BÖLÜM 7: RESTLEŞME

830 Words
Fırat, odasının penceresinden olan biteni izliyordu. Perdelerin arkasına gizlenmişti. Üzerinde hala dünkü çatışmanın tozu, barut kokusu sinmiş kıyafetleri vardı. Gözleri, avluda dizlerinin üzerinde sürünerek taşları ovalayan karısına takılı kaldı. O kız, düşman kızıydı. Amca oğlunu, kardeşini vuran adamın kardeşiydi. Baran`la aynı karında büyümemişlerdi ama kendi öz kardeşlerinden de daha yakındı ona. Töreye göre, bu yapılan az bile sayılırdı. Ama Fırat’ın içinde, Zelal Ana’nın yıllarca ilmek ilmek ördüğü o sert kabuğun altında, huzursuz bir kıpırtı vardı. Hamo Ağa’nın sözü senetti. “Kan dökülmeyecek,” demişti. Ama Zelal Ana, kan dökmeden can almanın yolunu bulmuştu. Fırat, babaannesinin bu öfkesinin kaynağını biliyordu. Amcası Cemal’in yıkılmış hali, Fırat’ın omuzlarına da ağır bir yük bindirmişti. O evin reisiydi, ağasıydı. Baran’ı koruyamamıştı. Şimdi bu kızı korursa, ailesine ihanet etmiş olmayacak mıydı? “Ağam,” dedi arkasından gelen ses. Hamit’ti bu. Fırat, perdeyi hızla bıraktı ama arkasını dönmedi. “Söyle Hamit.” “Cemal Ağa aşağıda. Durumu hiç iyi değil. Konuşmak istiyor.” Fırat derin bir nefes aldı. “Geliyorum.” Aşağı indiğinde, avludaki manzara daha da acıklı bir hal almıştı. Dicle’nin elleri artık soğuktan tutmaz olmuş, fırçayı zar zor kavrıyordu. İnce geceliği su içinde kalmış, vücuduna yapışmıştı. Ama durmuyordu. Çünkü durursa, başındaki o ceberrut kadının tekmesiyle karşılaşacağını biliyordu. Cemal Ağa, avlunun diğer ucunda, bir sandalyeye çökmüş, başını ellerinin arasına almış ağlıyordu. Gözleri Dicle’de değil, sanki boşluktaydı. Fırat, amcasının yanına gitti, elini omzuna koydu. “Amca...” Cemal başını kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. “Baran’ım...” diye inledi. Sonra bakışları Dicle’ye kaydı. O an, acılı babanın yüzünde tuhaf bir ifade belirdi. Nefret değildi bu, saf bir acıydı. “O kızın suçu ne Fırat? Abisi vurdu, o mu ödeyecek bedelini?” Bu sözler, Fırat’ı hazırlıksız yakaladı. Zelal Ana’nın sesi balkondan şakladı: “Kes sesini Cemal! Yüreğin yufka olmuş senin! O kız, yılanın soyudur. Yılanın yavrusu da yılandır. Acırsan, yarın gelir seni de sokar!” Cemal Ağa, annesinin sesiyle sindi, başını tekrar öne eğdi. Zelal Ana, otoritesinin sorgulanmasına asla tahammül edemezdi. Bastonunu kaldırıp Dicle’yi işaret etti. “Daha hızlı! O taşlar ayna gibi parlayana kadar durmak yok! Yoksa o suyu başından aşağı dökerim!” Dicle, dişlerini sıktı. Gözlerinden tek bir yaş bile akmıyordu artık. İçindeki o kin tohumu, her fırça darbesiyle biraz daha büyüyor, kök salıyordu. “Dayan Dicle,” diyordu kendine. “Dayan. Bugünler geçecek. Ve günü geldiğinde, bu taşları onlara yalatacaksın.” Saatler ilerledikçe güneş yükseldi ama Dicle için ısınmak mümkün değildi. Kolları uyuşmuş, beli kopacakmış gibi ağrıyordu. Avlunun kapısı gürültüyle açıldığında, içeri girenler aşiret mensupları değil, Dicle’nin