Güneş, Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız sarı topraklarını kavururken, Fırat Nehri’nin kıyısında, asırlardır nice kan davalarına, nice barışlara ve nice ölümlere şahitlik etmiş o kurak düzlükte, toz bulutları ağır ağır göğe yükseliyordu. Siyah ciplerden oluşan konvoy, tekerleklerin altında ezilen çakıl taşlarının çıkardığı tok seslerle tarafsız bölgeye giriş yaptığında, gerilim elle tutulur, gözle görülür bir yoğunlukta havada asılı kalmıştı. Burası, kanunların değil, törenin, devletin değil, aşiretlerin sözünün geçtiği, silahların sustuğu ama bakışların kurşun gibi ağırlaştığı o araf bölgesiydi. Fırat Şanverdi, cipin kapısını açıp ayağını toprağa bastığında, ciğerlerine dolan o kuru sıcak hava, içindeki intikam ateşini körüklemekten başka bir işe yaramıyordu. Yanında, rengi atmış yüz

