Sadece bedeniniz için değer gördüğünüz 7 yıl…7 koca yıl! Jülide’nin 20 yaşındayken yaptığı hata tam 7 yıl sürmüştü. Sırf İzmir gibi bir yerde yaşamak için yaptığı evlilik ona cehennem gibi 7 yıla mal olmuştu.
Kocası malın önde gideniydi. Hakaret değildi bu! Gerçekten öyleydi. Mesleği dışında becerikli olduğu hiçbir alan yoktu. Evden işe işten eve gelirdi çünkü hiç arkadaşı yoktu. Evde olduğu zamanı kendisine aldığı oyun bilgisayarıyla geçiriyordu. Jülide yemeği bile önüne götürüyordu. Kocası onunla iki kelime bile konuşmayı çok görüyordu. Zahmet edip konuştuğu tek alan her gece yatağa geldiği zamandı. Ve konuşmaları ‘bacaklarını aç’tan öteye gitmiyordu. Üç dakika zar zor gösterdiği tutkusuyla da arkasını dönüp yatıyordu.
Ama bazen üç dakika bile bir ömür demekti. Jülide için bitmek bilmeyen bir işkenceydi mesela. Kocasıyla yaptığı helal olması gereken iş ona kendisini satılık bir kadın gibi kirli hissettiriyordu. Yataktan kalktığı gibi banyoya koşuyor ve o üç dakika için üç saat banyoda kalıyordu.
Allah’tan ilk bir yıl çocukları olmamıştı. Kocası korunduğundan değildi tabi. Bunu Jülide’yle bile konuşmuşluğu yoktu. Jülide kendi başına korunmaya karar vermişti. Herhalde o yaşlarda akıllılık ettiği tek şey buydu. Bir yılın sonunda artık dayanamayacağını düşünerek boşanmaya karar vermişti ama kaderin cilvesine bakın ki hamile olduğunu öğrenmişti. Sonra da çocuğu için kalmaya karar vermişti. Kocası varla yok arası bir adamdı ama dul olmaktan daha iyiydi. Annesinin haklı olduğunu kabul etmemek için ona hiçbir şey anlatmıyordu. Yanına gelmek isterse kocasının çok işi olduğunu bahane ediyordu. Hamileliği öyle depresif öyle sıkıntılı geçmişti ki… Doğumu da öyle olmuştu. Tek başına hastaneye gitmiş, tek başına doğurmuştu. Yanında bir Allah’ın kulu yoktu.
Normal doğum yapmıştı. O hastane odasında tek başına bebeğini emzirmeye çalışmıştı. Tek başına hastaneden çıkmış ve tek başına eve dönmüştü. Eve geldiğinde kocasını yine kulaklık kulağında oyun oynarken bulmuştu. Onu fark etmediği için kapıdan çıkacakken kocası ona seslenmişti. Bunu bile bir ilgi belirtisi saydığı için ufacık bir umutla kocasına dönmüş ama kocası ona bakmadan aç olduğunu söylemişti. Bunca zamandır nerede olduğunu bile sormamıştı.
Jülide en son ağlaya ağlaya yatağına gittiğini hatırlıyordu. Uyumuş, uyanmış, bebeğini emzirip altını temizlemiş ve tekrar uyumuştu. Kocası arada gelip bebeğin ağlamasını şikayet etmese o kadar bile uyanmazdı belki de.
Kızının bir adı da yoktu henüz. Karnını doyurmak haricinde kucağına bile almıyordu Jülide. Onu da sorumluluktan yapıyordu. Hisleri uyuşmuş gibiydi. Ha kucağında kendi kızı vardı ha oyuncak bir bebek. Üstünde ki geceliğini bile değiştirmeye mecali yoktu. Mutfaktan zar zor biraz kahvaltılık veya ekmek yiyordu. Kocası bir çorba yapmaya bile zahmet etmemişti.
