İbrahim duştayken Jülide gibi bir ayaklı belayı işe almakla iyi yapıp yapmadığını sorguluyordu. Her şeyden önce kadın bir cinayet şüphelisiydi. Hangi delilik anında kızının olduğu eve onu da sokmaya karar vermişti hala emin değildi.
Gerçi onun katil olduğunu düşünmüyordu. Zehirle adam öldürmek belli bir sabır oranı ve ince planlama gerektiriyordu. Jülide daha anlık tepkilerin insanı gibiydi. Normal bir yemek yerken kısacık bir öfke anında bıçağı alıp adama saplayabilecek biriydi daha çok.
Zaten soruşturma onları Rafet’in eski müvekkillerinden birine götürüyor gibiydi. Ellerinde Jülide’ye dair tek şey o telefon görüşmesi ve olay anında aynı şehirde olmalarıydı.
Aklı tekrar Melis’e gitti. Kızın zekası onu her seferinde şaşırtıyordu. Onun tek nefeste kurduğu cümleleri, düşünerek kuramayacak çok arkadaşı vardı.
Kuzeninin evinde ki olayda Jülide şirret bir çocuk gibi Ayperi’yle çekişirken Melis gayet olgun bir şekilde durumu idare etmişti.
Ayperi’yle aralarında kaç ay kaç gün olduğunu bilmiyordu. Kim büyük kim küçük onu da bilmiyordu. Ama Melis’in olgunluğuyla kızına ablalık yapmasını tüm yüreğiyle diliyordu.
Kızın küçük kaşlarını kaldırmış bir şekilde ‘tavukları ve horozundan’ bahsettiğini hatırlayınca gülümsedi. Küçük kızın aralara yerleştirdiği, bir çocuk olduğunu hatırlatan böyle cümleleri olmasa İbrahim rahatlıkla onun çocuk boyunda kalmış yetişkin bir kadın olduğunu düşünebilirdi.
Duştan çıktı. Beline havlusunu bağlarken aynanın buhar olmuş yüzeyini eliyle sildi. Yüzünü incelerken parmaklarıyla bıyığını tarar gibi yaptı bir süre. Bugün bir kadınla randevusu vardı. Evlilik için en mantıklı adaylarından biriydi. Annesinin konken arkadaşlarından birinin kızıydı. Ülkenin en iyi üniversitelerinden birinden Fizik bölümü mezunuydu. Aynı üniversitede aynı alanda yüksek lisans ve doktora yapmıştı.
Ancak yoğun geçen eğitim hayatından sonra yorulduğunu öne sürerek mesleğine devam etmemeyi tercih etmişti. Ailesinin mal varlığıyla geçinmeyi tercih ediyordu. Ki bu da onu İbrahim için mükemmel adaylardan biri yapıyordu. Hem eğitimliydi hem çalışmıyordu. Ayrıca resminden gördüğü kadarıyla oldukça güzeldi ve aile bakımından da Fak ailesine oldukça uygundu.
Kurulanıp kıyafetlerini giydi. Siyah bir gömlek ve siyah bir pantolon giymişti. Gömleğinin iki düğmesini açmayı tercih etmişti. En sevdiği saatlerinden birini koluna taktı, parfümünü sıktı. Telefonunu, cüzdanını ve araba anahtarını alarak aşağı inmeye başladı. Yine elleri cebinde merdivenleri inerken aşağıdan bağrışmalar duyunca ellerini aceleyle cebinden çıkardı ve giriş kata indi. Jülide ve kızına bağırmakta olan Ayperi onu görünce ağlamaya başlayıp kucağına doğru koştu.
“Ne oluyor?” dedi İbrahim kaşları çatık bir şekilde Jülide’ye bakarken.
Bir eli belinde duran Jülide uzaklara bakarken alaycı bir şekilde iç çekti ve İbrahim’e döndü.
“Kızın onu tokatlamaya geldiğimi sandı galiba. Durumu açıklar mısın?” dedi.
İbrahim kızını kucağından indirip göz hizasına eğildi.
“Prensesim? Hadi ne oldu anlat bana?” dedi. Jülide ve Melis’in meraklı gözlerle onları izlediğini biliyordu. Kızına karşı dünyaya göstermediği aşırı yumuşak bir tarafı vardı ve bundan utandığı söylenemezdi.
Ayperi gözyaşlarının arasında işaret parmağını suçlayıcı bir tavırla Jülide’ye doğrulttu.
