Sabahın ilk ışıkları, gece boyunca şahitlik ettiği tutkunun ve savaşın ardından yorgun düşmüş odaya dolduğunda, Dicle gözlerini açtı. Bedeni, sanki bir savaştan çıkmış gibi sızlıyordu. Her kası, her kemiği ve özellikle kasıkları, Fırat’ın gece boyu süren o amansız, hayvani sahiplenişinin ağırlığını taşıyordu. Ancak bu kez, o ilk günkü gibi ruhu ezilmiş hissetmiyordu. Aksine, içinde tuhaf, akkor gibi yanan bir güç vardı. Fırat, hemen yanı başında, yüzü Dicle’nin saçlarına gömülmüş halde derin bir uykudaydı. O sert, acımasız ağa gitmiş, yerini uyurken bile mülkünü koruyan bir adama bırakmıştı. Kolu, Dicle’nin beline, kaçmasından korkar gibi değil, zaten ona ait olduğunu bilircesine, ağır bir zincir gibi dolanmıştı. Dicle, başını hafifçe çevirip adamın yüzüne baktı. Kirpiklerinin gölg

