Gecenin zifiri karanlığı, namluların ucunda parlayan alevlerle delik deşik oluyordu. Taş evin kalın duvarları, mermilerin öfkesiyle sarsılıyor, her çarpışta yüzyıllık tozlarını kusuyordu.
Fırat, pencerenin pervazına siper almış, kalbiyle değil, parmağındaki tetikle düşünüyordu artık. Dışarıda Devran’ın haykırışları, kurşun seslerine karışıyor, bir intikam senfonisine dönüşüyordu. Hava barut kokusundan ağırlaşmış, soluk almak her saniye biraz daha zorlaşıyordu.
Tam Fırat şarjörü değiştirmek için eğildiği anda, gökyüzünde tuhaf, tekinsiz bir değişim yaşandı. Sanki gece aniden yırtılmış, içinden kan rengi bir ışık dökülmüştü yeryüzüne. Yıldızların sönük kaldığı, ayın sindiği bir kızıllıktı bu.
Hemen ardından, dağların yankısını bastıran, en keskin patlamadan daha ağır, insanın kemiklerini titreten bir ses duyuldu. Bu bir silah sesi değildi; bu, otoritenin, mutlak ve tartışılmaz gücün sesiydi.
Havaya atılan o kızıl renkli işaret fişeği dikkatleri dağıttı, sonrasında atılan ses fişeği ise çatışmayı bir bıçak gibi kesti.
Barut dumanının arasından, gecenin karanlığını yaran uzun farlar belirdi. Bir, üç, beş… Siyah araç konvoyu, bir cenaze alayı ağırlığıyla avluya girerken ne Fırat tetiğe basabildi ne de dışarıdaki Boztaşlar ateş edebildi.
Urfa’nın, sözü kanun sayılan diğer aşiret reisleriydi gelenler. Başlarında, beyaz saçları ve elindeki tesbihiyle bir dağ gibi duran Hamo Ağa vardı. Bastığı toprak bile sanki onun ağırlığı altında eziliyordu.
Devran, silahını indirmemişti ama namlusu artık yeri gösteriyordu. Fırat, pencereden geriye çekildi, nefes nefese, alnında biriken teri kolunun tersiyle sildi. Odanın köşesinde, yüzü kireç gibi olmuş Dicle’ye kısaca bir bakış attı. “Kalk,” dedi, sesi çatışmanın gürültüsünden sonra sağır edici bir fısıltı gibiydi. “Oyun bitti sanma, daha yeni başlıyor.”
Aşağı indiğinde avlu ana baba günüydü ama çıt çıkmıyordu. Hamo Ağa, iki tarafın arasına girmiş, elindeki tesbihi sabırla değil, bir tehdit gibi çekiyordu.
“İndirin o silahları!” diye gürledi Hamo Ağa. Sesi yaşlıydı ama içinde yılların biriktirdiği, itiraz kabul etmez bir demir sertliği vardı. “Bu topraklar yeterince doydu kana. Baran’ın kanı kurumadan, üstüne yenilerini mi ekleyeceksiniz? Şanverdi! Boztaş! Utanmaz mısınız siz, atalarınızın kemiklerini sızlatmaya?”
Devran bir adım öne çıktı, öfkesi sesine yansımış, boğazını yırtıyordu. “Hamo Ağa! Kardeşimi kaçırdılar! Namusuma el uzattılar! Sen bizden neyin barışını istersin?”
Fırat, evin kapısında belirdiğinde, elindeki silahı beline sokmuştu ama duruşundaki meydan okuma silahın kendisinden daha tehlikeliydi. “Namus dediğin, Baran’ı vurduğunuzda aklına gelecekti Devran! Kan, kanla yıkanır. Töre bunu emreder.”
“Töre,” dedi Hamo Ağa, Fırat’a dönerek. Gözleri kısılmış, sert bakışları genç adamın üzerinde geziniyordu. “Töre, düzeni sağlamak içindir, birbirinizi kıyasınız diye değil. Bu gece burada kan dökülmeyecek. Ne sen bir can daha alacaksın Fırat, ne de sen Devran. Bu iş burada bitmedi ama bu gece bitecek.”