Veteriner Sevda

1484 Words
Sevda Özçelik İstanbul’un o bitmek bilmeyen keşmekeşini, kalabalığını ve tüm anılarımı arkamda bırakıp Tunceli’nin bu küçük, dağı taşı buram buram memleket kokan ilçesine atanalı henüz birkaç ay olmuştu. Annem Cemile’yi ve canım kız kardeşim Selda’yı arkamda bırakmak kolay olmamıştı elbet ama burayı seçmemin çok haklı, çok kalbimi ısıtan bir sebebi vardı. Eniştemin vefatından sonra buralarda yalnız kalan halam Şadiye’ye ve benimle aynı yaşta olan, can yoldaşım kuzenim Yeliz’e yoldaş olmak istemiştim. Yeliz de buradaki ilçe devlet hastanesinde hemşirelik yapıyordu; 24 yaşının tüm enerjisiyle o şifayı insanlara dağıtırken, ben de can dostlarımıza, hayvanlara dağıtıyordum. İlçedeki belediyede veteriner hekim olarak göreve başladığımdan beri rutinlerimden biri de hemen yakınımızdaki askeri birlikti. Haftada neredeyse iki kez oraya gidiyor, cansiperane görev yapan eğitim köpeklerinin genel kontrollerini, aşılarını ve sağlık durumlarını titizlikle takip ediyordum. Yaklaşık iki aydır ne zaman birliğe adım atsam, beni hep Yüzbaşı Serdar karşılardı. Güler yüzlü, kibar ve işimi kolaylaştıran biriydi. Ancak bugün, askeri birliğin nizamiyesinden içeri adımımı atarken, tüm seyrin değişeceğinden habersizdim. Albay Rasim Kaya’nın odasına her zamanki saygımla girdiğimde, Albay babacan bir tavırla gülümsedi. "Hoş geldin Sevda kızım," dedi, sesindeki o babacan ton içimi rahatlatmıştı. "Bugün Serdar Yüzbaşı yok. Ama seninle başka biri ilgilenecek. Sen her geldiğinde ya sahada ya da operasyonda olduğu için daha önce hiç denk gelmediğin Yüzbaşı Koray Sarp eşlik edecek sana." Gülümseyerek başımı salladım. "Olur albayım, hiç sorun değil. Ben işimi yaparım. Benim tatlış köpeklerim nerede, bir bakalım." Albay benim bu neşeli halime hafifçe güldü ve hemen kapıdaki askere seslendi. Veteriner hanımı Yüzbaşı Koray’ın odasına götürmesini, oradan da köpeklerin yanına geçmelerini emretti. Askerin arkasından koridorda ilerlerken aklımda sadece kontrollerini yapacağım o sadık dostlarımız vardı. Asker, koridorun sonundaki bir kapının önünde durdu, "Burası doktor hanım," deyip selam durarak yanımızdan çekildi. Derin bir nefes alıp kapıyı hafifçe vurdum ve içeri girdim. Odada askeri üniformaları içinde iki asker duruyordu. Bakışlar bana döndüğünde, profesyonel bir tavırla kendimi tanıttım. Kim olduğumu, ne için burada bulunduğumu, belediyenin veteriner hekimi olarak köpeklerin bakımı için geldiğimi anlattım. Ben konuşmamı bitirince, odadaki sert hatlı, bakışlarından bile disiplin akan asker adım attı. "Yüzbaşı Koray Sarp," dedi mesafeli bir sesle. Ardından yanındaki diğer askeri işaret etti. "Bu da Üsteğmen Turgay Sarp. Kuzenim olur." Turgay Üsteğmen daha ılımlı görünüyordu ama benim asıl muhatabım sert bakışlı yüzbaşıydı. Ortamdaki o mesafeli havayı dağıtmak adına, "Sanırım köpeklere bakmam için, Koray Yüzbaşı, siz yardımcı olacaksınız?" dedim. İşte tam o an, Koray Yüzbaşı’nın yüzünde bariz bir hoşnutsuzluk belirdi. Tavrı o kadar atarlı ve sinirliydi ki, bir an neye uğradığımı şaşırdım. "Zaten nerede böyle boş işler var, Albay bana vermeye meraklı!" diye söylendi, ses tonundaki bıkkınlık ve öfke odanın duvarlarında yankılandı. Duyduğum sözlerle kaşlarım istemsizce çatıldı. Mesleğime ve o canlara boş iş denmesi damarıma basmıştı. "Yalnız hayvanlar boş iş değil, lütfen öyle konuşmayalım," dedim, sesimi güçlü tutmaya çalışarak. Koray Yüzbaşı gözlerini gözlerime dikti, bakışlarındaki sertlik bir kat daha arttı. "Hayvanlara demedim zaten. Bizim eğitim köpeklerimiz bu birliğin can damarıdır," dedi, sesindeki vurgu netti. "Ben bu işlere neden ben bakıyorum, onu sorguluyorum. Neyse veteriner hanım, sizinle bunu