Bir keresinde çok uzun uyumuştu. Uyandığında kızı öyle bir ağlıyordu ki… Telefona baktığında dört saatten uzun uyuduğunu görmüştü. Sürüne sürüne yataktan kalkmış beşiğe gitmişti. Kızı bezini birkaç kere doldurmuş gibiydi. Ama temizleyen olmamıştı. Jülide bunu görünce birden her şey öyle ağır gelmişti ki… Kızını alıp banyoya giderken kocasının salonda gevşek gevşek televizyon izlediğini görmüştü. Yüzünden acı bir gülüş geçmiş ve banyoya girmişti. Kendisi de daha birkaç günlük bebeği de leş gibi kokuyordu. Önce kızının kıyafetlerini çıkarmıştı. Bebeğin poposunu yıkarken bir anda suyun ne kadar soğuk olduğunu fark edip dehşete düşmüş ama bu dehşetten kurtulana kadar birkaç saniye daha geçmişti. Sonra ayılır gibi olup kızını kucağına çekmiş ve buz gibi bedenini ısıtmak için göğsüne sokarcasına sarılmıştı. Kızına sarılırken bağıra bağıra içi çıkana kadar ağlamıştı. Bir an kızını kendisiyle birlikte şu suda boğmak geçmişti aklından. Ama kocası banyoyu kaç kere kullanırsa kullansın onları fark etmezdi muhtemelen. Bu düşünce onu kızdırmış ve yavaş yavaş açılmaya başlamış algılarını daha da açmıştı.
Gözyaşlarını elinin tersiyle silip ayağa kalkmıştı. Kızını güzelce yıkayıp karnını doyurmuş ve yatırmıştı. Minik kızı bu kadar kucakta tutulmaya bile pek alışık değildi. Yatağına bırakılmadan uyumamıştı. Onun yatağında tek başına uykuya dalmaya çalışmasını izlerken bir tur daha ağlamıştı Jülide. Sonra kararlı bir şekilde telefonunu eline almış ve annesini aramıştı. Tek söyleyebildiği ‘anne’ kelimesiydi. Sonra ağlamaya başlamıştı. Gülseren Hanım o tek kelimeden hemen biletini almış ve İzmir’e gelmişti. Ve kızıyla torununun hayatını kurtarmıştı. Kaynanası olacak varlık da bebeğin cinsiyetini öğrendiğinden beri onları sormaya hiç zahmet etmemişti.
Jülide o çilesinin üstüne kocasından nefret ederek yaklaşık dört yıl geçirmişti. Artık o da onu görmezden geliyordu. Kızıyla birbirlerine sarılmışlardı. Jülide o aşağılık adamı hala çekiyorsa sırf kızının baba diyebileceği biri olsun diyeydi ama adam kızının adını bile koymaya zahmet etmemişti. Jülide artık onu yatağına da almıyordu. Kızının odasında kızıyla birlikte uyuyordu.
Kocasının onca şeyden sonra tek itirazı Jülide’den kocalık haklarını talep etmesiydi ama Jülide artık o yokmuş gibi yaşıyordu. Komşuları böyle bir herife katlandığı için ona şaşırıyor ve bu güzellikle başka arayışlara girmediği için onu takdir ediyorlardı. Açıkçası bu adama böyle katlanıyor olması Jülide’nin kendisini bile şaşırtmıştı. O bu kadar sabırlı bir kız olmamıştı hiçbir zaman. Ya da bu kadar olgun. Kendisi için hayal ettiği hayat da kesinlikle bu değildi. Hep babası gibi güçlü bir adamla evlenmenin hayalini kurmuştu ama… Rafet’i babasıyla aynı cümlede düşününce bile midesi bulanıyordu.
Zavallı Melis de aynı annesi gibi babasının dikkatini çekmeye çalışmaktan vazgeçmişti. Ona ‘baba’ bile demiyordu. ‘Efendim’ diyordu sadece. Tatlı ve uysal bir kızdı. Annesinin tek gücüydü.
Jülide sonunda kendinde boşanma gücünü kızıyla kreşten eve döndüğünde kocasını bir fahişeyle yatakta bastığında bulmuştu.
Kocasını, kırk yaşında boyası akmış sarı saçlı şişko bir kadının üstünde gördüğü manzarada kim olsa sinir krizine girerdi. Jülide ise kızının şaşkın bakışları altında kahkaha krizine girmişti. Sonra da pılını pırtısını toplamış kızıyla birlikte köyüne dönmüştü. Bunu çok daha önce yapmalıydı. Neden yapmamıştı?
————
Gecenin bir yarısı gözlerini açtığında uykusunda ağladığını fark etti Jülide. Hala göğsü ufak hıçkırıklarla sarsılıyordu. Yan tarafa dönüp kızına baktı. Onun saçlarını öpüp yataktan kalktı. Odadan çıktı. Biraz amaçsızca evde dolaştı. Cesareti olsa şu an evden çıkar sokak sokak dolaşırdı. Onun yerine balkona çıktı. Uzun uzun boğaz manzarasını izledi. Biraz oksijen rahatlamasını sağlamıştı.
İçeri girip su içmek için mutfağa girdi. Ve orada su içen yarı çıplak İbrahim’le karşılaştı. Üstünde sadece baksırı vardı. Su içerken güzel boğazı gerilmiş ve adem elması hareketlenmişti. Onun sağlık dolu, güçlü kuvvetli bedenini izleyen Jülide; yaklaşıp o adem elmasından öpse ne olur diye merak etti. Kızının geçen gün Rüzgar’ı birden şap diye yanağından öptüğünü hatırlayınca kıkırdadı. Belli ki ana kız dürtülerde bile benziyorlardı. 7 yıllık evliliğinde bir kez bile yaşamadığı bir dürtüydü bu.
Onun kıkırdamasını duyan İbrahim dehşetle bardağı masaya bıraktı. Kendini saklamak için bir şey aradı ama çareyi sadece masanın diğer tarafına geçmekte bulmuştu. Ellerini çıplak göğsünün üzerinde çaprazlamış bir şekilde Jülide’ye baktı. Jülide onun şaşkınlığını tatlı ve çekici bulmuştu. Dudağını yalamaktan kendini alamadı.
“Gecenin bu saati ne güzel bir manzara!” dedi yumuşak bir şekilde.
İbrahim onun gözlerinde bir an Nuri Alço’yu görür gibi oldu. Kağıt havluyu alıp iyice açtı ve etrafına sarmaya çalıştı.
“Bu saatte mutfakta kimse olmaz diye düşündüm.” dedi. Gerçekten öyleydi. Hizmetçiler gece kalmıyordu. Evde sadece İbrahim ve kızı kalıyordu normalde. Şimdi Jülide ve kızı vardı ama bu saatte uyanıp başucunda su olmadığını gören İbrahim’in aklına bu detay gelmemişti.
“Benim için sorun değil.” dedi Jülide. Onu alaycı bir şekilde gülümseyerek incelerken son bir kez iç çekip kapıdan çıktı.
Geride kalan İbrahim bundan sonra pijamayla uyumaya karar verdi. Bu en güvenli seçenekti. O Jülide gibi bir ayaklı cazibeye karşı koyabilirdi ama Jülide kendisine o kadar hakim gözükmüyordu. Belki de gözükmeye bile çalışmıyordu. İbrahim zengin ve yakışıklıydı nihayetinde. Onun gibi bir kadın için altın yumurtlayan tavuk gibi, piyango gibi bir şey olmalıydı. Ve sırf bu yüzden onunla evlenmeye niyeti olmayan İbrahim’in kendi namusuna göz kulak olmak için belli bir çaba harcaması gerekecekti belli ki.
—————-
Jülide, Ayperi’yi uyandırmak için odasına girdi. Kızın kızıl saçları yastığa dağılmıştı. Kırmızı, üzerinde çilek kız resmi olan tatlı bir pijaması vardı. Yanına iyice yaklaştığında küçük kızın sımsıkı sarıldığı bez bebeği gördü Jülide. Gülümsedi. Melis’in ona verdiği bebek olmalıydı. Yatağa oturdu. Biraz onu izledi. Uyurken gerçekten melek gibiydi. Cadılığından eser yoktu. Çilek kıza da benzemiyor değildi biraz. Kendine hakim olamadan ellerini onun kırmızı saçlarına uzattı. Okşamaya başladı. Yumuşacıktı. Saçlarını okşarken Ayperi uykusunda gülümsemeye başladı.
“Annneee…” dedi nazlı bir şekilde.
Jülide ellerini çekmeliydi. Bu onu kandırmak demekti. Ellerini çektiğinde Ayperi onun elini yakalayıp tekrar saçına koydu.
“Gitme!” diye fısıldadı iç çeker gibi. Kaşlarının ortası kalkmış küçük dudakları büzülmüştü. Hala uykudaydı ama belli ki uykusunda bile annesinin onu bir kez daha terk etmesinden korkuyordu. Jülide onun saçlarını okşamaya devam ederken eğilip onu kaşının ucundan öptü. Ayperi tekrar gülümseyerek yavaşça gözlerini açtı. Ama uyandığında gördüğü yüz annesi değildi. Cadı kadındı. Bu sefer gerçekten ağlayacak duruma gelmişti. Jülide’ye sırtını dönerek ağlamaya başladı. Küçük omuzları sarsılıyordu.