tanıdığı, bildiği ama artık ona ulaşamayacak kadar uzakta olan bir yüzdü: Azad. Azad, Devran’ın en güvendiği adamıydı. Boztaşların habercisi olarak gelmişti. Kapıdaki korumalar silahlarına davrandı ama Azad, elindeki beyaz mendili havaya kaldırarak teslimiyet değil, dokunulmazlık işareti verdi. “Hamo Ağa’nın selamı var!” diye bağırdı Azad, gözleri avludaki manzarayı tararken. Dicle’yi, o halde, yerlerde sürünürken gördüğünde yüzü kaskatı kesildi. Yumruklarını sıktı ama adım atamadı. Fırat, avlunun ortasına doğru yürüdü. “Ne işin var burada Azad? Hüküm verilmedi daha.” “Hüküm verilmedi ama insanlık da mı bitti Fırat Ağa?” dedi Azad, sesi titreyerek. Gözleriyle Dicle’yi işaret etti. “Devran Ağa haber yolladı. Kardeşimin kılına zarar gelirse, Hamo Ağa’yı da töreyi de tanımam, Urfa’yı cehenneme çeviririm dedi.” Zelal Ana yukarıdan kahkaha attı. “Devran Ağa’n çok konuşur! Burası Şanverdi konağıdır. Benim gelinime nasıl muamele edeceğimi ona mı soracağım? İster severim ister döverim. O kız artık Boztaş değil, Şanverdi malıdır!” Fırat, Azad’ın gözlerindeki öfkeyi gördü. Bu öfke, sadece bir haberci öfkesi değildi; tüm Boztaş aşiretinin patlamaya hazır bombasıydı. Eğer Azad bu manzarayı anlatırsa, iki gün sonraki toplantı barışla değil, katliamla sonuçlanırdı. Fırat, ani bir kararla Dicle’ye döndü. “Kalk,” dedi sertçe. Dicle, duyduğu emre tepki veremeyecek kadar bitkindi. Fırat eğildi, kızın kolundan tutup onu ayağa kaldırdı. Dicle’nin buz kesmiş teni, Fırat’ın elini yaktı sanki. “Götürün içeri,” dedi hizmetçi kadına. “Isınsın. Bir daha da ben emretmeden odasından çıkmayacak.” Zelal Ana balkondan öfkeyle bağırdı: “Fırat! Emrimi...” “Burada ağa benim Dapir!” Fırat’ın sesi gürledi ve ilk kez Zelal Ana’nın sesini bastırdı. Avludaki herkes donup kaldı. Fırat, başını kaldırıp babaannesinin gözlerinin içine baktı. “Hamo Ağa’ya söz verdim. Kan dökülmeyecek dedim. Bu kız burada soğuktan ölürse, sözüm yere düşer. Şanverdi’nin sözü yere düşmez.” Sonra Azad’a döndü. “Devran’a söyle. Kardeşi yaşıyor. İki gün sonra hüküm neyse o olacak. Şimdi git.” Azad, son bir kez Dicle’ye baktı. Kızın perişan hali yüreğini dağlasa da Fırat’ın müdahalesiyle hayatta kalacağını biliyordu. Başını hafifçe eğip arkasını döndü ve geldiği gibi hızla çıktı. Dicle, hizmetçilerin kollarında sürüklenirken, Fırat’a, o cani kocasının yüzüne baktı. Onu kurtarmış mıydı? Yoksa sadece kendi itibarını mı korumuştu? Cevabın bir önemi yoktu. Önemli olan tek şey, Dicle’nin o an Fırat’ın gözlerinde gördüğü şeydi: Tereddüt. Zelal Ana’nın yenilmez, yıkılmaz torunu, bugün ilk çatlağını vermişti. Ve Dicle, o çatlağı büyütecek olan çekici çoktan eline almıştı. “Konağa giren hizmetçi değil, bir eceldir...” diye mırıldandı Dicle kendi kendine, karanlık koridora girerken. Artık korkmuyordu. O artık kurban değildi; o, bu konağın temellerini sarsacak olan zelzeleydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD