunu paramparça eden kendisi değilmiş gibi son derece profesyonel, şık ve canlı görünüyordu. Üzerinde beyaz, keskin hatlara sahip bir takım elbise vardı; saçlarını sıkı bir topuz yapmış, gözlerine o sarsılmaz iş kadını ciddiyetini yerleştirmişti. Ancak mutfak şefiyle akşamki menü detaylarını konuşurken, Ezgi’nin aceleci adımlarla salona girdiğini ve doğrudan kendisine doğru yürüdüğünü fark etti. Ezgi’nin yüzünde, dün gece bir şeylerin ters gittiğini ya da çok büyük bir fırtınanın koptuğunu anlayan o keskin, telaşlı ifade vardı. Elif’in kolundan tutup onu üst kattaki ofise doğru çekerken fısıldadı: "Kızım, sen ne yaptın dün gece? Ateş’in adamları sabahın köründen beri restoranın etrafında dolanıyor, tedarikçilerden bazıları arayıp onun holdinginden garip telefonlar aldıklarını söylediler. Adamı ne kadar delirttiysen, tüm gücüyle üzerimize gelmeye hazırlanıyor gibi." Elif, ofisin kapısını kapatıp arkasına yaslandı, yüzündeki o pervasız, arsız tebessümü saklama gereği duymadı. "Sadece ona kim olduğunu hatırlattım Ezgi," dedi, sesindeki o umursamaz tonla. "Evli bir adamın benim dünyamda kurallar koyamayacağını, parasıyla her kadını satın alamayacağını öğrendi. Eğer gücüyle beni korkutabileceğini sanıyorsa, sandığından çok daha dişli bir kayaya çarptığını yakında tamamen anlayacak."
Tam o esnada, ofisin masasının üzerindeki telefon titremeye başladı; ekranda beliren numara bilinmiyordu ama Elif onun kim olduğunu anında hissetti. Telefonu açıp kulağına götürdüğünde, karşı taraftan gelen o derin, pürüzsüz ama bu kez tamamen buzla kaplanmış, hırıltılı ses tonu odayı doldurdu. "Beni o kapıdan kovarak hayatının en büyük hatasını yaptın Elif," dedi Ateş, sesindeki o yırtıcı hırsı bastırmaya çalışarak. "Dün gece o masanın üzerinde beni durdurduğun an, aslında kendi sonunun imzasını attın. Benim dünyamda hiç kimse bana o kıyafetleri fırlatıp 'git karını sık' diyemez. Şimdi o çok güvendiğin restoranının, o tırnaklarınla kazıdığın krallığının ellerinin arasından nasıl kayıp gideceğini izleyeceksin. Tabii, eğer bana gelip o kırdığın gururun bedelini kendi teninle, diz çökerek ödemek istemiyorsan." Elif, bu açık tehdit karşısında bir an bile sarsılmadı; aksine, oturduğu koltukta biraz daha dikleşti, gözlerindeki o avcı parıltısı daha da keskinleşti. "Beni paranla ya da gücünle tehdit edebileceğini sanman çok acınası, Ateş," dedi Elif, sesindeki o arsız alaycılığı tamamen serbest bırakarak. "O çok güvendiğin holdingin, o arkana saklandığın soyadın benim gözümde sadece bir hiç. Eğer benimle savaşmak istiyorsan, buyur gel. Ama unutma, o restoranı yıkmaya çalışırken, altında kalıp ezilen yine senin o devasa, zavallı egon olacak. Şimdi kapat telefonu ve git o sevmediğin hayatının içinde boğul." Telefonu adamın yüzüne kapattığında, Ezgi’nin gözleri şaşkınlıkla açılmıştı; aralarındaki bu savaşın artık sadece tensel bir çekim değil, şehri yerinden oynatacak bir güç savaşına dönüştüğünü ikisi de çok iyi biliyordu.
Günler ilerledikçe, Ateş’in tehditlerinin sadece boş kelimelerden ibaret olmadığı anlaşılmaya başladı. Restoranın gıda tedarik zincirinde aksamalar yaşanıyor, belediyeden ani denetim ekipleri geliyor, holdingin gücü her koldan Elif’in üzerine bir karabasan gibi çökmeye çalışıyordu. Ancak Elif, tüm bu baskılara karşı o sarsılmaz, mağrur duruşunu bir an bile bozmadı; aksine, Yiğit’in de arkasındaki o aristokratik, büyük gücü kendi yanına çekerek Ateş’in hamlelerini birer birer boşa çıkarıyordu. Yiğit, Elif’in bu dik başlılığına ve uğradığı saldırılara karşı gösterdiği o arsız dirence hayran kalmıştı. Bir akşam, restoranın kapanış saatine yakın, Yiğit yine o cam kenarındaki VIP masasında oturmuş, Elif’le birlikte zafer kadehlerini tokuştururken konuştu: "Ateş, neyle oynadığının farkında değil Elif. Seni tamamen elde edemediği için deliriyor, hırsı gözünü kör etmiş. Ama arkanda benim olduğumu, bu şehri onun başına yıkabileceğimi unutuyor." Elif, kadehinden büyük bir yudum alıp Yiğit’in o koyu, güven veren gözlerine baktı. "Bu benim savaşım Yiğit," dedi Elif, sesindeki o teslim olmayan tonla. "Ateş, benim karşımda diz çökmeyi öğrenecek. Hem de o çok güvendiği gücünün ellerinden kayıp gittiği o gün."
