2.Bölüm: “Nezarethane”
Sahra Aydemir…
Gözlerimi bir iki zorlama ile açtım. Hastane odasındaydım. ‘Saçlarım’ deyip doğruldum ve hemen sağımı solumu kontrol ettim. Sadece pantolonumun paçaları çamurdu. Saçım da üstüm başım da temizdi. Sol ayak bileğime pansuman yapılmış. Pantolonumu kesmişler bileğimi sarmak için. Yatakta oturur vaziyetteydim. Kapı açıldı ve içeri iki tane, galiba iki metre boyunda asker girdi.
Öndeki asker;
“Ooo kaçak kuaför uyanmış” dedi.
Kamuflajı, kısa saçları ve tıraşlı yüzü vardı. Kahve rengi gözlü, sert çehreli ve iri yapılı vücudu olan biriydi. İlk dikkat çeken iri yapısıydı. Kahverengi gözleri sert bakışıyla bütünleşince iri yapılı gövdesi, onu görenlerin önce heybetini fark etmesine neden oluyordu.
“Kim, ben mi kaçağım? Ne kaçağı? Hayır, kaçak değilim ben!”
Devam etti iri adam;
“Sahra Aydemir, 24 yaşında kuaför. Afyonlusun ve Kars il sınırında 7 aydır üzerinde çalıştığımız operasyonun ortasına koşarak dalıp tüm emeklerimizi heba ettin. Memur değilsin, ataman olmamış. Afyon'dan burası ne alaka? Sanki sırf benim operasyonumu patlatmak için gelmişsin!”
“Tesadüf” diyebildim inler gibi…
Bakışları o kadar sert ve netti ki, sorgu anında karşısındaki insan evladına hiç acıması yok.
“Ajan mısın sen?” deyip iki adım daha yaklaştı bana…
“Kim ben mi? Ayy tabii ki hayır! Ne ajanı? Şu hayatta en son yapacağım iş bile değil ajanlık. Benim canım tatlı. İşkenceye falan dayanamam ne var ne yok öterim saniyesinde” deyince arkadaki asker güldü. Bana acımasızca bağıran asker dönüp ona baktı ve anında susup hazır ol duruşuna geçti diğer asker. Ortamda istediği otoriteyi sağladıktan sonra yine bana döndü sorgusuna devam etmek için;
“Derdin ne senin? Afyon'dan buraya neden geldin o zaman? Tek bir suç kaydın yok. Trafik cezan bile yok. Görünüşte oldukça masumsun ama mantıklı bir açıklaman var mı Türkiye’nin en doğusuna neden geldiğine dair?”
“Arabam yok” dedim sadece…
“Ne arabası?”
“Trafik cezam yok çünkü arabam yok” diye yanıtlayınca arkadaki asker yine güldü. Bana bağıran asker tekrar ona dönüp baktı ve susmak zorunda kaldı arkadaki gülen.
Dejavu…
“Bana bak Afyon kaymağı. Bu ilk ve son… Ne bu ilde ne de bu ülke sınırları içinde tekrar karşıma çıkma. Affı olmaz. Yanımda yöremde sakın görmeyeyim seni. Kurtulamazsın elimden.”
Arkadaki askere bakıp;
“Kars'ın neyi meşhur?” diye sordum birden.
“Kaşarı” deyince bana bağıran asker bu sefer
“Hösstt” diye ona bağırdı.
Asker;
“Özür dilerim komutanım, soru direkt bana sorulunca, genel kültür diye şey ettim ben” dedi.
“Siz şey etmeyin aslanım, ben hepinizin yerine şey ederim. Genel kültürünüz arşa çıkar ben şey edince.”
O bana Afyon kaymağı deyince Kars'ın neyi meşhursa o şekilde hitap etmek istedim ama bu kocaman adama Kars kaşarı demek yürek ister!
En son dayanamayıp;
“Yaa sen ne bağırıp duruyorsun? Zaten topuğuma sıkmışsınız, suçum yokken. Gelip özür dileyeceğin yerde bir de bağırıp çağırıyorsun” dedim, göz göze geldik. Yine bağırdı ama bana değil.
