Jülide, Ayperi için İbrahim’in katında güzel bir oda bulmuştu. Eski odasından daha küçüktü ama yine de oldukça genişti. Üstelik çatı katı olduğu için odanın üstü biraz daha yüksekti ve ahşaptı.
Ayperi odasının değiştirilmesine itiraz edip durmuştu ama onu kimse dinlemiyordu. Bu cadı kadın, babasını bile kandırmıştı.
Gerçi babasına daha yakın olmak o kadar da kötü bir fikir değildi ama cadı kadın Ayperi’ye iki gündür temizlik yaptırıyordu. Bu yüzden Ayperi kendisini başına üvey anne gelmiş kül kedisi gibi hissetmeye başlamıştı.
Cadı ve kızı sabahları kahvaltıya bile geliyorlardı. Onlar geldiğinden beri babası da kahvaltıya daha sık inmeye başlamıştı. Önceden haftanın dört günü erkenden çıkıp işe gidiyordu ve Ayperi yalnız yapıyordu kahvaltısını. Ama şimdi her sabah kahvaltı masasındaydı. Ayperi buna biraz üzülmüştü ama kimseye söylememişti. Annesine söylemek istiyordu ama annesi yeni erkek kardeşine hamile olduğu için çok fazla telefona gelemiyordu artık. Doğurmasına az kalmıştı.
Üstelik cadı ve kızı kahvaltıya hep çirkin pijamalarıyla geliyorlardı. Hiç uygun değildi ama babası buna bile bir şey demiyordu.
Elindeki bezi yere attı sinirle. Onun yatağında bağdaş kurmuş bir şekilde oturup tırnaklarına oje süren Jülide’ye baktı.
“Yoruldum.” dedi.
“Daha yeni başladınız.” dedi Jülide ona bakmadan.
“Anne ben bunları katladım.” dedi Melis. Ayperi’nin dolabını yerleştiriyordu.
“Aferin kızıma. Eğer Ayperi de dolabının içini silmeyi bitirirse size öğlen dondurma vereceğim.” dedi Jülide.
“Ben istediğim zaman dondurma yerim! İstersem yemem!” dedi Ayperi. Bu ev onundu. Ne yiyeceğine cadı kadın karışamazdı.
“Bu dondurma farklı Ayperi. Annem gerçek sütle yapıyor. Seveceksin.” dedi Melis.
“Sevmem!” dedi Ayperi ayağını yere vurarak. Melis gülerek onun ayağını yere vurmasını taklit edince kızdı ve işine geri döndü. Başka çaresi yoktu çünkü cadı kadın kapıyı kilitlemişti. Eski ve rengi solmuş kıyafetler giyinmiş Melis ve Ayperi’nin başına da birer yazma geçirip arkadan bağlamıştı. Küçük gündelikçiler gibi duruyorlardı ve çok komiklerdi. Jülide gizlice birkaç resimlerini çekmişti.
“Odan güzel olmadı mı çitlembik?” dedi Jülide. “Şükret. Melis’in şu an kendi odası bile yok. Benimle uyuyor.”
“Çünkü fakirsiniz ve çalışmak zorundasınız.” dedi Ayperi.
“Babana rica etsem hem kızım hem kendim için ayrı oda alabilirdim bir tanem. Yapmadım çünkü kızımla uyumayı seviyorum.”
Ayperi buna cevap vermemişti nedense. Sessiz bir öfkeyle işine devam etmişti.
Kapı tıklatıldı.
“Kim ooo?” diye seslendi Jülide.
“Benim.” diyen İbrahim’in tok sesini duydular. Melis annesinden anahtarı alıp kapıyı açtı.
“Bitiremediniz mi hala?” diye sordu içeri giren İbrahim.
“Babaaa!!!” diye koşup bacağına sarıldı kızı. “Bu kadın bana hep temizlik yaptırdı. Ellerim acıdı. Bak!” dedi ve dolabı silerken bir yere sürttüğü parmağını gösterdi. Babası onun elini öpüp kucağına aldı.
“Çocukların bu kadar üstüne gitmemelisin. Daha yedi yaşında bu kızlar.” dedi İbrahim, Jülide’ye.