O gecenin ilerleyen saatlerinde, Ateş kendi holding binasının en üst katındaki ofisinde, şehrin ışıklarına bakarken Elif’in her hamlesine karşı nasıl daha da güçlendiğini, tedarikçileri nasıl geri kazandığını anlatan raporları öfkeyle masanın üzerine fırlattı. İçindeki o intikam ateşi, kadını yok etmekten ziyade, onu yatağında, tamamen çıplak ve çaresiz bir halde kendine yalvartma arzusuna dönüşmüştü. Karısının evdeki varlığı, o sahte evlilik sözleşmesi artık ona bir hapishane gibi geliyordu. Ceketini alıp holdingden çıktı; bu kez strateji, oyun ya da finansal baskı zamanı bitmişti. Doğrudan Elif’in evine, o masanın üzerinde kendisini çıplak bırakan kadının tam karşısına dikilmek için arabasını delicesine bir hızla sürdü. Evin önüne geldiğinde, bahçe kapısını sertçe iterek içeri girdi ve kapıyı yumruklamaya başladı.
Elif, kapının bu şekilde vurulmasıyla birlikte kimin geldiğini çok iyi bilerek, sakin adımlarla holün ortasına yürüdü. Kapıyı açtığında, karşısında saçı başı hafifçe dağılmış, gözlerinden saf bir delilik ve arzu fışkıran Ateş’i gördü. Ateş, içeri adım atar atmaz kapıyı arkasından kapattı ve Elif’in o zümrüt yeşili elbisesinin yerine giydiği beyaz ipek geceliğin üzerinden kadının omuzlarını kavradı. "Yeter," diye kükredi Ateş, sesi odanın duvarlarında yankılanırken. "Bu oyun bitti Elif. Beni ne kadar aşağılarsan aşağıla, o holdingi üzerime ne kadar salarsan sal, ikimiz de biliyoruz ki senin o arsız vücudun benim tenimi istiyor. Dün gece o masada yarım kalan şeyi şimdi, tam şu an bitireceğiz." Elif, adamın bu vahşi, delirmiş hali karşısında bir an bile geri adım atmadı. Gözlerini Ateş’in gözlerine dikti, dudaklarındaki o kışkırtıcı, pervasız gülüşü yeniden canlandırdı. "Hala anlamamışsın Ateş," dedi Elif, sesi bir fısıltı kadar yakın ama bir o kadar da yıkıcıydı. "Sen benim dünyamda sadece bir hiçsin. Ve şimdi, o çok güvendiğin holdinginin iflas bayrağını çektiği o anları izlerken, bana nasıl yalvaracağını kendi gözlerinle göreceksin." İki gücün, iki vahşi arzunun ve bitmek bilmeyen o hırslı takıntının bu son yüzleşmesi, gecenin karanlığında, kuralların tamamen yok olduğu o salonda, şehrin en büyük yangınını başlatmak üzereydi.Ateş’in parmakları Elif’in omuzlarındaki beyaz ipek kumaşı öyle bir hırsla kavramıştı ki, kumaşın gerilme sesi salonun o uğultulu sessizliğinde adeta bir kırbaç gibi şakladı. Gözlerindeki o saf delilik, günlerdir uykusuz geçen gecelerin, holding koridorlarında biriken öfkenin ve her şeyden önemlisi, hayatında ilk kez bir kadın tarafından bu denli aşağılanmış olmanın verdiği o yakıcı hırsın cismî bir yansımasıydı. Nefesi, Elif’in yüzüne keskin bir viski ve odunsu parfüm kokusuyla karışarak çarparken, gövdesiyle kadını holün duvarına doğru biraz daha bastırdı. "Bana holding dökümanlarından, iflas bayraklarından bahsetme!" diye tısladı Ateş, sesindeki o hırıltı adeta bir canavarın pençesini andırıyordu. "Ben o holdingi tek bir imzamla yok eder, küllerinden yenisini kurarım. Ama sen... sen benim zihnimi, benim bedenimi her gece o masanın üzerindeki o lanet duruşunla sabote ediyorsun. Karımı sevmediğimi yüzüme vururken ne kadar haklı olduğunu biliyordun değil mi? O sahte hayatın acısını başkalarından çıkardığımı söylerken beni can evimden vurduğunu biliyordun!"