“Guruuuur!”
“Emredin komutanım!”
“Dur ihtarına uymama ve Türk askerine hakaret etme suçlarından at bunu nezarete. Aklı başına gelsin.”
Gözlerim kocaman açıldı ve sadece “Neee !!!” diyebildim…
Adının Gurur olduğunu öğrendiğim arkada bekleyen asker;
“Ama komutanım,” deyince elini kaldırıp susturdu onu. Hâlâ bana bakıyordu.
“Eğer bu geceyi nezarette geçirmezse, eğitimlerde ben senin içinden geçerim aslanım” dedi ve sonra bana bir adım daha yaklaştı;
“Senin de aklın varsa bir daha karşıma çıkamazsın Afyon kaymağı” deyip bir hışımla odadan çıktı.
O çıktıktan sonra biz iki kurban göz göze geldik…
“Ben şimdi hapislere mi düştüm?” diye sordum…
Asker güldü ve;
“Yok Sahra Hanım durum o kadar vahim değil. Sabaha özgürsün. Kusura bakma ama gerçekten gece gündüz 7 aydır çalıştığı operasyona onun da dediği gibi koşarak daldın. Sonra özür bekliyorsun… Sanki üzerine biraz fazla gittin” dedi.
Kabul, hatalıydım ama ben ne bileyim orada operasyon olduğunu? Oranın neresi olduğunu bile bilmiyorum. Kars beni hiç güzel karşılamadı. Keşke Antalya'ya gitseydim.
Hemşire gelip çıkabilirsiniz deyince toparlanıp ayağa kalktım ve Gurur'a baktım.
“Kelepçe de takacak mısın?” diye sordum.
Kahkaha attı;
“Yok daha neler? Ama yürüyemiyorsan tutabilirim.”
“Yok yürürüm daha doğrusu seke seke giderim. Beni keklik gibi avladınız resmen. Sivil vurulur mu?”
Gurur gülümsedi;
“Öldürmek için değil durdurmak için vurdu seni Yüzbaşı. Mayınlı bölgeye doğru koşuyordun. Tamam tel örgü vardı ama sen sanki o tel örgüyü de aşacaktın. Ayrıca bir grup silah kaçakçısı da o mevkideydi.”
Hem yürüyor hem konuşuyorduk. Daha doğrusu ben topallıyordum…
“Silah kaçakçısı mı?”
“Evet, sınırdan geçip teröristlere silah satacaklardı. Biz de onları durduracaktık.”
Sözünü kestim.
“Ama ben geldim?”
“Evet öyle oldu. Çok değil yarım saat sonra gelseydin seni değil onları keklik gibi avlamıştık.”
“Üzüldüm sizin adınıza. İsteyerek olmadı. Silahlar satıldı mı yani?”
“Yok, o kargaşada onlar da karşı tarafla görüşemeden kaçtılar. Ama sen bunların hiçbirini bilmiyorsun tamam mı? Sadece korkmuşsun belli ve aklın karışık. O yüzden bilgi verdim sana.”
“Ayy hayatımda ilk defa devlet sırrım oldu. Çok güzel bi duygu” deyince yine kahkaha attı. En azından bu asker gülüyordu. Öbürü anca bağırıp çağırdı…
Askeri araçla Sarıkamış İlçe Jandarma Komutanlığı yazan binaya geldik. Beni gerçekten nezarete attılar. Saati sordum, en son gece 12'ydi. Şu an üç buçuk olmuş. Nezaretteki banka oturdum. Kafamı duvara yaslayıp öylece sabah olmasını bekledim.
Bi ara askeri sağlık personeli geldi, bileğimi kontrol edip ağrım var mı diye sordu.
“Komutanım bakmamı istedi” dedi. Sanırım Gurur yolladı. Belki o da komutandır. Hiç de anlamam bu rütbe işlerinden. Komutan ne yüzbaşı ne ömrümde toplasam üç kere duymuşumdur bu terimleri.
