İbrahim Emrah Fak genç bir cumhuriyet savcısıydı. Otuzlu yaşlarını sürdüğü şu günlerde hedef aldığı kimseye göz açtırmayan başarılı, cesur ve güçlü biriydi. Onu tanıyan herkes sert ve soğuk bir adam olduğu konusunda hemfikirdi.
Aile tarihi çok eskilere dayanan zengin Fak sülalesinin mensubuydu. Kuzeni Nihat Çetin gibi bir dahi değildi ama kendi çapında oldukça zeki bir erkekti.
Hovardalıkla geçirdiği uzun yıllardan sonra uçakta tanıştığı ve cesur tavrına vurulduğu güzel bir kadın olan Vera ile evlenmeye karar vermişti. Ayperi adında güzel bir kız çocukları olmuştu. Ancak kızlarının doğumundan bir süre sonra başlayan evliliklerindeki problemler giderek artmış ve ite kaka sürdürdükleri evlilik sadece birkaç yıl dayanmıştı. Kızları beş yaşındayken Vera karşısına geçmiş; Onu aldattığını itiraf ettikten sonra onunla evlilikten artık zevk almadığını, başkasını sevdiğini, artık bu zorunlu mahkumiyete katlanamadığını söyleyerek boşanmak istemişti.
İbrahim Emrah bütün öfkesi ve gururuna rağmen buz gibi sakin ve soğuk kalmış, kızının velayetini ona vermeden hiçbir yere gidemeyeceğini söylemişti. Vera kızını bırakmak istemiyordu ama İbrahim’in onu bahane ederek kendisinin iplerini elinde tutmasını da istemiyordu. O yüzden kızı ve özgürlüğü arasında bir seçim yapmış ve iyi bakılacağını bildiği kızını babasının yanında bırakmıştı. Çok geçmeden de diğer adamla evlenip başka bir şehre taşınmak zorunda kalmıştı.
Onu çok özleyen kızının yanına arada sırada gelebiliyordu. Yetmezmiş gibi en başta her gün görüntülü aradığı kızını artık hafta da bir ancak arıyordu.
Terk edilmiş hisseden Ayperi gün geçtikçe daha da zor bir çocuk olmaya başlamıştı. Babası da yoğun bir adam olduğu için ona zaman ayıramıyor ve kendisinin boşluğunu istediği her şeyi yaparak, ne talep ettiyse alarak doldurmaya çalışıyordu. Bu da Ayperi’nin giderek çok şımarık ve bencil bir çocuk olmasına yol açıyordu. Sürekli dadı değiştirmek zorunda kalıyordu İbrahim.
Sonunda bu işin dadıyla değil ancak kızına sahip çıkıp ona sevgi ve ilgiyle davranacak bir anneyle çözüleceğine karar vermişti.
Aşktan yana dili yanmıştı o yüzden kendisine bir eş aramıyordu. Kızına bir anne istiyordu. Bir zamanlar evleneceği insan için çok yüksek olan standartları şimdi oldukça azdı. Kadının güzel, çirkin, şişman, zayıf olması önemli değildi. Fakir ya da zengin olması da… İbrahim Emrah’ın ondan tek beklentisi iyi bir anne olması ve kızına çok iyi bakmasıydı.
Ailesi aracılığıyla çok fazla görücü usulü görüşme yapmıştı ama hiçbirine olur gözüyle bakmamıştı. Ailesinin bulduğu kendilerine denk zengin kadınların bir çoğunun oldukça iyi insanlar olduğuna şüphe yoktu ama artık çoğu kadın kariyer ve statü peşinde koşuyordu ve İbrahim’in eşi olmayı Ayperi’nin annesi olmaktan önde tutuyorlardı. Kendi çocukları için bile talepleri dadı ve bakıcılardı. Ya da kreşler…
Ailesi olmasa da arkadaşları vasıtasıyla tanışıp olur gözüyle baktığı birkaç kadın olmuştu ama onlarda Ayperi’yle biraz zaman geçirince arkalarına bile bakmadan uzaklaşmışlardı. Kimse küçük şımarık bir kıza tam zamanlı anne olmakla birincil derecede ilgilenmiyordu.
Kuzeninin düğününden önceki gece ona Jülide diye bir kadından bahsedilmişti. Kuzeninin en yakın arkadaşının kız kardeşiydi. Boşanmıştı, aldatılmıştı ve şimdi İbrahim’le aynı yaşta bir kızı vardı. Kuzeninden öğrendiği kadarıyla kadın ev hanımıydı. Güzeldi ve hepsinden önemlisi çok iyi bir anneydi. İbrahim sırf onun için Trabzon’da ki ailesinin yanından Giresun’a geçmiş ve sahildeki kafelerden birinde görüşmek için beklemeye başlamıştı.
Tam bir saattir bekliyordu ama ne gelen vardı ne giden. Haber alması için kuzenine mesaj atmıştı ama Nihat Çetin ona tekrar dönmemişti. Tam pes edip gidecekken camın dışından telaşla yürüyen bir kadın gördü. Saatine bakıp duruyordu. Yanında küçük bir kız vardı. Elinden tuttuğu annesinin acele adımlarına küçük bacaklarıyla yetişmeye çalışıyordu.
İbrahim içeri giren kadının gözleriyle etrafı aradığını görünce onun buluşacağı Jülide denen kadın olduğunu anladı.
‘Cidden mi?’ diye geçirdi içinden. ‘Randevuna kızınla mı geldin?’
İç çekip tekrar yerine oturdu. Kadın ona bakınca elini kaldırıp işaret yaptı. Kadın biraz duraksayıp onu süzdü uzaktan. Telefonundan muhtemelen internetten bulduğu resme baktı.
İbrahim onu araştırma gereği duymamıştı çünkü kendi gözleriyle tartmak ve bir yargıya varmak istemişti. Ama kadın kısıtlı imkanlarıyla bulabildiği her bilgiyi araştırmış olmalıydı. Ve İbrahim Emrah; halk sağlığıyla oynayan, güçlü bağlantıları olan bir çeteyi cesurca tutuklattığı için şu aralar bir sürü manşetteydi.
Ona doğru yaklaşan kadını baştan ayağı inceledi. Yazın ortasındaydılar. Kadın çiçekli dize kadar bir elbise giymişti. Giresun gibi küçük bir yerde giyebileceği kadar açık sayılırdı. Kırıta kırıta dikkat çekici bir biçimde yürüyordu. Bedeni zayıf, zarif ama kıvrımlıydı. Boyu 1.70’lerde olmalıydı. Kahverengi saçlı ve lacivert gözlüydü. Yanındaki küçük kız annesi gibi kahverengi saçlıydı ama gözleri daha büyük ve daha açık bir maviydi. Kocaman gözleriyle zeka ve ilgi dolu bir incelemeyle İbrahim Emrah’a bakıyordu.
Onlar yaklaştıkça İbrahim nezaket icabı tekrar ayağa kalktı. Daha selam vermek için ağzını açamadan masaya yanaşan kadın hızla ve heyecanla konuşmaya başladı.
“Ay sen İbrahim Emrah Fak’sın değil mi? Kusura bakma geç kaldık. Giresun’da yıllardır yoktum. Bu kafeyi bulmam çok uzun sürdü. Otobüsle yanlış yerde inmişiz de… Kız bakmasana öyle! Bu bana sinirlenmiş halin mi yoksa normal halin mi? Öldürmek ister gibi bakıyorsun. Ayy korktum neredeyse! Aman neyse küçük bir aksilikle başladık ama sorun olmaz herhalde. O kadar öküz değilsindir daha ilk buluşmada. Iyyy, bıyık da hiç sevmem ama onun haricinde oldukça yakışıklısın. Maşall-…”
Kadın, kızının elini çekiştirmesiyle sustu ve uzun kirpikli gözlerini kırpıştırarak merakla ona eğildi. İbrahim’e mahcup bir bakış atan kız, annesine gözlerini belertip baktı.
“Anneeee!” dedi ince sesiyle uyarır gibi bir ton kullanarak. “Daha selam vermeden bir sürü şey söyledin. İbrahim Bey seni yanlış anlayabilir. Biraz sakin ol.”
İbrahim küçücük kızın böyle büyük gibi konuşmasına şaşırıp kaldı. Kendi kızı asla şu üç cümleyi bu kadar mantıklı ve olgun bir şekilde bir araya getiremezdi.