konuşacak kadar boş vaktim yok." Donakaldım. Karşımda sanki bir insan değil, bir duvar vardı. Bu kadar ters, bu kadar haksız bir çıkış beklemiyordum. Şaşkınlığımı gizleyemeden ona bakarken, o arkasını döndü bile. "Gidelim köpeklerin olduğu kulübeye," diyerek kapıya yöneldi. Söylene söylene, adeta arkasından rüzgâr estirerek birliğin arka bahçesine doğru ilerlemeye başladı. Ben de derin bir nefes alıp, sabır dileyerek o sert ve ulaşılmaz Yüzbaşı Koray Sarp’ın arkasından yürümeye başladım. Tunceli’deki günlerimin sıradan geçmeyeceğini o an anlamıştım. .. .. Koray Yüzbaşı’nın o fırtınalı adımlarının peşinden birliğin arka bahçesindeki eğitim alanına ve kulübelere doğru yürürken, içimden sabır duaları okuyordum. Sonunda geniş, etrafı tellerle çevrili ve son derece nizami olan eğitim alanına vardık. Karşımızda, asil duruşuyla birliğin göz bebeği olan, simsiyah tüyleri parıldayan Alman kurdu Albora duruyordu. Albora, bu birliğin adeta canlı efsanesiydi; operasyonlarda, arama kurtarmalarda gösterdiği başarılarla herkesin dilindeydi. Çantamı hafifçe yere bırakıp diz çöktüm. Bir veteriner hekim olarak ilk kuralım, hayvana yaklaşmadan önce onun güvenini kazanmaktı. "Merhaba güzel oğlum, merhaba Albora," diyerek elimi koklaması için yavaşça uzattım. Normalde köpeklerle aram çok iyiydi ama Albora bugün fazlasıyla huzursuzdu. Kulaklarını arkaya yatırmış, tetikte bekliyordu. Stetoskopumu boynuma takıp genel muayeneye başlamak istedim. Önce gözlerinin içine, mukoza tabakalarına baktım; herhangi bir sarılık ya da solgunluk var mı diye kontrol ettim. Ardından diş etlerine hafifçe bastırıp bırakarak kılcal damar dolum zamanını test ettim; neyse ki sağlıklı bir pembelikteydi. Ancak ne zaman elimi göğüs kafesine, kalp atışlarını dinlemek için uzatsam ya da eklemlerini kontrol etmek için patisini kavrasam, Albora hafifçe homurdanıyor, benden uzaklaşmaya çalışıyordu. Güçlü gövdesiyle bana direndikçe işim imkansız bir hâl alıyordu. Alnımdan akan bir damla teri elimin tersiyle silip, arkamda bir heykel gibi dikilen, kollarını göğsünde kavuşturmuş bizi izleyen sert adama döndüm. "Koray Yüzbaşı," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. "Biraz yardımcı mı olsanız acaba? Bu köpekler sizleri tanıyor, sizlerin komutlarını alıyor. Yabancı olduğum için bana asilik yapıyor şu an. Serdar Yüzbaşı bu konuda çok yardımcı olurdu, o yanımızda durunca hemen sakinleşirlerdi." Serdar Yüzbaşı, ismini duymasıyla birlikte Koray’ın yüz hatları daha da gerildi. Gözlerini kıstı, adeta gözlerinden alev fışkırıyordu. Bana doğru bir adım attı ve o buz gibi, emredici ses tonuyla konuştu. "İşini yap veteriner hanım... Ve bana ne yapacağımı söyleme!" Duyduğum sert tepkiyle adeta buz kestim. Nezaketten tamamen uzak bu tavır karşısında gerçekten çok bozulmuştum. İstanbul’da da, burada da mesleğimi her zaman saygıyla icra etmiştim ve kimsenin beni bu şekilde azarlamasına izin veremezdim. Yavaşça ayağa kalktım, stetoskopu elimde sıkarak gözlerinin içine baktım. "Yüzbaşım, ben size işinizi öğretmiyorum. Sadece görevimi daha sağlıklı ve güvenli yapabilmek adına sizden yardım istedim," dedim, sesimdeki kırgınlığı ve öfkeyi gizlemeyerek. Koray Yüzbaşı ise milim geri adım atmadı. Hatta aramızdaki mesafeyi iyice daraltıp, tepemden bana bakarak o sinir bozucu, atarlı tavrıyla son noktayı koydu. "Ben de işini yap dedim! Bunun neyini anlamadın?" Nefesim boğazımda düğümlendi. Karşımda bir duvar, bir kaya vardı ve ne söylesem ona çarparak bana geri dönüyordu. Aramızdaki bu ani ve sert sürtüşme, Tunceli'nin dağlarındaki ayazdan daha soğuk bir rüzgar estirmişti aramızda. Albora bile ikimizin arasındaki bu gerilimi hissetmiş gibi susup, bir bana bir de