Başka bir asker çay getirdiğinde ona;
“Beni artık bıraksanız olur mu?” diye sordum.
“Sabah sekizde serbestsiniz. Ayrıca bu saatte gidecek yeriniz yoksa en güvenli ve sıcak yerdesiniz. Rahat olun biraz” deyip çıktı.
Aslında doğru. Gecenin bu saatinde otel ya da pansiyon bulamazdım. En güvenli yer şu an için burasıydı. Çayı içip banka iki büklüm uzandım. Kapüşonumu da başıma geçirdim. Yapacak başka bir şey olmadığı için uyudum.
Sabah kapının açılma sesi ile uyandım. Gurur kapıyı açtı.
Göz göze gelince;
“Günaydın, çıkıyorum değil mi?” diye sordum.
“Evet çıkıyorsun. Gözün aydın. Allah bir daha düşürmesin” dedi ve güldük.
“O burada mı?” diye sordum.
“Kim?”
“Beni önce topuğumdan vurup sonra da nezarete attıran şahıs.”
“Ortaç komutan mı?”
“Adını bilmiyorum, dün bana bağıran adam işte…”
“Kıdemli Yüzbaşı Ortaç Suskun, TSK'nın göz bebeği. Nam'ı diğer Suskun Asker. Az konuşur ya da hiç konuşmaz. Dün seninle rekor kırdı. Sabaha karşı evine geçti.”
“Sanırım benimle karşılaşmamak için” deyip sırıttım. Sırt çantamı aldım. Sonra valizlerimi gördüm.
“Aaa valizlerim!”
“Dün sen bayılınca o hengamede seninle birlikte bunları da taşıdık. Suçluysan delil var mı acaba diye…”
“İçinde ne var ben de bilmiyorum henüz. Teyzem hazırladı. Çıktı mı bir şey?”
“Komutanım baktı. Olsaydı şu an dışarı çıkıyor olmazdın.”
İçimden umarım teyzem tahmin ettiğim şeyleri koymamıştır. Rezil olduk Kars ayısına diye söylendim.
“Gurur, şey yani komutanım…”
“Rahat ol, Gurur diyebilirsin bana.”
“Teşekkür ederim. Kalabileceğim bir pansiyon ya da otel var mı? Temiz ve güvenilir…”
“Var evet. Adresini yazayım sana. İşim olmasa bırakırdım seni.”
“Yok yok, hiç gerek yok. Ben biraz üniformalı birilerini görmesem iyi olacak” deyip güldüm. O da güldü ve adresi yazdığı kağıdı uzattı bana. Sonra taksi çağırdı. Valizlerle birlikte karakol bahçesinin büyük kapısından çıkıp taksiyle Gurur'un tavsiye ettiği pansiyona geldim. Bir haftalık para ödeyip uygun bir odaya yerleştim. Temizdi, bir hafta idare ederim. Elime telefonumu aldım ve numaramı gizleyip teyzemi aradım.
Üçüncü çalışta açıldı;
“Alo buyrun?”
Sesimi mümkün olduğunca değiştirip;
“İyi günler anket şirketinden arıyorum müsait misiniz?” diye sordum.
Teyzemle aramızda bir şifreydi bu durum.
“Sahra müsaitim kızım kimse yok. Karakola gittiler seni sormaya. Hastanelik falan mı oldun yoksa birine mi kaçtın, onu araştırıyor sapık.”
“Geldi yani?”
“Evet evet, geldi. Öğlen saatlerinde buradaydı. Sen neredesin kızım?”
“Kars Sarıkamış.”
“Çüşş, kızım kaç dedim de o kadar uzağa mı kaçılır? Uzaya çıksaydın…”
“Amaan teyze, aniden karar verip geldim. Sanki plan mı yaptım? Sen ne yaptın? Eniştem kızdı mı?”
“Yok kızzz, karşılıklı içip sızdık, ben bir şey hatırlamıyorum deyince sustu kaldı. Çünkü kendisi de hatırlamıyor.”