“Alt tarafı bir yerleri siliyor. İşin zor olanını Melis’e yaptırdım. Ben de yatakları filan yerleştirdim. Kızının her şikayetinde böyle bize tepki gösterirsen çok işimiz var.”
İbrahim odanın yeni haline baktı.
“Güzel olmuş. Ama keşke duvarları boyatsaydık siz başlamadan önce.” dedi.
“Gerek yok. Ayperi yetişebildiği yerleri güzelce sildi. Değil mi çitlembik?” dedi Jülide.
Ayperi dünyanın bütün dertlerini kendi çekiyormuş gibi iç çekti ve babasının omzuna başını yasladı.
“Sandalyeye bastım ve sildim. Ama tavana çıkamadım. Çünkü yüksek.” dedi.
İbrahim bunu onayladığını sanmıyordu ama Jülide’yle sonra konuşacaktı.
“Bence bu kadar temizlik yeterli. Gerisini yardımcı ablalar yapsın Jülide. Hadi üstünüzü değiştirip biraz dinlenin.” dedi.
“Bence de yeter. Gidebilirsiniz kızlar. Sizi salıyorum.” dedi Jülide.
Melis güldü.
“Anne biz tavuk değiliz yaa…” dedi.
“Kim demiş? Sen benim cücüğümsün. Ayperi de yumurtası kümesimize sızmış çirkin ördek yavrusu.”
Bunu duyup kızan Ayperi telaşla babasının kucağından inip Jülide’nin yanına gitti ve kolunu geriye açabildiği kadar açıp Jülide’nin bacağına yapıştırdı.
“Sensin ÇİRKİN!” diye bağırdı.
Küçük yumruğuyla pek acıtamamıştı ama Jülide fırsat bu fırsat deyip tiz bir çığlık attı. Ama ne Ayperi ne babası tınlamamıştı. ‘Ruhsuz aile! Ne olacak!’ diye geçirdi içinden.
Ayperi ona hiç acıma gereği duymadan elini açtı önünde. Jülide anlamamıştı.
“Para mı istiyorsun?” diye sordu.
Ayperi başını iki yana salladı.
“Söz verdin. Dondurma sözü. Onu istiyorum. Temizliği erken bitirmen benim suçum değil.” dedi.
“Tamam. Git elini yüzünü güzelce yıka. Sonra aşağı in ve Melis’le dondurmanı ye!”
Melis ve Ayperi odadan birlikte çıktılar. Banyoya gidip ellerini yıkarken Ayperi, Melis’e tuhaf tuhaf baktı.
“Annen niye sana kötü davranıyor ki?” diye sordu.
“Annem bana kötü mü davranıyor?” dedi Melis şaşkınlıkla.
Ayperi başını aşağı yukarı salladı.
“Bana iş yaptırıyor çünkü beni sevmiyor. Ama sen onun kızısın. Sana niye o kadar iş yaptırıyor?”
Melis onun mantığını duyduğunda kıkırdadı.
“Bunun sevip sevmemekle ilgisi yok ki! Ne yazık ki ikimizde Jülide Dağdelen’le yaşamak zorunda olan iki küçük kızız. O herkese istediğini yaptırabilir. Sana da yaptırıyor. Babana da… İnan bana bu yaptığımız ilk iş olmayacak.
“Babam onu kovar yakında.” dedi Ayperi.
“Kovarsa üzülür müsün mutlu mu olursun?” diye sordu Melis. Cevabı biliyordu ama…
“Gittiğiniz için parti vericem. Yeter ki gidin!” dedi Ayperi.
Melis onun dediğine alınmıştı. O yüzden sessizce işini halledip aşağı indi.
Onlar banyodayken odada yalnız kalan İbrahim ve Jülide biraz konuşmadılar. İbrahim yatağın kenarında oturuyordu. Elini arkaya doğru uzatmış ve yatağa dayamıştı. Jülide ise poposunu Ayperi’nin çalışma masasına dayamış ona bakıyordu.
“Ayperi’ye temizlik yaptırmana bir şey demedim ama yükseğe çıkarıp duvar sildirmek… Bir daha böyle bir şeye kalkışma.” dedi İbrahim.
“Abartma! Sandalyesini tuttum. Zaten en fazla iki metre silebildi yerden itibaren. Kalanını ben yaptım.” dedi Jülide.