komutanına bakmaya başlamıştı. Koray Yüzbaşı’nın o buz gibi, kaba tavrına rağmen dişimi sıktım, gururumu bir kenara koyup Albora’nın muayenesini zor bela bitirdim. İnat etmiştim, işimi yarım bırakıp bu adama koz vermeyecektim. Malzemelerimi çantama toplayıp tam ayağa kalkmıştım ki, eğitim alanına doğru babacan adımlarla yaklaşan Albay Rasim Kaya’yı gördüm. Albay, aramızdaki o gözle görülür gerginliği sezmiş gibi bir bana bir de kollarını bağlamış dikilen Koray’a baktı. "Evet çocuklar, bitti mi muayene? Nasıl durumlar?" diye sordu. Ben daha ağzımı açamadan, Koray Yüzbaşı adeta fırsat kolluyormuş gibi hemen Albay’ın yanına doğru büyük adımlarla gitti. Yüzündeki o bıkkın ve sinirli ifadeyle, "Albayım, ne olur beni bir daha bu işlerle uğraştırmayın. Sayın veteriner hanım zaten Serdar Yüzbaşı’ndan çok memnunmuş, bundan sonra yine onunla ilgilensin." Duyduğum sözlerle beynime sıçrayan kanı hissettim. Resmen beni Albay’a şikayet ediyor, çocuk gibi üzerinden atmaya çalışıyordu. Tam o an içime öyle bir inat, öyle bir hırs bindi ki anlatamam. Normalde aman, ben de bu uyuzla uğraşamam, deyip çekilmem gerekirdi ama hayır, geri adım atmayacaktım. Ona inat, o öfkesinde boğulsun diye illa onu isteyecektim. Uyuz ya! Sanki adama ne yaptım, alt tarafı bir köpeğin patisini tut dedik.. Hemen araya girip dik bir duruşla Albay’a döndüm. "Albayım," dedim, sesimi olabildiğince kendinden emin tutarak. "Ben önümüzdeki kontrollerde de Koray Yüzbaşı ile devam etmek istiyorum." Koray, şok olmuş bakışlarını anında bana çevirdi. Gözleri, sen ne saçmalıyorsun, der gibi açılmıştı. İçimden bıyık altından gülesim gelse de ciddiyetimi bozmadım. Albay Rasim Kaya, ikimizin arasındaki bu inatlaşmaya hafifçe tebessüm etti, ardından her zamanki yapıcı tavrıyla araya girdi. "Çocuklar, sakin olun. Zaten bugün Serdar görevde olduğu için böyle oldu, bir dahakine duruma bakarız." Sonra bakışlarını Koray’a dikti ve sesini biraz ciddileştirdi. "Ama Koray, oğlum şimdi birlikten belediye binasına gidecek uygun bir araç yok. Sen Sevda kızımızı arabayla belediyeye bırak mutlaka." Koray’ın yüzü o an resmen ruh görmüş gibi oldu. Gitmek, beni arabasına almak istemediği her halinden belliydi. Tam itiraz etmek için dudaklarını aralamıştı ki, Albay elini kaldırıp net bir tavırla kesti önünü. "Emirdir Yüzbaşım," dedi. Albay emir kelimesini kullanınca Koray’ın yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı. Dişlerini sıktı, çenesi kasıldı. Albay yanımızdan ayrılır ayrılmaz, bana doğru döndü. Öfkesi o kadar canlıydı ki, gözlerinden alev fışkırıyordu. Bana doğru yürüyüp, askeri bir komut verir gibi sertçe parmağını ilerideki askeri araca doğru uzattı. "Geç arabaya!" İşte bardak o an taştı. Zaten sabahtan beri her lafını yutmuştum ama bana askeriymişim gibi emir kipiyle konuşamazdı! Çantamı omzuma sertçe takıp tam karşısına dikildim. "Geç arabaya ne demek ya!" diye çıkıştım, sesim eğitim alanında yankılandı. "Sen karşında kim var sanıyorsun? Ben senin emrindeki asker değilim, Yüzbaşı! Benimle böyle konuşamazsın.." Koray, bu çıkışım karşısında daha da sinirlenerek üzerime doğru bir adım attı. "Söz dinlemeyi bilmediğin için anlayacağın dilden konuşuyorum veteriner hanım. Uzatmayıp geç şu arabaya işte, vaktimi çalma." "Uzatıyorum!" dedim gözlerimi hiç kırpmadan. "Sen bana düzgünce ricada bulunmadığın sürece o arabaya falan geçmiyorum. Kimsenin egosunu tatmin edecek kölesi yok burada." Tunceli’nin o güneşli öğleden sonrasında, askeri birliğin ortasında, iki inatçı keçi gibi birbirimizin gözlerinin içine bakarak resmen barut fıçısına dönmüştük. İkimizden biri patlayacaktı ama hangimiz, henüz meçhuldü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD