BÖLÜM 4: HÜKMÜN GÖLGESİ

480 Words
Ortamdaki gerginlik, pimi çekilmiş bir bombayı andırıyordu. Herkes patlamaya hazırdı ama Hamo Ağa’nın varlığı o pimi yerinde tutan tek güçtü. Diğer ağalar da araya girdi, fısıltılar, ikna çabaları, üstü kapalı tehditler havada uçuştu. Devran, dişlerini sıkarak kardeşinin olduğu odaya doğru baktı. O kapının ardında Dicle vardı ama onu oradan almak, tüm Urfa’yı ateşe atmak demekti şu an. “İki gün,” dedi Hamo Ağa, son sözü söylercesine. “İki gün sonra, Fırat Nehri’nin kenarındaki tarafsız bölgede toplanacağız. Cemil Ağa’nın konağında. Orada bu işin hükmü verilecek. O zamana kadar tek bir kurşun sıkılırsa, sıkanın aşiretini Urfa’dan silerim. Bu da benim yeminim olsun.” Bu bir teklif değil, bir hükümdü. Devran, son bir kez Fırat’a, o nefret dolu gözlerle baktıktan sonra adamlarına işaret etti. Geri çekilmek, yenilmek demek değildi; sadece daha büyük bir savaş için nefes almaktı. Boztaşlar arabalarına doluşup tozu dumana katarak uzaklaşırken, Fırat olduğu yerde, bir heykel gibi hareketsiz kaldı. Zafer kazanmamıştı ama kaybetmemişti de. Dicle ondaydı. Şimdilik. Kalabalık dağılıp, gecenin sessizliği yeniden çöktüğünde Fırat, Dicle’nin olduğu odaya geri döndü. Kız, yatağın kenarına ilişmiş, üzerindeki ince gecelikle titriyordu. Gözlerinde yaş kalmamıştı, sadece boş bir bakış. Ruhunun çekildiği bir bedenden ibaretti sanki. “Gidiyoruz,” dedi Fırat, ona doğru yürürken. Sesinde ne bir şefkat kırıntısı ne de bir zafer sarhoşluğu vardı. Sadece yapılması gereken bir işin soğukluğu hakimdi. Dicle başını kaldırmadı. “Nereye?” diye sordu, sesi cılız bir rüzgar gibiydi. “Daha ne yapacaksın bana? Öldürsen daha iyi değil miydi?” Fırat, onun kolundan tutup ayağa kaldırdı. Dokunuşu sertti ama canını yakmak için değil, sadece acele etmesi içindi. “Ölmek kolay Dicle,” dedi, gözlerini kızın gözlerine dikerek. O an Dicle, Fırat’ın ela gözlerindeki o dipsiz karanlığı, intikamın açtığı o onulmaz yarayı gördü. “Yaşamak… Asıl mesele, her gün o mezara girip çıkmak. Benim çektiğimi, abinde, sen de anlayacaksınız.” Daha fazla konuşmadı. Dicle’yi sürüklercesine dışarı çıkardı. Siyah, zırhlı araca bindiklerinde, şoför koltuğunda oturan sağ kolu Hamit, dikiz aynasından tedirgin gözlerle patronuna baktı. “Konağa mı Ağam?” “Konağa,” dedi Fırat, başını arkaya yaslayıp gözlerini kapatarak. “Baba ocağına. Gelinimizi götürelim de herkes görsün Şanverdi’nin gücünü.” Yolculuk boyunca araçta ölüm sessizliği hakimdi. Dicle, camdan akıp giden karanlığa bakarken, geçtiği yerleri tanıyamıyordu. Sanki bildiği dünya geride kalmış, yabancı, düşman bir gezegene sürgün ediliyordu. Urfa’nın ışıkları uzakta birer ateş böceği gibi yanıp sönüyor, umut gibi ulaşılmaz görünüyordu. Yanında oturan adam, artık onun kocasıydı. O katilin kardeşi, yanındaki adam ise celladın kendisi. Araba, Şanverdi konağının devasa demir kapısının önünde durduğunda, Dicle’nin kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atmaya başladı. Burası, düşmanın iniydi. Burası, her taşında, her duvarında Boztaşlara duyulan nefretin sindiği yerdi. Kapılar ağır ağır açıldı. Avludaki ışıklar, sahneye çıkan bir oyuncuyu aydınlatır gibi aracın üzerine düştü. Fırat arabadan inip kapıyı Dicle için açtığında, genç kız titreyen bacaklarına söz geçirmekte zorlandı. İnmesi gerekiyordu. Başka şansı yoktu. Ancak ayağını yere bastığı anda, karşılaştığı manzara, dağ başında yaşadığı çatışmadan daha soğuk, daha ürkütücüydü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD