KEK VE KURABİYE

2000 Words
Kahvaltı saatinde İbrahim ve kızı günlerden sonra ilk kez birlikte kahvaltıdaydı. İbrahim yine siyah takım elbisesinde, Ayperi ise beyaz ve pembe kareli şık elbisesinin içindeydi. Sessizce kahvaltılarını yaparken birden odanın kapısı açıldı. Melis ve Jülide gülerek içeri daldılar. Melis annesi onu gıdıklayıp durduğu için nefes nefeseydi ve yanakları kızarmıştı. Üstünde kırmızı siyah kareli pijaması vardı. Jülide’nin üstünde gökkuşağı gibi rengarenk ince bir sabahlık vardı ama sabahlığın altından uzanan paçaları pijamasının kızıyla aynı olduğunu gösteriyordu. Ayperi onlara hemen kaşlarını çatarken İbrahim şaşkınlıkla baktı. Hem pijamalarına hem içeri dalış şekillerine hem de kahvaltıya gelmiş gibi olmalarına… “Günaydın.” dediler ana kız aynı anda cıvıldar gibi. “Dadılar ve çocukları kahvaltıyı mutfakta diğer çalışanlarla yapar.” dedi Ayperi onlara bakmadan bıçakla peynirini keserken. Bu sırada sandalyeye oturmak üzere olan Melis birden geri çekilip annesine bakmıştı. Jülide ona oturmasını işaret edip kendisi de yanına oturdu. İbrahim masanın başındaydı ve onların çaprazlarında kalıyordu. Onun diğer çaprazındaki Ayperi ise anne kızın karşısında kalmıştı. “Dadılar ve çocukları mutfağa gittiğinde çalışanların çoktan sabah beşte kahvaltı yaptıklarını öğrenip üzüldüler. O yüzden size katılmaya karar verdiler.” dedi Jülide. Melis başını sallayarak onayladı. Ayperi ona kendisini hep mahcup hissettiriyordu. “Biz dedemlerle hep aynı masaya oturuyoruz. Misafir geldiğinde kadınlar ayrı oturuyor sadece.” dedi. Ayperi yine ağzını açmıştı ki İbrahim’in ona attığı uyarı bakışıyla sustu. İbrahim Jülide’ye döndü. “Ben erken kalktığım için çalışanlarım eve biraz erken gelip işe başlıyorlar. Haliyle kahvaltıyı da erkenden yapıyorlar. Ama sizin kahvaltı hazırlamak gibi bir zorunluluğunuz yok. Bize katılabilirsiniz. Ayperi’yle de zaman geçirmiş olursunuz.” dedi. “İstemem. Gitsinler!” dedi Ayperi. “Sus kız! Papağan seni!” diyerek güldü Jülide. “Sen sus! Çünkü evimize sen geldin!” dedi Ayperi. “Beni susturacak adam daha anasının karnından doğmadı şekerim. Bir dene istersen. Bak bakalım bu sefer dünkü eşyalarını çöpe atıyor muyum atmıyor muyum?” dedi Jülide. “Baba beni tehdit ediyor. Kız ona!” dedi Ayperi, babasına. “Jülide Hanım?” dedi İbrahim. “İbrahim Bey?” diye karşılık verdi Jülide. “Kızıma davranışınız konusunda sizi uyarmıştım diye hatırlıyorum.” “Ben de onu asla tokatlamadığımı hatırlatmak isterim. Ağzının ortasına bir tane haketmediğinden değil tabi. Tamamen size olan saygımdan!” dedi Jülide. Melis annesinin kolunu çekiştirdi. Jülide ona eğildi. “Anne, İbrahim Bey’i kızdırma. İzin alacağız ya!” diye uyardı. “Ne konuda?” diye sordu onları dinleyen İbrahim. “Şey… Okulların açılmasına az kaldı malum. E görünüşe göre bir süre buradayız. Gidip Meloş’uma okul bakmam lazım. Burası zengin bir muhit ama yakında devlet okulu var mı? Birinci sınıflar için?” “İki sokak ötede Ayperi’nin okulu var. Oraya kaydettirirsin.” dedi. “Ayperi özel okula gitmiyor mu? Bize devlet lazım.” dedi Jülide. “Evet baba. Onlar fakir. Benim okuluma gelmesinler.” dedi Ayperi. Onun sözleri Melis’in zoruna gitmişti. “Biz fakir değiliz bir kere. Annemin fındıkları var. Sadece annem özel okullara inanmıyor çünkü para tuzağı!” dedi Melis. “Bir dönemden yüz bin istemişti Giresun’da gittiğimiz bir okul. İki dönemde güya indirim yapacaktı; toplam 180 bin ödeyecektim, iki yüz bin ödeyeceğime. Daha birinci sınıf bu kız. Okuyacağı bilmem kaç yıl daha var. Gerçekten para tuzağı.” “Ben Ayperi’ye ödediğim parayı söylemeyeyim o zaman. Anaokulu için bile bir servet ödedim. Ama her şey onlar için. İstersen Melis’e indirim yaptırabilirim ve kalan okul ücretinin tamamını ödeyebilirim.” “Ay ne gerek var? Gitsin işte devlet okuluna. Devlet okullarındaki zavallı öğretmenler kaç yıl çalışıp zar zor atanıyorlar. Ben onların eğitimine özel okullardan daha çok güveniyorum.” “Ama buradaki okul en iyi öğretmenleri yüksek maaşla işe alıyor. Okulun çok güzel imkanları da var. Bak Ayperi iki sene anaokuluna gitti. İki müzik aleti çalıyor ve çok güzel ingilizce konuşuyor. Geçen sene okuma yazma bilmiyordu sadece. Bu sene biraz öğrendi. Değil mi kızım?” “Öğrendim ama çok kötü öğrendim. Okulumuz kötü. Gelmesin!” dedi Ayperi. “Sırf sana inat geleceğiz işte!” diyerek ona takıldı Jülide. Ayperi ona dil çıkardı. “Birazdan birlikte gidip konuşalım. Ben öderim parasını. Melis akıllı bir kız. Her kuruşuna değer diye düşünüyorum.” dedi İbrahim. Kocaman maviş gözleriyle onu dikkatle izleyen Melis’e göz kırpınca, küçük kız kızardı. “Makul bir indirim yaparlarsa ben de ödeyebilirim. Kızım okullarına gidecekse onların bana para ödemesi lazım ya neyse…” diye söylendi Jülide. “Bir konuşalım ama muhtemelen makul indirim bile senin fındıklarından gelen bütçeni aşar. Bir dönem için yüzbinden çok daha fazlasını istiyorlar.” “O zaman patronumun cömertliğine sığınacağım sanırım. Ama unutma ki ben sana devlet okuluna göndereyim dedim. Bu senin ısrarın.” “Tamam. Benim ısrarım. Merak etme başına kakmam.” “Kakacakmışsın gibi duruyor.” “Kakmam. Çünkü Melis’i üzmek istemem.” dedi İbrahim. “Babaaaa, gitsinleeeer!” diye sızlandı Ayperi. Olaylar hiç onun istediği gibi gitmiyordu. “Gitmiyoruz çitlembik. Akşama odanı taşıyacağız hatta. Bu güzel elbiselerini değiştirip eski bir şeyler giyersin. Temizliği Melis’le birlikte yapacaksın.” dedi Jülide. “Yapmam. Hizmetçi yapsın.” dedi Ayperi. Jülide başını olumsuz anlamda iki yana salladı. “Olmaz. Ev işi yapmayı öğrenmelisin. Babanın her zaman zengin olacağının garantisi yok. Biraz daha büyük olsan sana yemek yapmayı da öğretirdim.” dedi. “Öğrenmem!” diye bağırdı Ayperi. “İstemem, yapmam, etmem, öğrenmem… Biraz da yaparım, ederim, giderim desene gülüm benim!” “Demem!” dedi Ayperi. Jülide gülüp masanın karşısından uzandı ve onun yanağını sıktı. “Tatlı şeysin ama biraz cadısın.” dedi. “Cadı değilim. Sadece tatlıyım ben. Senin kızından daha güzelim.” dedi Ayperi. Jülide başını yana eğerek ona gülümsemeye devam etti. ————— İbrahim’le birlikte okula gitmişler ama İbrahim’in telefonla görüşmesi gerektiği için Jülide onsuz girmişti müdürün yanına. Müdür onun leopar desenli eteğini, siyah bluzunu ve kalın topuklu ayakkabılarını şöyle bir süzmüş ve sert bir şekilde burs vermediklerini söyleyip onları kovar gibi çıkışmış ve Melis’i ağlatmıştı. İbrahim gelince ise süt dökmüş kediye dönmüş ve Melis o okula kaydolsun diye elinden geleni yapmıştı ama hem Jülide’nin hem Melis’in hevesi kaçmıştı. Jülide adama ağzına geleni sayıp kızıyla birlikte kapıyı çarpar gibi çıkmıştı. İbrahim onları ikna edeceğine emindi o yüzden müdüre kızın kaydını yapmasını söyledi. Ve hem kendi kızının hem Melis’in ilk döneminin parasını ödeyip öyle çıktı odadan. Jülide onu arabanın yanında beklerken burnundan soluyordu. “Ben kızımı buraya yollamam daha. Hadsiz herife bak yaa!!! Bende hata! Devlet okulunun suyu mu çıktı sanki?” diye kendi kendine yakındı. İbrahim kaşlarını çatarak onu baştan aşağı süzdü. “Adam da bir yerde haklı. Bu kıyafetleri nereden buldun?” dedi. “Ne varmış kıyafetimde?” diye çıkıştı Jülide. “Ne yok ki? Varoş bir mahalle gülü dediğimde kızıyorsun!” dedi İbrahim sertçe. Jülide’nin siyah bluzu o kadar dardı ki sütyeninden taşan göğüslerinin kabartısı bile belli oluyordu. Uzun olmasına rağmen yürürken bacaklarına yapışan leopar eteğe girmiyordu bile İbrahim. Jülide ona o sinirle sert bir tokat attı. “Benim ne giydiğim seni hiç ilgilendirmez. O adamı da ilgilendirmez. Birini reddetmenin bile bir adabı vardır. O kalın kafan almadıysa açıklayayım bunu hem o müdür bozuntusu hem senin için söylüyorum.” dedi neredeyse bağırarak. Kızının elini tutup yola doğru yürümeye başladı. İbrahim bu tokadı hak ettiğini biliyordu. O yüzden normalde kızacağının yarısı kadar bile kızmamıştı. Tam aksine Jülide’nin bu vahşi yanında onu çeken bir şeyler vardı. O yüzden hoşuna bile gitmişti. Kendi kendine sırıtmaya başladı. “Arabaya binin.” diye seslendi arkalarından. “Binmem!” diye geri bağırdı Jülide. İbrahim iç çekerek arabaya bindi ve onların peşine düştü. Onlar kaldırımda yürürken arabayla yanlarına yanaştı. “Melis’i kaydettirip parasını ödedim. Okula göndermelisin. Müdürü sürekli görecek değil ya.” dedi. “Göndermem!” dedi Jülide sertçe. “Sen yürüyeceksen bari izin ver Melis binsin arabaya. Hava sıcak.” “Vermem!” dedi Jülide burnunu havaya dikerek. İbrahim güldü. “Ayperi’yle bir akşam takıldığın ne kadar belli.” dedi. “Kızına kızıyordum sinir bozucu ve şımarık diye. Ama şimdi acıyorum. Meğer senin yanında iyi bile büyümüş. Eve gidip ondan özür dileyeceğim.” dedi Jülide. “Tamam. Lafını soktun hadi bin arabaya.” dedi İbrahim. “Binmeyeceğim.” diye inat etti Jülide. Hatta sırf peşinden gelemesin diye gerisin geri dönüp bir üst sokağı dolaşmaya karar verdi. İbrahim onun geri döndüğünü görünce şaşırdı. “Nereye gidiyorsun?” diye seslendi ama Jülide duymazlıktan geldi. İbrahim ‘Ne halin varsa gör!’ diye geçirdi içinden. Neden sokak ortasında hadsiz bir dadıya yalvarmaya çalışıyordu ki. Jülide ona yalvarmalıydı. İyilik yapmış ve onu işe almış hatta kızının okul taksidini ödemişti. Jülide’nin eline ayağına sarılıp minnettar olması gerekmiyor muydu? Arabasıyla giderken aynadan son bir kez geriye baktı ve gördüğü şeyle aniden fren yaptı. Spor, lüks bir araba Jülide’nin yanına yanaşmıştı. Jülide durmuş merakla arabaya bakıyordu. İbrahim aceleyle arabayı durdurup aşağı indi. O indiğinde arabadan bir adam da inmişti ve gülerek arabanın etrafından Jülide’nin yanına gitmek için dolaşmaya başlamıştı. Sarı saçlı zibidinin tekiydi. Gözünde güneş gözlükleri vardı. Üstünde beyaz gömlek ve beyaz pantolon vardı ama gömleğin düğmesi karnına kadar açıktı. İbrahim’in Jülide’nin yanına varmasına birkaç adım kala adam kocaman gülerek Jülide’ye sarıldı. Jülide de inceden gülümsemiş ve o da ona sarılmıştı. “Naber lan Jüjü?” dedi herif ayrıldıklarında, ağzındaki sakızı geviş getire getire çiğneyip sırıtıyordu. O sırada yanlarına varan İbrahim adama ters ters bakıp Jülide’ye döndü. “Sizi rahatsız mı