“Ahh, öyle mi? Tamam çiçeğim.” diyerek kızının sözünü dinledi kadın. Sonra daha ciddi ve resmi bir tavırla İbrahim’e döndü. “Kusura bakmayın İbrahim Bey. Yıllar sonra ilk kez bir randevuya çıktığım için heyecan yapmış olmalıyım.” dedi.
“Önemli değil.” dedi İbrahim. “Evet, ben İbrahim. Siz de Jülide Hanım olmalısınız. Bu küçük hanım da kızınız mı?”
“Ay evet. Kızım Melis. 6 yaşında. Seneye okula gidecek.”
“Oturun lütfen. Ayakta kaldınız.” dedi İbrahim.
Kadın, onun sert bakışlarının aksini söyleyen nazik sözlerini duyunca gülümseyerek oturdu.
Garson elinde iki menüyle yanlarına geldi. Menüleri bırakıp çekildi.
Jülide ve Melis tek bir menüye bakarak karar vermeye çalışıyordu. İbrahim americanodan başka bir şey içmeyi düşünmüyordu. O yüzden menüye bakmadı ve anne kızı izlemeye başladı.
“Bundan alayım. Sen de bundan al.” dedi Jülide, kızına.
Kızı başını iki yana salladı.
“Olmaz anne! Sen şeker hastasısın. Bu kadar şekerli içmemen konusunda anlaşmıştık.” dedi.
Jülide bir çocuk gibi dudak büktü. İbrahim şaşkınlığına engel olamadan onları izliyordu. Sanki annenin ruhu ve kızının ruhu yer değiştirmiş gibiydi. Melis annesinden daha olgun bir çocuktu. Bu açıktı. İbrahim kendini tutamayarak Melis’e eğildi.
“Sen okuma yazma biliyor musun?” diye sordu. Kendi kızı en iyi kreşlerde eğitim alıyordu ama daha kendi adını bile yazamazdı.
Melis ona bakıp omuz silkti.
“Doktor anneme bazen ilaç yazıyor ama annem içmeyi hep unutuyor. Ben de büyük dedeme bana öğretmesini istedim çünkü ilaçların üstünü ve saati okuyabilmek istedim. Artık annem doktorun yazdığı ilacı tam zamanında içiyor. Bazen büyük dedemin ve büyük anneannemin ilaçlarını da götürebiliyorum.”
İbrahim onu başını hafifçe sallayarak takdir etti. Sonra Jülide’ye döndü.
“Diyabetiniz ilaç kullanmanızı mı gerektiriyordu?” diye sordu.
Jülide konuşmadan önce izin ister gibi kızına baktı ama kızı menüye odaklanmıştı.
“Şey… Diyabetim çok ciddi değil. Kızımın bahsettikleri… Bazı psikolojik ilaçlar. Evliliğim ve boşanma sürecim oldukça sıkıntılıydı. En basitinden sakinleştirici almadan atlatmam çok mümkün değildi.” dedi.
İbrahim başını masaya vurmamak için kendisini zor tuttu. Psikolojik ilaçlar kullanan bir kadına nasıl kızını emanet edebilirdi?
Melis menüyü masaya indirdi. Karar vermişti. Garson masaya geldiğinde annesi ve kendisi adına konuşan o oldu.
“Annem filtre kahve alacak. Ben de çilekli milkshake alacağım.” dedi.
İbrahim de americano istedi.
“Ama filtre kahve çok acı.” diye itiraz etti Jülide, garson gidince.
“Ama diyetinde var. Esma ablam yazmıştı ya.” dedi Melis.
Bu kız erken büyümek zorunda kalmış, diye düşündü İbrahim. Annesi boşanmanın sıkıntılarını yaşarken kendi dertlerini gömüp annesine ‘anne’ olmaya başlamıştı anlaşılan. Bu yaşta bu olgunluk hiç normal değildi. Çocuklar çocuk olmalıydı ama Melis küçücük bedeninde olgun bir kadın taşıyor gibiydi. Yetişkin bedeninde bir kız çocuğu taşıyor gibi görünen annesinin aksine…
Kahveleri gelene kadar sessizce oturdular. Eğer baş başa olsalardı İbrahim çoktan konuya girmişti ama Melis buradayken nasıl başlayacağını kestirememişti. Kendi kızı dahil çocukların yanında yanlış bir şey yapmaktan çekinirdi genelde çünkü mizacı çok sert bir adamdı ve istemeden kırıp dökebiliyordu.
