Dünya benim avuçlarımın içinde ezilmeyi bekleyen bir cam küreydi. Ben Korhan Aslanoğlu; gölgelerin mimarı, kanın ve barutun mutlak ilahıydım. Benim dünyamda yasalar yazılmaz, sadece benim dudaklarımdan dökülen infaz emirleriyle mühürlenirdi. Ruhum, binlerce günahın külüyle sıvanmış tekinsiz bir mabet gibiydi; güneşin sızamayacağı kadar derin, merhametin uğramayacağı kadar buzdan bir zindan... Kadınlar ise bu mabedin sadece geçici kurbanlarıydı; tenimin açlığını dindiren, sabahında varlıklarını bile unuttuğum, iradeleri benim arzuma boyun eğmiş silüetler.
Ama o gece, o sarışın yabancı kapımı yumrukladığında, karanlık krallığımın temellerine birer dinamit lokumu yerleştirildiğini hissettim.
Üst kata, adımlarımı bir yırtıcı gibi sessizliğe gömerek çıktım. Kapının aralığından sızan o loş ışık, sanki başka bir evrene açılan tekinsiz bir kapıydı. İçeri baktığımda gördüğüm manzara, narsist ruhumun tüm dengelerini altüst etti. Burcu, o koltukta sarsılmaz bir teslimiyetle oturmuş, Aras’ı göğsüne bastırmıştı. O an zaman benim için durmadı; zaman benim için yeniden yaratıldı.
Odanın o ağır, geniz yakan tütün ve silah yağı kokusu, sütün o saf, o çiğ ve mide bulandırıcı derecede masum kokusuyla boğuluyordu. Aras... Benim kirli kanımın devamı, o kadının bembeyaz tenine gömülmüş, hayatı sömürüyordu. Onu izlerken içimde bir tür sapkın huşu uyandı. Ben ki binlerce canı tek parmağımla ölüme göndermiş adamdım; şimdi bir kadının, benim soyumu kendi bedeniyle beslemesini, bir tanrıçanın mucizesini izler gibi izliyordum. O sütün, Aras'ın damarlarındaki o iflah olmaz karanlığı yıkadığını gördükçe, içimde hem onu oracıkta yok etme hem de ayaklarının altına serilme arzusu birbirine girdi. Bu bir şifaydı ve ben şifadan nefret ederdim; ama bu şifa benim en değerli varlığıma, oğluma akıyordu.
O an, Burcu benim gözümde bir "kadın" olmaktan çıktı; o, benim karanlığımın tam ortasında duran, beslemek ve yok etmek arasında gidip gelen vahşi bir ilah gibiydi. Onu merak etmiyordum; onu istila etmek, o masumiyetin her bir hücresini kendi karanlığımla lekelemek istiyordum. Mert denilen o pisliğin kırıntılarını üzerinden kazımak, onu sadece benim nefesimle yaşayan bir köleye dönüştürmek arzusu, damarlarımda bir zehir gibi yayılıyordu.
Aşağı indiğimde viskimin yakıcılığı bile zihnimdeki o görüntüyü silmeye yetmedi. O aşağı indiğinde, salondaki tüm hava onun varlığıyla iyonize oldu. Karşımda duran o hırçın, o ürkek ama dik başlı şey, benim otoriteme bir hakaretti. Ben istediğimi alırdım. Her zaman.
Ona yaklaştığımda burnuma çarpan o süt ve yas kokusu, içimdeki o bastırılmış canavarı uyandırdı. "Bedeli," dedim ona, sesim bir mezar sessizliği kadar soğuk ve sahipleniciydi. "Bedeli, benim adımı sayıklaman olacak." Bu bir tehdit değildi; bu, bir ilahın kendi kurbanına biçtiği kaderdi.
Bana saldırdığında, o cılız yumrukları göğsüme çarptığında hissettiğim şey sadece saf, sapkın bir hazdı. O kadar zayıftı ve o kadar devleşiyordu ki... Ayağı takılıp kucağıma düştüğünde, kontrol denilen o sahte tanrıyı kendi ellerimle boğdum. Onu öptüğümde, bir kadını öpmüyordum; ben hayata, ölüme, o süt kokulu masumiyete ve kendi karanlığıma tecavüz ediyordum. Hunharca, vahşi bir açlıkla yapıştım dudaklarına. Onu nefessiz bırakmak, ciğerlerine kadar benim barut kokulu ruhumu üflemek istedim. Onun o titreyen karşılığı, benim için bir zafer değil, bir teslimiyet marşıydı. Bir mafya lideri gibi değil, bir imparator gibi değil; her istediğini elde eden, doyumsuz bir canavar gibi sömürdüm onu.
Ve o tokat...
Yanağımda patlayan o el, gururumun en mahrem yerine saplanan bir hançerdi. Yüzüm yana savrulduğunda, o mermer sertliğindeki darbe sadece kemiklerimi değil, otoritemi de sarstı. Bir saniye içinde binlerce infaz yöntemi geçti zihnimden; onu oracıkta diz çöktürmek, o hırçın ruhunu parçalamak... Ama yapamadım. Yanağım yanarken içimde yükselen o buhran dolu karmaşa beni felç etti. İhanete uğramış gibi hissetmiyordum; ben, kendi mülküm tarafından reddedilmiştim. Ve bu, bir ilah için en büyük hakaretti.
O kapıya koştuğunda arkasından bir adım bile atmadım. Ben kovalayan değil, avını köşeye sıkıştırıp bekleyen taraftım. Ama Aras’ın o feryadı... O ses, sanki kaderin bana attığı bir kahkahaydı. Burcu durdu. Kapıyı kapattı. İşte o an anladım: O, bu eve bir yabancı olarak girmişti ama artık o benim en kutsal saplantım, en karanlık zayıflığımdı.
Yalnız kaldığımda şömineye baktım. Yanağımdaki o parmak izleri, ruhumdaki o ilk kırılmanın nişanesiydi. Ben her şeyi elde eden Aslanoğlu, şimdi bir yabancının nefretine ve bir bebeğin çığlığına esir düşmüştüm. Burcu, o tokatla benim sadece yüzüme değil, mutlak otoriteme de mühür basmıştı.
Onu bir kez daha öpmek, o tokatın acısını dudaklarından çıkarmak ve o süt kokusunu kanımla lekelemek için sabırsızlanıyordum. O benimdi. Ve ben, benim olanın bana başkaldırmasından, en sapkın hazları devşirmeyi çok iyi bilirdim.