Fırat, kızın çikolata kahvesi gözlerindeki o hem korku hem de utançla karışık ifadeyi gördü; ama kendi vücudunda yeniden uyanmaya başlayan o lanet olası gerilim, sinirlerini bozuyordu. Dicle’nin bu hali, o çıplaklığı, o ürkekliği, Fırat’ın içindeki avcıyı kışkırtıyor, kontrolünü kaybetmemek için verdiği savaşı daha da zorlaştırıyordu. Bu zayıflığına olan öfkesini, yine Dicle’den çıkardı; sesi, sabahın sessizliğini yırtan bir kırbaç gibi sert ve acımasız çıktı: “Sana bu odada doğru düzgün giyin demedim mi ben? Bu ne hal! Karşımda böyle sefil bir halde dolanmaktan utanmıyor musun?” Dicle, adamın yarı çıplak bedeni karşısında, o gürleyen sesiyle irkildi; bir suçlu gibi başını daha da öne eğdi, elleri önünde kenetlenmiş, gözleri ayak parmaklarına sabitlenmişti. Tek kelime etmeye, kendin