Jülide bundan sorumlu olduğu için üzülmüştü. Ona arkasından sarılıp bir bebekmiş gibi kucağına aldı. Ayperi mücadele bile etmemişti. Jülide onu kollarında sımsıkı sararken küçük yüzünü Jülide’nin göğsüne gömüp ağlamaya devam etmişti. O ağlarken Jülide konuşmamış ama onu saçlarından tekrar tekrar öpmüştü.
Kucağında banyoya götürmüş ve küçük yüzündeki gözyaşlarını -ve sümükleri- kendi elleriyle yıkamıştı. Ayperi biraz kendine gelir gelmez böyle bebek gibi ağladığı için utanmıştı. Başını eğmiş, pijamasının göbek kısmındaki düğmelerden biriyle oynuyordu. Jülide kendi elini yüzünü yıkadı. Sonra ona elini uzattı.
“Hadi!” dedi.
Ayperi başını kaldırmadı.
“Nereye?” diye sordu sadece.
“Kahvaltıya?”
“Gelmem.”
“Neden?”
“Üstümü giyinmem lazım.”
“Canım, ne gerek var? Evde yabancı yok. Babandan başka erkek de yok. Misafir gelirse hemen odamıza koşar giyiniriz.”
“Ama… Olmaz. Ayıp!”
“Olur olur. Kendi evinde de rahat edemeyeceksen… Hatta sana Melis’inkiler gibi eşofmanlar filan alalım. Dolabında hep rahatsız kıyafetler var. Sen beyaz yakalı iş kadını değilsin.”
“Olmaaaaz! Babaannem kızar.”
“Olur olur. Hadi gel.” dedi Jülide. Onun saçlarını lastik tokayla hızlı bir topuz yaptı. Sonra zorla elinden tutup aşağıya çekiştirdi.
Onlar yukarıda ağlaşırken Melis ve İbrahim kahvaltı masasında baş başa kalmışlardı. Bir süre sessizce oturmuşlardı. Sonra İbrahim sırf o konuşsun diye ona köyle ilgili bir şey sormuş ve gülümseyerek küçük kızın cıvıl cıvıl köyde yaşadıklarını anlatmasını dinlemişti.
Melis köyünden bahsetmeyi seviyordu. Hayvanlarından, anneannesinden, büyük nenesi ve büyük dedesinden, dayısından… İbrahim gibi yetişkin bir adam tarafından böyle ilgiyle dinlenmek hoşuna gitmişti.
İbrahim de onun konuşmalarını dinlemeyi seviyordu. Melis iletişim kurması kolay bir çocuktu. Ayperi’yle asla böyle uzun uzun konuşamıyordu. Havadan sudan konuşmak dışında düzgün bir muhabbetleri olmamıştı.
Jülide ve Ayperi’yi el ele içeri girerken görünce şaşırmışlardı. Ayperi’nin pijamasıyla olmasına da… İbrahim onun kızarmış gözlerini fark edince hemen yanına gitti.
“Kızım? Ne oldu?” diye sordu.
Ayperi, Jülide’ye gergin bir şekilde bakınca durumu yanlış anladı.
“O mu bir şey yaptı?” diye sordu sertçe.
Ayağa kalkıp Jülide’nin karşısına dikildi.
“Ne oldu?” dedi keskin bir sesle. Gözlerinin içine içine bakıyordu.
“Canım, bir şey yok. Uyandırmak için öpeyim dedim. Ona sinirlendi.” dedi Jülide tasasız bir sesle. İbrahim’in ona öfke dolu bakışından etkilenmemişti. Aslında o konuştukça oynayan bıyıklarından başka bir şeye odaklanamamıştı da… Bu gür bıyıkları neden kesmiyordu bu adam? Halbuki dudakları göründüğü kadarıyla ne kadar güzel duruyordu.
İbrahim onun doğru söyleyip söylemediğini anlamak için kızına baktı.
“Doğru mu Ayperi? Sana vurduysa bana söyle.” dedi.
Ayperi bir ona bir cadı kadına baktı. Ona vurduğunu söyleyebilir ve bu kadından sonsuza kadar kurtulabilirdi. Ama bu sabah kendisini kötü bir çocuk gibi hissetmeden uyanmıştı. Oldukça cömert hissediyordu. Başını olumsuz anlamda iki yana salladı. Sırf iyilik olsun diye…
“Bana vurmadı. Buramı öptü sadece. Ben de kızdım.” dedi. Eliyle kaşının ucunu gösterdi.
“Gördün mü? Psikopat bir dadı değilmişim değil mi?” dedi Jülide.
İbrahim elini gergin bir şekilde saçlarından geçirdi.
“Daha belli değil o!” dedi tekrar yerine geçerken.