Garson içeceklerini bıraktığında artık sıkılmaya başlamış Melis o ikisi yerine konuşma başlatmaya karar verdi.
“İbrahim Bey kızınız varmış. Benden büyük mü?” diye sordu.
İbrahim denen adam korkutucu duruyordu ama Melis kız kardeşi olma ihtimaline sevinmişti. Daha bu yaşta bazen ruhsal olarak yorgun hissediyordu. Arada oynayabileceği biri olması güzel olurdu.
“Seninle aynı yaşta.” dedi İbrahim.
“Siz kaç yaşındasınız İbrahim Bey?” diye sordu Jülide. Sorarken saçının bir tutamını elinde çevirip gülümseyerek İbrahim’e bakıyordu.
Açıkçası genelde savcıların orta yaşlı sıkıcı insanlar olduğunu düşünürdü. Ama İbrahim Emrah Fak bambaşka biri çıkmıştı. Güçlü kuvvetli, yakışıklı bir adamdı. Sert bakışları Jülide’yi korkutmaktan ziyade kendisine çekmişti. Pısırığın teki olan eski kocasından öyle farklıydı ki…
Jülide eski kocası gibi olan adamlardan etiyle kemiğiyle tiksinmişti artık. Sırtına yük olacak bir angut daha istemiyordu. Sırtını yaslayabileceği güçlü bir dağ istiyordu.
Eğer Allah dağı bir erkek olarak yaratacak olsa tam da İbrahim gibi birini yaratırdı, diye düşündü Jülide. Bu işin olması için dua etti.
“32 yaşındayım. Siz?” dedi İbrahim.
Normalde kadınlara yaşı sorulmazdı tabi. Ama Jülide onun böyle yalancı nezaketlere girmeden ‘talep eden’ tavrını sevmişti.
“29’a yeni girdim.” dedi Jülide.
“Çok daha genç görünüyorsunuz.” dedi İbrahim. İltifat etmiyordu. Gördüğü gerçeği söylüyordu. Kadının neşe dolu gülen gözlerinin kenarında tek bir kırışıklık dahi yoktu. Hali, tavrı, konuşma şekli… Olabildiğine neşeli ve cilveliydi. Bedeninden saf bir enerji ve… Şehvet akıyordu. Çok da güzeldi. Ama… Bu İbrahim’in eşi olacak kadında istediği son şey bile değildi.
Eski karısı da güzel ve çekiciydi. Ama bu özellikleri başka adamları tatlıya üşüşen sinekler gibi üstüne çekmiş ve sonunda onlardan biriyle İbrahim’i aldatmıştı. Ki İbrahim’in ne kadar kıskanç olduğunu bile bile yapmıştı bunu. Belki de sırf bu yüzden… Bu şekilde onurunu kırmak için.
Yeni karısının daha az çekici, daha çok şefkatli bir anne olmasını istiyordu. Sadece İbrahim’e ait olmalıydı. Başka kimsenin gözü ona değmemeliydi.
Oysa az önceki garson bile Jülide’ye hayranlıkla bakıp kalmıştı.
Bu kadınla olmayacağına daha şimdiden emindi ama Melis ilgisini çekmişti. Onun için biraz daha kaldı.
“Teşekkür ederim.” dedi Jülide İbrahim’i kandıramadığı utangaç bir gülümsemeyle.
“Duyduğuma göre ev hanımıymışsınız.” dedi İbrahim.
Jülide rahatsız olmuş gibi yerinde kıpırdandı.
“Fındık bahçelerimiz var. Oradan bir gelirim var. Ayrıca kiraya verdiğim birkaç evim de var. Yazları fındık toplamak haricinde kızımla ilgileniyorum genelde.” dedi biraz savunmacı bir tavırla.
Böyle donanımlı bir adamın yanında lise mezunu olduğunu söylemekten çekinmişti. Annesini dinlemeyip evlenme derdine düştüğü için kafasını duvarlara çok vurmuştu ama ilk defa bundan gerçek anlamda utanmıştı.
Onun rahatsızlığını gören İbrahim bir ev hanımı istediğini söyleyerek onu rahatlatabilirdi ama buna gerek duymadı. Evlenecek değillerdi sonuçta. Boşuna umut vermek gibi olurdu.
“Siz savcıymışsınız. Zor bir meslek olmalı.” dedi Jülide.