“Teyze, biraz fazla mı rahatsın sen?”
“Bu İsmail delisi bir tuhaf. Enişten olmasa seni sormak aklına bile gelmedi. Sanki evden kaçman umurunda değil. Galiba başına açtığı iş büyük. Karakola da ben girmem, sen gir sor dedi babasına.”
“Teyze keşke hiç sormasalardı, şimdi benim burada olduğumu öğrenirler çünküüü... Bak, sakin ol teyze, şu an iyiyim ama dün gece hastanedeydim sonra da karakolda...”
“Hastane mi? Sahraaa! İyi misin, neyin var, kaza mı geçirdin yoksa?”
“Evet teyze ama ciddi bir şey yok. Rahat, ol gayet iyiyim ben.”
“Ohh çok şükür… Sevindim, eniştenin bir tanıdığı varmış karakolda. Resmi bir kayıp başvurusu falan değil meraklanma. Gece olay oldu mu, kaza oldu mu, ağız arar gibi öğrenmeye çalışacak. Türkiye geneli değil, Afyon'da var mı sıkıntılı bi durum diye onu soracak.”
“Haa anladım. İyi bari. Neyse teyze ben bi pansiyona yerleştim şimdilik. Duş falan almam lazım. Yine görüşürüz.”
“Tamam görüşürüz kızım Allah'a emanet ol ve kendine iyi bak.”
“Sen de teyze görüşürüz. Hadi Allah'a emanet” deyip kapattık telefonu.
Valizleri yatağın üzerine koyup ikisini de açtım. Birileri bir şeyler aramış belli çünkü dağınıktı. Tahmin ettiğim gibi teyzem tüm iç çamaşırlarımı koymuş. Rengarenk ve çeşit çeşit. Takıntım vardı. İç çamaşırım mutlaka dış kıyafetim ile aynı renk olacak ve eğer pantolon giydiysem de altına tanga giyiyordum. Hepsini gördü mü o adam…
“Amaaann, önce bana sorsaydı, ifademi alsaydı benim eşyalarımı karıştırmak yerine” deyip içinden kendime kıyafet alırken elime bi poşet takıldı. Poşetin içerisinde pansuman malzemeleri ve su geçirmez bant vardı. Teyzem böyle bir şey koymaz valize. Acaba komutan mı koydu. O koyduysa dün yanıma sağlıkçı gönderip yarama baktıran da Gurur komutan değil de Kars ayısıdır. Demek ki o kadar da ayı değilmiş.
Su geçirmez bandı dikişlerin üzerine yapıştırıp duşa girdim. Kurşun sıyırmış, zaten durdurmak için o şekilde ayarlayıp ateş etmiş yüzbaşı. Beş dikişim vardı ve iz kalacak eminim. Neyse en azından sıyrık.
Duşumu aldıktan sonra valizden en kalın kıyafetlerimi seçip giydim. Kasım ayı olmasına rağmen baya soğuktu. Rüzgar serin esiyor. Afyon’a soğuk diyen ben, Kars'ın soğuğuna nasıl alışırım hiç bilmiyorum. Önümüz kış üstelik.
Saçlarımı güzelce kuruttum ve düzleştirdim. Diğer takıntım da saç ve cilt bakımımdı. Saatlerce bakım yapardım bazen kendime. Kuaför olduğum için değil sevdiğim için.
Ben küçükken annemler yeni öldüğü sıralarda teyzeme baş sağlığına gelen bi kadın bana bakıp;
“Aynı annesine benziyor, Meltem'in de yüzü böyle güzeldi, cildi parlaktı” demişti. O cümleler çocuk yaşıma rağmen adeta aklıma kazındı ve anneminkine benziyor diye sürekli cildime bakım yaptım. Annem, babam ve küçük kardeşim Kaya. Aynı gecede kaybettim hepsini. Gözümü yoğun bakımda açmıştım. Kardeşim de yoğun bakımdaydı ama o çıkamadı. Ben çıktım sadece. Cenazeleri kalkmıştı bile. Neyin ne olduğunu anlamadan mezarlıkta yan yana duran üç mezarın başında buldum kendimi. Artık buradalar dedi teyzem. Onlar orada biz burada… İkimiz kaldık…
Sonra yanından ayırmadı beni. Eniştem de iyi oldu aslında, sana ev işlerinde yardımcı olur, al yanına dedi. Teyzem hiç iş yaptırmadı bana ama eniştem fark ederse beni buradan gönderir korkusu ile onlar demeden ben hep iş yaptım o evde…
Sonra biraz daha büyüyünce İsmail pisliğinin tacizleri başladı. Göğüslerim yeni çıktığında yalnız bulduğu her yerde elleyip “Erkek eli değince daha hızlı büyür” diyordu.
Geceleri odama gizlice girip yatağımda bana sarılıp tüm vücudumu okşuyordu.
Bir keresinde “Bir gün bu vücut bana ait olacak, her istediğimi yapacağım” demişti.
İşkence gibiydi. Kendine ve erkekliğine dokunup okşamamı isterdi. Eğer onun dediğini yapmazsam beni bu evden yetimhaneye yollamakla tehdit ediyordu. Kimseye söyleme, söylersen sana değil bana inanırlar demişti. Ama her defasında daha da iğrenç tekliflerle gelmeye başlayınca artık dayanamadım ve teyzeme anlattım.
Çok şükür korktuğum şey olmadı, teyzem bana inandı. Bizi asla yalnız bırakmadı. Geceleri yanıma gelip uyuduğu oldu eniştemi atlatıp. Kocasına söylemedi çünkü doğru olduğuna inansa bile oğlunun tarafını tutar demişti. Ona söylemedik ve teyzemle bir olup bir şekilde İsmail sapığını idare ettik.
Benim lise bitince her yaz tatilinde çalıştığım mahalle kuaförümüz Derya ablanın yanına daimi olarak işe başladım. Koluma altın bileziğim kuaförlük mesleğini taktım. Teyzem de enişteme ayrı İsmail'e ayrı dil döktü. İsmail'i yurt dışına kalifiye eleman gönderen bi inşaat firması aracılığı ile Amerika'ya yolladı. Elektrik teknikeriydi. Normalde, Almanya Avusturya gibi Avrupa ülkelerine yolluyorlardı ama teyzem firma sahibine ne dediyse bunu direkt Amerika'ya yolladılar… Çok sonradan öğrendim, firma sahibine üstü kapalı taciz olayından bahsetmiş. O da cehennemin dibine kadar yolu var o zaman deyip Amerika’ya yollamış sapığı…
Tek ailem teyzemdi ve bana hep sahip çıktı… Tüm bu düşüncelerimden karnımın açlıkla guruldaması ile çıktım. Bileğimin pansumanını yeniden yapıp dışarı çıktım. Yüzüme değen soğuk hava beni daha da kendime getirdi. Sora sora kahvaltı yapabileceğim bir mekan buldum. Kahvaltımı yaptıktan sonra sırada çalışıp geçimimi sağlayabileceğim bir iş bulmak vardı. Daha sonrasında ev de bulmalıydım. Sokaklarda yürüyüp eczane aradım. Pansuman malzemesi aldım biraz daha. Sonra yeni bir telefon. Tabii ki eski telefonumun bir üst modelini aldım. Tek lüks harcamam bu olacaktı çünkü hazıra dağ dayanmaz. Yıllarca kendi kuaför salonumu açmak için birikim yapmıştım. Teyzem de yardımcı oluyordu hep. Telefoncudan çıkınca karşı dükkânın camında eleman aranıyor yazısını gördüm.
Küçük bir esnaf lokantasıydı. İsmail beni arasa Kars'ta olduğumu anlasa ilk işi tüm kuaförleri araştırıp beni bulmak olurdu.
Galiba meslek değiştirmenin zamanı geldi. Kuaförlükten garsonluğa geçiş yapacaktım. Tabii işe alınırsam…