Elif, arkasındaki duvarın soğukluğunu beyaz ipeğin üzerinden hissetmesine rağmen, gözlerindeki o muzaffer ve kışkırtıcı parıltıdan zerre kadar bir şey kaybetmedi. Aksine, başını hafifçe yana eğerek Ateş’in o öfkeden kasılmış yüz hatlarını, alnında atan o belirgin damarı büyük bir keyifle süzdü. Karşısındaki bu devasa gücün, tek bir parmak hareketiyle yüzlerce insanı işinden edebilecek bu adamın, kendi karşısında nasıl çaresizce çırpındığını görmek onun içindeki o pervasız kadını daha da besliyordu. Elini yavaşça kaldırıp Ateş’in göğsüne, o kalbinin delicesine çarptığı noktaya koydu. Dokunuşu kışkırtıcı bir şekilde yumuşaktı ama etkisi bir o kadar sarsıcı oldu. "Demek can evinden vuruldun, Ateş," dedi Elif, sesi bir fısıltı kadar yakın ama bir o kadar da zehirliydi. "Büyük hırsların, milyon dolarlık anlaşmaların arkasına sakladığın o zavallı egon, tek bir 'hayır' kelimesiyle darmadağın oldu demek. Benim tenimi istemen, beni bu duvara yaslaman senin o kırık gururunu tamir etmeye yetmeyecek. Çünkü sen beni elde etsen bile, zihnindeki o yenilmişlik hissini asla silemeyeceksin."
Ateş, kadının bu arsızca meydan okuyan sözleri karşısında daha fazla dayanamadı. Dudakları, Elif’in o kışkırtıcı kelimeler döken dudaklarına sertçe, adeta onu susturmak ve kendi otoritesini ten tene bir savaşla kanıtlamak istercesine kapandı. Bu öpücük, sevginin ya da şefkatin yanından bile geçmeyen, tamamen saf bir nefretin, bastırılamaz bir şehvetin ve mühürleme arzusunun çarpışmasıydı. Elif, adamın alt dudağını dişlerinin arasına alıp hırsla ısırırken, Ateş de onun bu vahşi karşılığına kadının belini daha da sertçe kavrayarak cevap verdi. İkisinin de nefesi kesiliyor, holün loş aydınlığında sadece tenlerinin birbirine sürtünürken çıkardığı o boğuk sesler yankılanıyordu. Ateş, elini Elif’in geceliğinin eteğinden içeri sokup uyluklarına doğru kaydırdığında, kadının teninin ne kadar sıcak ve gitgide eriyen bir kıvama geldiğini hissetti. Ne kadar reddederse reddetsin, aralarındaki bu hayvani çekim ikisini de uçurumun kenarına kadar sürüklüyordu.
Ancak Elif, bu tensel girdabın içinde tamamen kaybolup kontrolü Ateş’e bırakacak bir kadın değildi. Tam Ateş onu kollarının arasına alıp salondaki o geniş koltuğa doğru götürmeye yeltendiği an, Elif dişlerini adamın dudaklarına daha sertçe geçirdi ve acıyla geri çekilmesini sağladı. Ateş, dudaklarındaki o hafif kan sızısını parmağıyla silerken gözlerinde şaşkınlık ve öfke bir kez daha dalgalandı. Elif, sırtını duvardan ayırıp salonun ortasına doğru birkaç adım attı, beyaz geceliğini düzeltti ve arkasını dönerek Ateş’e baktı. "Bu gece de arzuladığın o mutlak teslimiyeti alamayacaksın," dedi Elif, sesindeki o arsız sakinlikle. "Çünkü sen hala o evlilik yüzüğünün gölgesinde yaşayan, kendi hayatının iplerini eline alamamış bir korkaksın. Benimle gerçekten birlikte olmak, benim dünyamda bir yer edinmek istiyorsan, önce arkanda bıraktığın o sahte dünyayı tamamen yıkman gerekir. Şimdi o arabana bin ve bu şehri terk et, ta ki gerçekten özgür bir adam olana kadar."
Ateş, duyduğu bu sözlerle birlikte salonda öylece kalakaldı. Dudaklarındaki kanın tadı, Elif’in o zümrüt yeşili gözlerindeki sarsılmaz iradeyle birleştiğinde, içindeki o yırtıcı hırsın yön değiştirdiğini hissetti. Onu zorla elde etmek, bu kadının dünyasında hiçbir şeyi çözmeyecekti; onun istediği, Elif’in kendisine kendi rızasıyla, o sarsılmaz duvarlarını kendi elleriyle yıkarak gelmesiydi. Ceketini sertçe üzerinden çekip düzeltti, gözlerini son bir kez Elif’in üzerinde gezdirerek arkasını döndü ve evin kapısını bu kez daha sessiz ama çok daha tehlikeli bir kararlılıkla kapatıp çıktı. Gecenin karanlığında arabasına bindiğinde, zihninde sadece tek bir hedef vardı: Elif’in bahsettiği o sahte dünyayı, holdingi, evliliği ve üzerine yüklenen tüm o prangaları kendi elleriyle yerle bir etmek. Ve o gün geldiğinde, Elif’in karşısına hiçbir maske olmadan, sadece kendisi olarak çıkacaktı.