ediyor?” diye sordu. Jülide sarışın adama sırıttı. “Ay yok be! Rüzgar bu! Babamın askerlik arkadaşının oğlu. Babam varken sık sık bizi ziyaret ederlerdi. Sonrasında da babası bize çok yardımcı oldu.” dedi. “Ben seni yıllarca görmemiştim bebeğim.” dedi Rüzgar. “Yolda gördüm şaşırdım. Yürüyüşünden tanıdım. Bir peri kızı gibi salınıyordun yine.” İbrahim nedense bu herifi yumruklamak istiyordu. Ama Jülide’ye de kızıyordu. Bir anne olarak sokak ortasında böyle kıvırtarak yürünür müydü? “Bu kim? Kocan mı?” diye sordu Rüzgar, Jülide’ye. Jülide bozuk bir şey yemiş gibi yüzünü buruşturdu. “Patronum şekerim. Yanında işe girdim yeni. Kocam öldü.” “Başın sağ olsun.” dedi Rüzgar. Öyle gevşek bir hali vardı ki… Üzgün gibi davranmaya bile gerek duymamıştı. Gözlüklerini çıkarıp menekşe gözlerini ortaya çıkardı. Herif heykel gibiydi. Bunu İbrahim bile inkar edemezdi. Hafif eğik burnu bile güzelliğini bozamamıştı. Hatta yunan tanrısı gibi bir hava vermişti. Dalgalı saçları ve bronz bir teni vardı. Gözleri kedi gözü gibiydi. Kısık ve sinsi bakıyordu. En azından İbrahim’e göre öyleydi. “Bu kim lan?” dedi Rüzgar, aniden Melis’i farkedince. Elmas bulmuş gibi gözleri ışıldayarak yere diz çöktü. Güneş gözlüğünü tutan eli bacaklarının arasından sarkıyordu. Melis ona utangaç bir gülümseme attı. Yanakları al al olmuştu. Yakışıklı bir adam onun yaşındaki kızları bile etkiliyordu. “Kızım. Melis!” dedi Jülide gülümseyerek. “Naber lan Melis?” diyerek elini uzattı Rüzgar. Melis de elini uzatınca tokalaştılar. “İyiyim, Rüzgar bey. Siz?” “Ben de iyiyim Melis. Kaç yaşındasın lan sen?” “Yedi oldum.” dedi Melis. Kendini tutamayıp bir adım yaklaşarak yanağından öptü Rüzgar’ı. Rüzgar kızmamıştı. Ona göz kırptı sadece. “Jüjü lan, aynı kardeşin Şirin’i doğurmuşsun.” dedi tekrar ayağa kalkarken. “Arkadaşım!” dedi İbrahim uyaran bir tonla. “Lanlı lunlu konuşmasana!” Rüzgar onu bir tarafına takmadı. “Biraz relax lan bebeğim!” dedi İbrahim’e. İbrahim onun üzerine yürüyecekti ki Jülide eliyle kolunu tuttu. “Biz gidelim Rüzgar. Seni görmek güzeldi. Artık İstanbul’dayım. Bol bol görüşürüz. Numaram hala aynı. Ararsın beni!” dedi. Rüzgar’a son bir kez sarılıp hem kızını hem İbrahim’i çekiştirerek arabaya doğru götürdü. Melis’in gözleri arkada kalmıştı arabaya giderken. Yedi yaşındaysanız ilk görüşte aşk gerçekten çok tatlıydı. Özellikle aşık olduğunuz kişi arkanızdan bakarken size son bir kez göz kırpmışsa… Eve kadar konuşmadılar. İbrahim sinirden köpürüyordu ama Jülide’ye dönüp bir şey demeye yüreği de yoktu. Ne diyecekti ki zaten? Ona neydi? Eve girdiklerinde sinirle odasına çıktı. Ayperi’yi oturma odasında çizgi film izlerken gören Melis heyecanla onun yanına gitti. “Keşke gelseydin Ayperi. Yolda çok yakışıklı bir abi gördük. Annemin arkadaşıydı. Benim elimi sıktı.” diye özet geçti hızlıca. Ayperi meraklanmıştı ama sormayı kendine yediremiyordu. O yüzden sessiz kalıp çizgi filmini izlemeye geri döndü. Melis üstünü değiştirip koltuğun diğer ucuna oturduğunda da bir şey dememişti. Sessizce televizyon izlemişlerdi sadece. Onları kapıdan izleyen Jülide kendi kendine gülümseyip mutfağa gitti. Bir tabağa kek ve kurabiye koydu. İki meyve suyuyla birlikte tabağı bir hizmetçinin eline vererek içeri yolladı. Eğer kendi götürseydi, Ayperi’nin yine yalandan sinirleneceğini biliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD