Güneşin ilk ışıkları, Şanlıurfa`nın o kadim taş duvarlarından içeri sızıp, odanın loş karanlığını yavaş yavaş delerken, Fırat Ağa’nın göz kapakları yeni bir günün ağırlığıyla aralandı. Zihninde geceden kalma düşüncelerle, o geniş ve yalnız yatağından doğrulup ayaklarını soğuk zemine bastığında, bakışları gayri ihtiyari odanın diğer köşesindeki tekli koltuğa kaydı ve gördüğü manzara karşısında nefesi boğazında düğümlendi. Dicle, sanki dünyadaki tüm dertlerden azadeymişçesine derin bir uykunun kollarındaydı; ancak gece boyu huzursuzca kıpırdanmış olmalı ki, üzerindeki saten gecelik yukarı doğru sıyrılmış, süt beyazı bacaklarının tüm o pürüzsüzlüğünü ve kıvrımlarını savunmasızca gözler önüne sermişti. Dahası, geceliğin ince askısı omzundan yana düşmüş, sabah güneşi o narin gerdanına ve