“Gitsinler!” dedi sadece öfkeyle derin derin soluklanırken.
“Jülide Hanım dün sana yaptığı terbiyesizlik için gelip özür diledi bugün. Senden de dilesin mi?” dedi İbrahim.
Jülide’nin alaycı bir ‘Hıh!’ yaptığını duydu. Ayperi bir ona bir Jülide’ye baktı.
“Dilesin ama sonra gitsinler!” dedi sertçe.
“Özür dilesin ama bir süre gitmeyecekler. Jülide Hanım sana dadılık yapabileceğini söyledi. Hem bak Melis de senin arkadaşın olmak için gelmiş. Evde canın sıkılmıyor muydu?”
Ayperi öfkeyle olduğu yerde titredi.
“Dadı istemem! Arkadaş da istemem! GİTSİNLER!” diye çığlık attı ayağını yere vura vura.
İbrahim iç çekerek ayağa kalktı. Bu şartlarda randevusuna gidemeyecekti. Belki kızı biraz yumuşar diye Jülide’ye özür dilemesini emretmek üzere anne kıza döndü. Ama Jülide’yi onu baştan aşağı süzerken yakaladı. Yüzündeki hayran ifadeyi saklama gereği bile duymamıştı. İbrahim’in ensesinde bir ürperti dolaştı. İlk defa bir kadının karşısında utanır gibi oldu. Bu kadın onu her anlamda şaşırtmayı bir şekilde beceriyordu. Boğazını temizledi.
“Kızımdan özür dile Jülide!” dedi. Sesi normalden daha sert çıkmıştı. Kendi bile şaşırdı.
Ama Jülide dediklerini ya da ses tonunu duymamış gibi onu süzmesine devam ediyordu. Sonra hafifçe yumuşak bir şekilde iç çekti. Ki bu İbrahim’in kollarındaki tüyleri bile diken diken etmişti.
“Bıyığını kesmen gerektiğini düşünüyorum.” dedi Jülide. “Onsuz karizmandan ve yakışıklılığından bir şey eksilmez. Seni kırktan fazla gösteriyor.”
“Konumuz bu değil!” diye çıkıştı İbrahim.
Jülide bakışlarını ondan Ayperi’ye çevirdi.
“Biz Ayperi’yle anlaşırız. Sen randevuna git.” dedi sakince.
“Gördüğün üzere bu pek mümkün gözükmüyor. Özür dile ve odana git Jülide. Yarın her şeyi baştan konuşuruz.”
Jülide ona canı sıkılmış gibi hoşnutsuzca baktı. Nihat Çetin’in söylediklerini ve gördüklerini kafasında tartıp kesin bir çıkarım yapmıştı.
“Aynı anda hem aşırı korumacı hem ilgisiz bir baba olamazsın. Onu sadece dadıların ve kendinin olduğu bir çembere almışsın ama sen genelde ona yüzünü dönüp bakmıyorsun. Baktığın zamanda da ona aşırı bir güven ve şefkat aşılıyorsun ama bunun kalıcı olmasına izin vermeden tekrar arkanı dönüyorsun. Sen onun dayısı ya da babası değilsin. Sadece sevmek ve şımartmak için yanına uğrayamazsın. Babalık görevi tam zamanlıdır.”
“Peki babalığı tam olarak kimden öğrendin? Eski kocandan mı?” diye sordu İbrahim kendine engel olamayarak. Melis’in düşen yüzünü gördüğünde söylediğine çoktan pişman olmuştu ama geri alamadı. Üstelik görünüşe göre üzdüğü sadece Melis değildi.
“Babalığı rahmetli babamdan öğrendim.” dedi Jülide düz, donuk bir sesle. Sonra birden yeniden hayata dönmüş bir kuş gibi canlanıp İbrahim’e gülümsedi.
“Hadi randevuna git. Burayı ben halledeceğim. Bir şey olursa evde bir sürü hizmetçi ve kameralar var. Kötü bir şey olursa seni ararlar.” dedi.
“Baba! HAYIIIR! Sen gitme! Onlar gitsin!” dedi Ayperi.
Melis ona yaklaşmak istedi ama Ayperi’nin öldürücü bakışını görünce attığı iki adımla kaldı.
“Babanın işi varmış. Önemliymiş. O gelene kadar seninle oyun oynayalım mı? İstersen film de izleriz. Annem de bize kurabiye yapar.”