“Dadılık tecrübene bakmadım. Anneliğinden de bir tık şüphedeyim biliyorsun. İnan seni ne akla hizmet evime aldığımı bilmiyorum. Bu yüzden kendini kanıtlamalı ve sana güvenerek büyük bir saçmalık yapmadığım konusunda beni ikna etmelisin!” dedi İbrahim.
“En fazla işten atarsın. Daha ne yapabilirsin?” dedi Jülide.
“Görürsün ne yaptığımı!” dedi İbrahim.
Aşağı indiklerinde kızların onları beklediklerini gördüler. Az önce olmamış gibi sakinleşmişlerdi. Koltuğun birer ucunda oturuyorlardı.
Jülide mutfağa gidip önceki gün hazırladığı dondurmayı dolaptan çıkarıp kaselere koydu. Evdeki yardımcılara da yapmıştı. Gülümseyerek onların payını uzatıp kaseleri alıp içeri gitti.
Herkese kasesini uzattı. İbrahim’e de getirmişti.
“Ben dondurma sevmem!” dedi İbrahim.
“Niye uzaylı mısın?” diye sordu Jülide. İlk defa dondurma sevmeyen birini görüyordu. Melis kıkırdadı. Ayperi bile inceden gülümsemişti.
“Tatlı sevmem. Dondurma da sevmem haliyle.”
Jülide kaseyi eline tutuşturdu zorla.
“Yiyeceksin!” diye emretti gülümseyerek. “Roma’da Romalılar gibi davran. Marjinal olmaya çalışma!”
“Bunu diyen sen misin?” diye sordu İbrahim alaycı bir şekilde.
“Tabii ki! Ben çok uyumlu bir insanımdır.” dedi Jülide.
İbrahim bir kahkaha attı. Jülide ona gözlerini kısarak baktı.
“Anne?” dedi Melis.
“Efendim çiçeğim?”
“Ayperi diyor ki; annen beni sevmediği için iş yaptırıyor da sana niye yaptırıyor?”
“Söyle Ayperi’ye ben daha bebek yaşındaki yeğenim Nihat ‘a bile iş yaptırdım. Çünkü çocuklar öğrenmeli. Yaptığınız banaysa öğrendiğiniz size!”
Melis, Ayperi’ye döndü.
“Söyledim sana. Tek yaptığımız Jülide Dağdelen’in önünde durmak. Başka suçumuz yok.” dedi.
Jülide onun bacağına vurunca Ayperi kıkırdadı.
“İki iş yaptınız diye beliniz bükülmedi. Ben sizin yaşınızdayken ayağımda kara lastik, uçurum gibi yerlerde fındık topluyordum.”
“Ayağına lastik mi takmıştın?” diye sordu Ayperi şaşkın bir şekilde.
“Kara lastik dediği plastikten yapılmış ayakkabı. Köyde ondan giyiyorlar çünkü altı kaymıyor. Yoksa yokuşlarda filan düşersin.” dedi Melis.
“Iyyy, fakir ayakkabısı yani!” dedi Ayperi. Burnunu havaya dikip dondurmasına geri döndü. Dondurma çok güzel olmuştu ama Jülide’yi mutlu etmek istemediği için söylemedi.
“Benim kara lastiğim var.” dedi Melis. Onun dediğine alınmamıştı. “Üstüne çiçek çizdik annemle. Çok tatlı oldu. Bazen büyük dedemle keçilerimizi otlatmaya iniyoruz dereye. Ya da fındık toplarken giyiyoruz. Çünkü çoğu bahçemiz dağın üzerinde ve düz değil.”
Jülide gülümseyerek kızını izliyordu. İbrahim de onu. Jülide aniden ona dönünce gözlerini biraz geç de olsa kaçırdı.
“Beğendin mi?” diye sordu Jülide. Sanki beğenmeme lüksü yokmuş gibi gülümsemişti.
“Fena değil!” dedi İbrahim sadece. “Ama hepsini yiyemeyeceğim. Bana yetti.” dedi ve tabağını masaya bıraktı.
Jülide ona gözlerini devirip bıraktığı tabağı aldı. Kendi kaşığını kullanarak iğrenmeden dondurmanın kalanını yemeye başladı ki bu İbrahim’i şok etmişti. Ama bir şey demedi. Jülide onun şaşkın bakışlarını görmüştü.
“Bu kadar elit bir paşazade olma şekerim. Köyde büyüdüysen kolay kolay iğrenmezsin. Biz de çorba ve ana yemek dışında tabağa yemek almak diye bir şey yok. Herkes ortadaki tabaktan yer.” dedi.
“Hıhı! Nenem hep benim bitiremediğim tabağımı yiyor.” diye annesini onayladı Melis.
“Köy… Köy… Köy… Artık köyde değilsiniz.” dedi Ayperi. İğrenmemişti ama sırf Jülide üzülsün diye yüzünü buruşturmuştu. Ama onun yerine Melis üzülmüştü. Tabağını bırakıp sessizce odasına gitmişti. Ayperi arkasından şaşkınlıkla baktı ama dondurmasını yemeye devam etti.
“Ayperi! Git arkadaşından özür dile kızım. Bak üzüldü.” dedi İbrahim.
“Ama baba! Üzülmez sandım. Bir sürü şey söyledim ama hiç üzülmemişti.” dedi Ayperi. Gidip özür dilemeyi kendine yediremiyordu.
“Yanına gidersen özür dilemene gerek kalmaz.” dedi onun durumunu anlayan ama kızı için üzülen Jülide. “Benim kızım kin tutmaz. Yanına git ve öylesine bir konuşma başlat.”
Ayperi onun dediğini yapmayacaktı ama babasının sert bakışlarını görüp ayaklandı. İç çekerek cadı ve kızının odasına gitti. Kapıyı tıklattı ve cevap beklemeden içeri girdi. Melis’i sessizce kucağındaki bir bez bebekle oynarken gördü. Gidip yatağın ucuna oturdu.
“Bebeğin güzelmiş.” dedi. “Nereden aldın?”
“Almadım ki.” diyerek omuz silkti Melis. “Nenem yaptı. Senin gibi Barbie bebeklerim de var ama en çok bunu seviyorum. Çünkü anneme benziyor.”
“Bakim mi?” diye elini uzattı Ayperi. Melis ona bebeği verdi. Kahverengi ipten saçları örülü, göz yerine iki mavi düğme olan, dizilerdeki karadenizliler gibi giyinmiş küçük bir bebekti.
“Benim taş bebeğim var. O da bana benziyor. Annem almış.” dedi Ayperi. Sesi üzgündü. Annesini öyle çok özlüyordu ki.
Melis onu üzgün görünce yataktan indi. Valizine gitti. Bir bez bebek daha çıkardı. Getirip Ayperi’nin kucağına koydu. Diğerinin aynısı ama daha küçüğüydü.
“Nenem bana da yapmıştı. Bana benzemesi lazımdı ama annemin aynısı oldu. Sadece gözlerindeki düğmeler daha açık mavi ve yanaklarında allık gibi kırmızılık var. İstersen senin olsun. Gece korktuğun zaman sarılabilirsin çünkü komşumuz Halime nene ona dua okudu. Üzerindeki dua seni korur.” dedi.
Ayperi gülümsediğini bile fark etmeden bebeği aldı. Göğsüne bastırdı.
“Ben de karadenizliyim.” dedi. “Ama Trabzon’a çok az gittik.”
“Bizim köye gelirsin belki. Sana Fadik’i, Gülizar’ı, Şevket’i gösteririm.” dedi Melis.
“Arkadaşların mı?”
“Hayır, tavuklarım ve horozum. En son Gülizar yumurtalarının üstüne yatıyordu. Belki başka tavuklarım da olmuştur ama üzülürüm diye dedeme sormadım.”
“Bizim kedimiz vardı ama annem giderken götürdü.” dedi Ayperi. Sesi yine üzgün ve kırgın çıkmıştı. Annesi kedisini bile götürmüştü ama Ayperi’yi götürmemişti.
“Kedileri severim, yılanları yakalarlar. Tavuklar da kovalar yılanları. Ama keçileri daha çok severim. Oğlakları çok tatlı oluyor. Benim oğlağım da vardı ama büyüyüp kocaman bir keçi olunca dedem onu Kurban Bayramı’nda daha iyi yemekler yesin diye yaylaya gönderdi.” dedi Melis. Keçisini bir daha görmemişti.