“Her mesleğin zorlukları vardır.” diye cevapladı İbrahim.
“Trabzon’da mı yaşıyorsunuz?”
“Hayır, ailem orada. Ben İstanbul’da görev yapıyorum.”
“Trabzon’a gelmek gibi bir planınız var mı?”
“Yok.” diyerek kestirip attı İbrahim.
“Kızınızla tek mi yaşıyorsunuz?”
“Evet.”
Jülide onun kısa cevaplarından ve sıkılmış gibi çıkan düz sesinden hoşlanmamıştı. Konuşmayı devam ettirmek için de hiç çaba harcamıyordu İbrahim Bey. Biraz daha böyle devam ederse Jülide bütün hevesini kaybedebilirdi. Kendisini adama zorla yamanmaya çalışıyormuş gibi hissedip biraz geri çekti.
Melis annesinin rahatsızlığını hissedip destek olmak için elini sıktı masanın altından. Bu savcı adam biraz kabaydı. Annesini alıp gitmek istiyordu.
“İbrahim Bey… İçinize sinmeyen bir şey varsa söyleyebilirsiniz. Cesur bir adam olduğunuzu varsayıyorum. Kaçamak oynamayın.” dedi Jülide sertçe.
İbrahim yüzüne ona yakışmayan nazik bir gülümseme yerleştirmeye çalıştı.
“Birbirimize uyduğumuzu düşünmüyorum sadece.” dedi.
“Daha iki dakika doğru düzgün konuşmadık bile. Ne ara karar verdiniz?” dedi Jülide.
“Ben savcıyım. İnsan tahlilim iyidir. Sizi iyi gözlemlediğimi düşünüyorum.”
“Peki ben de hoşunuza gitmeyen nedir?” diye elini masaya vurarak yüksek sesle çıkıştı Jülide. Kızı Melis sakin olması için annesinin elini sıktı. Ama onun da küçük yüzü öfkeyle kararmıştı.
Kadının herkesin içinde utanmadan bağırmasına sinirlenen İbrahim arkasına yaslandı. Jülide’yi bir kez daha baştan aşağı süzdü. Yüzü gördüğünden hoşlanmamış gibi hoşnutsuzlukla büzüşmüştü.
“Gerçekten bilmek istiyor musunuz?” diye sordu. “Tavsiye etmem.” diye ekledi.
“Ben sizin sığ düşüncelerinizle yıkılacak insan değilim İbrahim Bey. Buyrun buyrun… Çekinmeyin!” dedi.
İbrahim derin bir nefes alıp garsona eliyle hesabı getirmesini işaret etti. Sonra Jülide’ye döndü.
“Ben kızıma iyi anne olabilecek birini arıyorum. Ama siz kendi kızınıza bile iyi bir anne değil gibisiniz. Çocuk gibisiniz. Siz çocuk gibi olduğunuz için daha altı yaşındaki kızınız da kendisini yetişkin bir insan gibi davranmak zorunda hissediyor. Zavallı çocuğun çocukluğunu yaşamasına fırsat vermiyor gibisiniz çünkü sürekli sizin için endişeleniyor olmalı. Ayrıca fazla… dikkat çekiyorsunuz.” dedi İbrahim. Eğitimli bir insan olduğu için küçük bir çocuğun yanında annesine ‘ayaklı şehvet’ diyememişti.
“Ne anlamda dikkat çekiyormuşum?” diye sordu Jülide. Sesi öfkeyle titriyordu.
“Kıyafetleriniz… Yürüyüşünüz… Tavırlarınız… Usturuplu bir hanımefendiden ziyade varoş bir mahalle gülü gibisiniz. Ben kabul etsem ailem sizi kabul etmez. Kusura bakmayın!”
“Kaba adam!” diye bağırdı Melis. ‘Varoş’ ne demekti bilmiyordu ama annesinin bu şekilde kötü sözlerle reddedilmesi onun bile çok zoruna gitmişti.
Jülide ayağa kalktı. Pazardan aldığı örgü çantasından işlemeli bez cüzdanını çıkarıp içinden birkaç yüzlük kağıt para çıkardı ve İbrahim’in yüzüne fırlatır gibi masaya attı. Sonra İbrahim’e kötü kötü bakan kızının elini tutup sert adımlarla oradan uzaklaştı.