“İS-TEEE-MEEEM!” diye ona bağırdı Ayperi. Bu kız onunla aynı yaştaydı. Ne demeye sanki ondan büyükmüş gibi davranıyordu ki. Kızın gözlerindeki idare etmeye çalışan tavır sinirlerini bozmuştu.
Melis annesine bakıp çaresiz kalmış gibi omuz silkti. İbrahim durumu hiç iç açıcı görmüyordu. Ama bir saatte evi yakmazlardı herhalde. Ayperi biraz bağırır çağırır sonra odasına gider diye düşünüyordu. İbrahim geldikten sonra da onu teselli ederdi. Çok geç olmazsa ona güzel bir hediye de alırdı. Tekrar kızının göz hizasına eğildi.
“Bir saat prensesim. İşim çok önemli. Bu gecelik biraz idare et. Yarın hepimiz oturup tekrar konuşalım. Evleri uzakmış. Taa Giresun’da. Bu saatte gidemezler.”
“O zaman yarın onları kov. Şimdi odalarına girsinler ve çıkmasınlar.” dedi Ayperi kollarını kavuşturmuş bir şekilde.
“Ahh, bu kızın ümitsiz olduğunu düşünmüştüm ama yüreğinde biraz merhamet varmış.” dedi Jülide. O da Ayperi’ye doğru eğildi.
Yüzü şimdi İbrahim’e çok yakındı ve İbrahim onun lacivert göz bebeklerini, pembe rujlu dudaklarındaki ufak çizgileri, gözünün altındaki belli belirsiz ufacık beni oldukça net bir şekilde görebiliyor; parfümle karışmış kendine has kokusunu duyabiliyordu. İbrahim kendini biraz geri çekerek tekrar doğruldu.
“Bize bu gecelik evini açtığın için teşekkür ederim çitlembik. Ama uyarayım. Gitmeye niyetim yok. Bir süre senin dadın olacağım. Sen içindeki tatlı kızı ortaya çıkarana kadar da bir yere gitmeyeceğim.”
Ayperi ona dudaklarını öfkeyle sıkıp yardım ister gibi babasına baktı ama babası onları baş başa bırakmayı tercih etmişti. Ayperi şu an hepsinden nefret ediyordu. Hırsla arkasını dönüp ayaklarını vura vura odasına çıktı.
Jülide onun arkasından gülümseyerek bakıp İbrahim’e döndü.
“Hadi git! Bu kadar hevesli olduğuna göre kadın gerçekten güzel olmalı.” dedi.
İbrahim gözlerini kaçırdı. Ona bir şey demeden dış kapıya doğru yöneldi. Ama birkaç adım sonra tekrar geri dönüp Jülide’ye baktı.
“Kızımı üzecek bir şey yapma!” diye uyardı ve evden çıkıp gitti.
“Ayperi bizi hiç sevmedi anne!” dedi Melis. Nedense buna üzülmüştü. Melis’in köyde çok arkadaşı yoktu çünkü sırf onlara eziyet etmek için oralı olmadığı halde köylerine taşınan babaannesi, annesi hakkında sürekli kötü konuşuyordu. Anaokulunda da edindiği arkadaşları ertesi gün yüzüne bakmıyordu. Çünkü akşamları anneleri onları tembihliyordu. Jülide kötüydü. Yani kızı da kötüydü. Dedesinin kırk yıllık komşuları haricinde diğerleri hep böyle düşünüyordu.
Jülide eğilip onu kucağına aldı. Yüzünde hin bir bakış vardı.
“Hadi gidip Ayperi Hanım’ı odasında ziyaret edelim.” dedi.
—————-
İbrahim’in randevuya geldiği kadının adı Cennet’ti. Siyah saçlı bir esmer güzeliydi. Daha çok Nihat Çetin’in tipiydi. Ama kalan her şeyi İbrahim’e oldukça uygundu.
Zarifti. Nazikti. Kültürlüydü. Olgundu. Nerede nasıl davranacağını biliyordu. Randevuya kızıyla gelmemişti zaten kızı yoktu. Ama çocukları seviyordu. Hatta bir süre çocuk psikolojisi ve onların eğitimi üzerine konuşmuşlardı. Cennet bu konuda bile oldukça bilgiliydi.
Onunla geçirdiği yemeğin bütün kazanımlarına rağmen İbrahim’in aklı evdeydi. Jülide ve Ayperi uslu uslu odalarındaysa ortada bir sorun yoktu. Ama içinden bir ses ya da evden çıkarken Jülide’nin gözlerinde gördüğü yaramazlık ona işlerin hiç de öyle olmadığını fısıldıyordu. Jülide ve kendi kızına bu konuda pek güvenmiyordu. Ama Melis oradaydı. O durumu kontrol altına alırdı. Kendisini biraz böyle rahatlattı bir süre.
Az sonra Cennet’in lavaboya gitmesini fırsat bilip evi aradı ve hizmetçilerden birine durumu sordu. Aldığı cevap endişe vericiydi. Jülide ve Melis, Ayperi’nin odasına gitmişlerdi onun peşinden. Ve uzun bir süredir de dışarı çıkmamışlardı. Cennet gelince İbrahim özür dileyerek hesabı ödeyip kalkmak istedi. Önce kadını evine bıraktı sonra aceleyle kendi evine sürdü.
Eve girip doğruca kızının odasına koştu. Kapıyı açtığında gördüğü manzaraya bir süre anlam veremedi.
Kızı bir köşede öfkeyle çömelmişti. Melis yanına oturmuş onu teselli etmeye çalışıyordu. Ama İbrahim’i şaşırtan şey Jülide’nin eline aldığı bir poşete Ayperi’nin bazı eşyalarını tıkıyor olmasıydı. Gerçi odanın girişindeki siyah torbalar ona bunun birkaç eşyadan daha fazlası olduğunu söylüyordu. Ayperi onu görünce ağlayarak gelip bacağına sarıldı yine.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu İbrahim şaşkın bir şekilde.
Jülide umursamaz bir şekilde ona bir bakış atıp işine döndü.
“Kızın kafama oyuncak bir araba attı. Allah’tan kanamadı ama… Neyse! Şu an cezalı ve sabıkalı. Odasındaki birine zarar verebileceği bütün eşyalarını topluyorum. Onları saklayacağım. Ayrıca onun gibi küçük bir kız için çok fazla oyuncağı var. Onları da topluyorum. Şu odaya bakar mısın? Resmen oynayacak yer yok. Ayperi geceleri çok kabus görüyor mu?” dedi.
İbrahim kızını kucağına alıp ona döndü. Gördüğü kabuslar yüzünden Ayperi çoğu zaman ışıklar açık uyuyordu.
“Evet. Görüyor. Ama alakasını çözemedim.” dedi ne diyeceğini merak ederek.
Jülide elindeki ayıcıklardan birini gösterdi.
“Alakası bu şekerim. Bir çocuk odasında bu kadar insan ya da hayvan yüzü olmamalı. Karanlıkta bunlar saçma sapan şekillere ve gölgelere döner. Şimdilik oyuncakları topluyorum. Yarın bu odaya komple bir el atacağım.” dedi.
“HAYIIIR! Yarın gideceksin!” diye emretti Ayperi.
Jülide onu umursamadan çok sevdiği oyuncaklarını toplamaya devam edince başını babasının boynuna gömüp içli içli ağlamaya devam etti. Babası niye bu kadına bir şey demiyordu?
İbrahim ise odanın sadeleşen ortamına bir bakış attı. Tekrar bir kız çocuğu odasına benzemeye başlamıştı. Oyuncak dükkanı gibi gözükmüyordu artık.
“Ne düşünüyorum biliyor musun?” diye sordu Jülide.
“Hayır.” dedi İbrahim. Kucağındaki kızıyla gelip yatağa oturmuştu. Ayperi hala ağlıyordu. Babası bu kadına kızmadıkça her seferinde daha da sesli ağlıyordu. Melis de annesine yardım etmeye başlamıştı.
“Bu oda onun için çok büyük. Ayrıca senin odan ikinci, onun odası birinci katta. Çok saçma. Senin odana daha yakın bir oda bulmalıyız. Daha küçük olmalı ve daha sade döşenmeli.” dedi Jülide.
Ayperi daha da sesli ağlamaya başlayınca Melis de kıkırdamaya başlamıştı.
“Daha sen buraya geleli üç saat bile olmadı. Daha şimdiden kızımın tüm dünyasını alt üst ettin.” dedi İbrahim kucağında ağlayan kızıyla birlikte odadan çıkarken. Sesi sitemkar değildi ama. Daha çok kabullenmiş bir tondaydı.
Jülide, Ayperi daha yüksek sesle ağlamaya başladığı için Melis’in artan kıkırdamalarının arasından, merdivenleri çıkan İbrahim’in “Allah sonumuzu hayretsin!” diyen sesini duydu ve gülümseyerek işine devam etti.