2

1321 Words
Dianthe gözlerini açtığında nerede olduğunu bilmez bir haldeydi. Neler olduğunu anlamaya çalışarak şaşkın bakışlarla etrafına bakındı. Az önceye kadar aktif bir büyü çemberinin içindeydi ve sonra... Sonra... Elini kalbinin olması gereken yere getirdi. Kalbi, göğsünün altında güçlü vuruşlarla atıyordu. Ne etini deşip kaburgalarını sıyırarak kalbine ulaşmış bir hançer vardı ne de o hançeri fırlatan kişiden bir iz. Lyra'nın tatmin olmuş gülümseyen yüzünü göremiyor, ihanete uğramışlığın yansıdığı altuni gözlerle ona bakamıyordu. Zaman ve mekan göz açıp kapayıncaya dek değişmişti. Asla emin olamasa da beş bin yıl öncesinde, yeryüzünün bilinmeyen bir köşesinde olduğunu tahmin etti. Paramparça olmuş yosun kaplı çürük bir tahta parçasının üzerine tırmanmıştı ve suya düşmemek için sıkıca tutunmuş haldeydi. Tepesinde dönüp duran leşçi kuşların çığlıklarını duyuyordu. Onun ölmesini beklediklerini, etiyle ziyafet çekmek istediklerini biliyordu Dianthe. Onun burada ne işi vardı? Büyü onu neden böyle bir yere getirmişti? Sorgulayacak halde değildi. Zihni duruma uyum sağlamakla meşgul oldu ve bir saat gibi çalışmaya başladı. Hiçliğin ortasında gibi hissediyor olabilirdi ancak tepesindeki kuşlar varsa yakınlarda bir yuvalarının da olması gerektiğini biliyordu. Bu bilgiye güvendi. Herşeyi bir kenarı bıraktı. Önceliği kendisini içinde bulunduğu bu durumdan kurtarmaktı. Hemen sudan çıkmak istiyordu, hayır, yalnızca istemiyor buna ihtiyaç duyuyordu. Bir koluyla tahtaya tutunurken diğer koluyla ileriye doğru kulaç atmaya çabaladı. Ayaklarını suyun içinde hareket ettirdi. Bu onun daha hızlı yol almasını sağlamıştı. Gittiği yönün doğru olduğundan emin değildi ama içindeki hisse güvenmeyi tercih etti. Tepesindeki güneş ve içinde olduğu tuzlu su onu içten ve dıştan adeta kavurmuştu. Bilinci yerine gelmeden öncesi ve sonrası, kaç saattir bu haldeydi? Çok uzun bir süre olduğuna karar verdi çünkü susamıştı. Daha sonra pişman olacağını bilmeseydi tuzlu suyu içebilirdi. Buruşmuş parmaklarıyla gözlerini ovaladı. Gözleri bulanıklaşıyordu. İleriye doğru baktığında saatler sonra ilk kez sudan başka birşey gördüğünü sandı. Çünkü beyaz tepelerin manzarası titreşip duran bir hayal gibiydi. Yanlış görüp görmediğinden birtürlü emin olamıyordu. Gerçekten de denizin ardında sonsuzluğa doğru uzanan kum tepelerini görüyor muydu? Alacağı hiçbir cevabın onu mutlu etmeyeceği ortadaydı. İçinden kendi kendine söylendi. Hangi cehenneme düştüm ben? Yüzmeye devam etti. Dianthe ne bulacak olursa olsun karaya çıkmak için çabaladı. Emekleyerek sudan uzaklaştı ve kuru kumların üzerine serildi. Öksürüyordu. Öğürüyordu. Yuttuğu onca tuzlu suyu daha fazla midesinde tutamaz haldeydi. Midesinin içi resmen kaynıyordu. İçinde ne varsa çıkardı ki sudan başka birşey çıkmadı. Bu onun boğazını içteniçe kesen cam parçaları varmış gibi acı çekmesine yetti. Can acısından gözlerinden yaşlar aktı. Tuzlu göz yaşları, kuruyup açılmış tenini ateş değmiş gibi yaktı. Daha çok ağlattı. Sonunda midesi sakinleştiğinde nefes nefese bir halde sırtüstü yere uzandı. Gözleri kararmaya başlıyordu, bayılacağından emindi ama uyanık kalmak için hali yoktu. Yorgundu. Güneşe doğru boş gözlerle baktı. Ne güçleri vardı ne de kendisi gibi hissediyordu artık. Darmadağın ve ıslak haldeki siyah saçlarından bir tutamı aldı ve gözlerinin önünde tuttu. Siyah saçlıyım, diye düşündü. Dianthe, gerçek bedenindeyken gümüşi ışıltılı gri saçlara sahipti ve o saçları severdi. Yüzüne dokundu. Teni hassas ve yaralıydı. Güneş ve tuzlu su ne yazık ki ona karşı hiç de nazik davranmamıştı, yeni yüzü deforme olmuş bir haldeydi. Bir aynası olsaydı nasıl göründüğüne bakmak isterdi. Büyü ona yeni bir beden vermişti. Büyünün böyle bir etkisinin olacağını bilmiyordu. Yeryüzüne indiğinde kendisi için seçtiği bir havarinin bedenini alabileceğini düşünmüştü. Çünkü diğer tanrı ve tanrıçaların yaptıkları buydu. İnsanlığın içinde dolaşırken kendi bedenlerini asla kullanmazlardı. Varlıkları öylesine yoğun bir ışıktı ki, insanların narin gözleri onlara bakmaya dayanamazdı. Dianthe çok gençti. Daha önce hiç havari edinmemiş, buna ihtiyaç duymamıştı. Bu yüzden büyünün onun yerine bir havari belirlenmesini anlayabilirdi ancak bu havari, en azından Asura'ya yakın bir kadının bedeni olabilir, diye düşünüyordu. Biraz da dayanıklı? Kime sorarsanız sorun bir bakışta onun ölmek üzere olan, rastgele seçilmiş bir kadının bedenine çekildiği söyleyebilirdi. Kendisi olsa, bu kadar perişan haldeki bir kadının bedenini asla seçmezdi çünkü bu beden, henüz Asura'nın gölgesi üzerine düşmeden bile ölüp gidecek haldeydi. Nasıl ve neden bu hale gelmişti? Bir kaza geçirmiş olabilir miydi? Dianthe zihnini zorladı. İsterse kadının anılarına gözatabilmeliydi. Daha önce deneyimlemese de işlerin bu şekilde yürüdüğü biliyordu. Havarinin bedenine uyum sağlayabilmesi için sahip olduğu bir ayrıcalıktı bu. Öyle olmalıydı. Bir cevap almak istiyorsa bu ayrıcalığa ihtiyacı vardı. Ne kadar kendisini zorlasa da hiçbir şey hatırlayamadı, gözünde tek bir görüntü bile canlanmadı. Bu kadarı için bile mi güçsüzdü? Güçlerine geri kavuştuğunda - ki kavşağından bile emin olamıyordu- değişeceğine kanaat ettiği bir durumdu zira bir şekilde hala bu insan kadınının ruhuyla bağlantılıydı. Öyle olmasaydı bir cesedi ele geçiren karanlık bir ruhtan farkı kalmazdı. Dianthe bir tanrıçaydı bu yüzden insanlar gibi bir ruhu yoktu. Onun, varlığının bir özü vardı. Eğerki sahip olduğu öz yok edilirse tanrısal varlığından geriye tek bir iz bile kalmaz, o da yok olurdu. İşte bu yüzden kalbine saplanan hançeri hissettiğinde öleceğini düşünmüştü çünkü hançer kalbini kesip parçalarken içindeki özünün de çatırdadığını işitmişti. Özünün parçalandığını düşünmüştü. Sonsuza kadar yok olacağından neredeyse emindi ama ne olduysa bir insan olarak gözlerini açmıştı. Onu ne kurtarmıştı? Aktif bir büyü çemberinin içinde olmak onu korumuş olabilir miydi? Dianthe böyle bir olayın olabileceğini ne okumuş ne de işitmişti. Dianthe bedeninin zayıflığına daha fazla dayanamadı ve bilincini yitirdi. ... Bu sırada çölde yol almakta olan bir kervanın atlarından birkaçı çıldıracak iplerini koparttılar, sahiplerinin ellerinden kurtularak bir yöne doğru kaçmaya başladılar. Kervandakiler yola devam etmeyi kesip, kaçan atların peşinden gitmek zorunda kaldılar. Neyseki atlar çok fazla uzaklaşmadan onları yakalayabildiler. Nedense bir kum tepesinin ardına, insanların yanından geçseler de farkında olmadan gözden kaçırabilecekleri bir sahil koyuna gitmişlerdi. Etrafta ne içilebilecek bir su birikintisi ne de yenilecek bir ot vardı. Olan tek şey bir ölüden farksız görünen genç bir kadının hareketsiz bedeniydi. Yanına gidip durumunu kontrol ettiklerinde ateş gibi yandığını ve zar zor nefes aldığını fark ettiler. Kalp atışlarıysa geçen her saniye de ağırlaşmaktaydı. Ölümün soğuk dokunuşu her an onun için gelebilirdi. Kadının üzerindeki kıyafetler parçalanıp paçavralara dönmüş bir halde olsa da saf ipektendi. Bir zamanlar zengin bir zevkin ürünü olarak dikildiğini anlamamak tüccarlar için imkansızdı. Boynundaki kolyelere, her iki kolundaki altın bileziklerine ve ince parmaklarındaki büyük mücevher yüzüklere bakıldığında da ya bir soylu ya da bir soylunun pahalı zevklerine erişebilen zengin bir kadın olduğuna kanaat ettiler. Mücevherleri alıp kadını da öylece bırakmak düşüncesi kervan liderine çok cazip geldi. Onu öldürmelerine bile gerek yoktu eğer yardım etmeden öylece bırakırlırsa birkaç dakika içinde kendikendine ölecekti zaten ve böylece mücevherler için ona hesap soracak kimse de kalmayacaktı. Kervan lideri, uzun sakallarını parmaklarıyla tararken altın dişini ortaya seren bir gülümseme sergilediğinden habersizdi. Tekinsiz düşünceleri sert yüzüne yansıyordu. İnsani değerleri olmayan, insafsız ve de paragöz bir adamdı. Hizmetindeki adamlarına döndü, gür sesiyle emirler buyurmaya başladı. "Atları dizginleyin. Kadının da takılarını alıp bana getirin, hepsini saydım, bu yüzden beni kandırabileceğinizi sanmayın. Bir tanesinin bile eksik olmasını istemiyorum, yoksa bedelini ödersiniz. Hadi oyalanmayın. Hemen yola devam edeceğiz. Zaten yeterince zaman kaybettim." Daha adamları harekete geçemeden, atlar ayaklarıyla yerleri döverek ürkütücü sesler çıkarmaya başladılar. Yüksek seste kişniyorlardı. Yularlarını tutmaya çalışan kişilere zorluk çıkartmaya, şahlanmaya başladılar. Yerdeki genç kadına dokunulacağında çıldımıçlardı. Sahipleri ne yaparlarsa yapsınlar daha güçlü karşı çıktılar. Kervan lideri, atların bu hırçın başkaldırışlarına anlam veremedi ve öfkelendi. "Aptallar! Bir işi de beceremiyorsunuz! Çabuk olun ve şu hayvanları sakinleştirin..." Ne yapsalar da kimsenin hayvanlara gücü yetmedi. Atlar, Dianthe'nin yanına gelen herkesi kovalamaya, yaklaştıklarına pişman etmeye başlamışlardı. Isırıyor, boyunlarıyla vuruyor ya da ciddi yaralanmalara sebep olacak şekilde tekme atıyorlardı. Lider, bir şekilde atların çıldırtan şeyin genç kadınla alakalı olduğunu anladı. Kervandaki şifacıyı derhal yanına çağırdı. "Sizi hain, vefasız yaratıklar! Geri çekilin de şifacı işini yapsın." diye buyurdu. Atlar bunu bekler gibi sakinleştiler ve temkinli bir şekilde geri çekilerek şifacıya müsaade ettiler. İnsanlar korku ve şaşkınlıkla yaşananları konuşmaya başlamışlardı. Olan biteni görenler neler yaşandığını kendi mantıklarınca yorumladılar. "Bir cadı olmalı," diyordu biri ve diğerleri de onu onaylıyordu. "Evet, cadı atları büyüledi!" "Onu öldürmeliyiz, yaşamasına izin veremeyiz." "Bize zarar verebilir, bizi de büyüsüyle kontrol edebilir." ... "Efendim?"diye soruyordu kervanın güvenliğinden sorumlu askerlerden biri titrek bir sesiyle. Elinde bir hançer tutuyordu ancak kullanabilecek gibi bir hali de yoktu. Atlardan birinin tekmesi omzunu çıkarmıştı, belli etmemek için dirense de acı çekiyordu. "E-emriniz nedir?" Kervan lideri sıkıntıyla nefesini bıraktı. "İster insan isterse lanet bir cadı olsun. Onu kurtarmaktan başka çaremiz mi var?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD