Gecenin soğuğu, taş duvarların arasından sızıp Dicle’nin kemiklerine işliyordu. Hizmetçilerin bile kullanmadığı, nem ve küf kokan o dar odada, yere serilmiş ince bir şiltenin üzerinde cenin pozisyonunda yatıyordu.
Gözleri karanlığa alışmış olsa da zihnindeki karanlık, odanın içindekinden çok daha koyuydu. Saatler geçmişti belki de ya da sadece dakikalar... Zaman, acının içinde eriyip kaybolmuştu.
Kapının kilidi gürültüyle açıldığında Dicle irkilerek doğruldu. İçeri giren, elinde bir kova buzlu su ve sert, kıllı bir fırça tutan, yüzü çiçek bozuğu orta yaşlı bir kadındı. Arkasında ise sabahın ilk ışıkları değil, Zelal Ana’nın gölgesi gibi duran korumaların karaltısı vardı.
“Kalk!” dedi kadın, Dicle’nin üzerine doğru yürüyerek. Sesi, merhametten nasibini almamış, emir almaya ve vermeye alışkın birinin tonuydu. “Zelal Ana’nın emridir. Güneş tepeye varmadan avlu temizlenecek. Baran Ağa’nın kanı yerde kalmayacak dedi, sen o kanı ellerinle sileceksin.”
Dicle, titreyen bacaklarının üzerinde zorlukla durdu. “Hamo Ağa...” diyebildi, sesi çatallıydı. “İki gün...”
Kadın, Dicle’nin sözünü bitirmesine izin vermeden elindeki kovayı genç kızın ayaklarının dibine fırlattı. Su, buz gibi soğuktu ve Dicle’nin ince geceliğinin eteklerini sırılsıklam etti. “Burada Hamo Ağa’nın değil, Zelal Ana’nın borusu öter gelin hanım! İki gün mühlet canın içindir, rahatın için değil. Hadi, yürü!”
Dicle, kolundan sertçe çekiştirilerek avluya çıkarıldı. Sabahın ayazı yüzüne bir tokat gibi çarptı. Konak, henüz uyanmamıştı ama Zelal Ana, ikinci kattaki balkonda, elinde bastonuyla, bir heykel gibi hareketsiz duruyordu. Gözleri, avlunun ortasında titreyen bu cılız kıza kilitlenmişti.
Zelal Ana’nın yüreği, yıllanmış bir kor gibi yanıyordu. On sene evvel, büyük oğlu Cihan’ı kara toprağa verdiğinde, Fırat henüz bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlıydı. O gün yemin etmişti Zelal; Cihan’ın mirasını Fırat’ta yaşatacak, onu demirden bir iradeyle yoğuracaktı.
Bütün ilgisini, bütün sevgisini ve sertliğini Fırat’a akıtmıştı. Küçük oğlu Cemal ise hep gölgede kalmış, annesinin o sert şefkatinden mahrum büyümüştü. Şimdi ise Cemal’in oğlu, torunu Baran gitmişti.
Zelal, Baran’ın cansız bedenini gördüğünde sadece acı hissetmemiş, derin, kemirici bir vicdan azabıyla sarsılmıştı. Cemal’in gözlerindeki o sessiz suçlamayı görmüştü: “Abimi sevdin, oğlunu ağa yaptın. Benim oğlumu ise ölüme terk ettin.”
İşte bu yüzden, bu kızın acı çekmesi gerekiyordu. Dicle’nin her iniltisi, Zelal’ın vicdanındaki o kara deliği biraz olsun kapatacak, Cemal’in yüzüne bakabilmesi için ona bir mazeret verecekti. “Bak,” diyecekti sessizce, “Oğlunun intikamını ben alıyorum. Kanını yerde bırakmıyorum.”
“Başla!” diye bağırdı yukarıdan Zelal. Sesi, sabahın sessizliğini yırttı.
Dicle, eline tutuşturulan sert fırçayı ve sabunlu suyu gördü. Avlunun taşları, geniş ve pürüzlüydü. Yılların kiri, tozu ve evet, belki de dökülen kanlar bu taşların arasına sinmişti. Eğildi. Dizleri soğuk taşa değdiğinde canı yandı ama ses çıkarmadı. Fırçayı suya daldırdı ve sürtmeye başladı.
`Hışşrt... Hışşrt...`
Her fırça darbesi, Dicle’nin onurundan bir parça koparıyordu sanki. Elleri kısa sürede soğuktan kızardı, sonra morarmaya başladı. Sabunlu su, tırnaklarının arasındaki etlere giriyor, sızlıyordu.