Prangalar ve Islak Ten

717 Words
"Mehir olarak ne istersin kızım?" diye sordu hoca. Boğazım düğümlendi, konuşamadım. Azad benim yerime cevap verdiğinde sesi o kadar derinden ve sahiplenici çıktı ki, iliklerimin titrediğini hissettim. "Zerrin ne dilerse odur," dedi, sonra bana doğru eğilip kulağıma nefesini bıraktı. "Ama bilesin Zerrin, benim mülküm de, canım da zaten senindir." dedi. ''Ben Azad'ımdan usul yerini bulsun diye 5 gram isterim.'' dedim başımı kaldırmadan. Yengeler, teyzeler sırayla geliyor; boynuma ağır Halep zincirleri takıyor, bileklerime o kaba Adana burmalarını diziyorlardı. Her bir altınla beraber omuzlarım biraz daha çöküyordu, Azad, elimi öyle bir kavradı ki, parmaklarının boğumları beyazladı. Kimseye bakmıyordu, sadece beni izliyordu. Sıra ona geldiğinde, elinde o büyük, yeşil zümrüt taşlı kordonla ayağa kalktı. Kalabalığın uğultusu bir anda kesildi. Kordonu boynuma takarken parmakları ensemdeki o hassas deriye değdi; kasıtlı bir yavaşlıkla takıyordu. "Çok ağır geldi, değil mi?" diye fısıldadı, sadece benim duyabileceğim o haşin tonda. "Bu daha başlangıç Zerrin. Bu altınlar senin süsün değil, benim sana vurduğum prangalarındır. Bu gece o kapı kapandığında, bu ağırlıklardan kurtulmak için bana nasıl yalvaracağını hissediyorum." "Otur bakalım Zerrin kızım," dedi, sesi odanın taş duvarlarında yankılandı Türkan Hanım'ın. "Gelinliğini çıkarmadan evvel, bu evin şanını üzerinden usulca alalım." Görümcem Dicle, elinde içi kırmızı kadife döşeli koca bir kutuyla yanıma geldi. Gözleri hayranlıkla üzerimdeki parıltıda geziniyordu. Ben yatağın kenarına iliştiğimde, kaynanamın soğuk ve maharetli ellerini ensemden takıları alıyordu. Halep zincirinin klipsini çözerken metalin çıkardığı o ince şangırtı, sessizliği bir bıçak gibi kesti. "Bu zincir," dedi kaynanam, kolyeyi avucuna alıp ağırlığını tartarak. "Azad’ın babaannesinden kalmadır. Nice savaşlar, nice kıtlıklar gördü bu altınlar ama Barzanların boynundan hiç inmedi. Şimdi senin boynundaydı, yarın senin gelininin olacak. Taşımasını bilene şereftir, bilmeyene pranga." Zincir kutuya düştüğünde boynumun bir an hafiflediğini hissettim ama kaynanam durmadı. , Dicle bileklerime uzandı. Sıra sıra dizilen Adana burmalarını kolumdan tek tek çıkarırken, tenimde bıraktıkları o soğuk izleri görüyordum. Her bir bilezik çıktığında, Azad’ın çarşıda "Seni o hanımağa kalıbına sokmaya çalışırken..." deyişi yankılanıyordu kulaklarımda. "Yengem, kolların mosmor olmuş," diye fısıldadı Dicle, sesi acıyan bir ton taşıyordu. Kaynanam sertçe araya girdi: "Olur o kadar Dicle. Barzan olmanın bedeli sadece altın takmak değildir, o altınların ağırlığına ses etmemektir." Sıra belimdeki o koca altın kemere geldiğinde, kaynanam kemeri çözmek için önümde durdu. Göz göze geldik. Bakışları, bir annenin şefkatinden ziyade, bir muhafızın denetlemesi gibiydi. Kemeri çözerken, gelinliğim bir nebze serbest kaldı. "Bak Zerrin," dedi kaynanam, sesi şimdi daha alçak ama daha kesindi. "Bu kemer senin iffetindir, bu evin namusudur. Azad dışarıda ağadır, hükmü toprağa geçer. Ama bu kapıdan içeri girdiğinde, onun tek sığınağı sensin. Onu hem koruyacak hem de dize getirecek olan bu ağırlıktır." Son zümrüt kordon da kutuya girdiğinde, odada sadece gelinliğimin hışırtısı kaldı. Üzerimdeki o tonlarca altın gitmişti ama yerini tarif edilemez bir çıplaklık ve savunmasızlık almıştı. Tenim, altınların dokunduğu yerlerde hala yanıyordu. Dicle kutuyu kapatıp kenara koydu. Kaynanam elimi tuttu, nasırlı parmakları tenime battı. "Hadi şimdi hazırlan. Azad birazdan gelir." Onlar odadan çıktığında, kapının kapanma sesiyle irkildim. Aynadaki aksime baktım. Boynum boştu, kollarım hafifti ama kalbim, onu rahatlatamıyordum Gelinliğimin içinde öylece beklerken, o kapının arkasında beni bekleyen adamın, üzerimdeki tüm bu takılardan çok daha haşin ve çok daha gerçek olduğunu biliyordum. Kaynanamın ve kadınların fısıldadığı o eski usul öğütler bir yana, ben bu geceye bambaşka hazırlanmıştım. Okul sınavlarına çalışırken gösterdiğim o titizliği, gizli sekmelerde, gecenin karanlığında telefonumun ışığı yüzümü aydınlatırken de göstermiştim. İnternet dünyasının bana sunduğu o seks sırları, şimdi bu kadim odanın içinde en büyük silahım olacaktı. İnternetteki o kadınlar, erkeklerin en savunmasız olduğu noktaları anlatırken "beklenmedik dokunuşlardan" bahsediyordu. Sadece onun beni yönlendirmesine izin vermeyecektim. Ellerim, onun o sert ve gergin kaslarında gezerken; ne zaman yumuşak, ne zaman tırnaklarımı geçirecek kadar sert olmam gerektiğini ezberlemiştim. "Oral" hazzın bir erkeği nasıl savunmasız bıraktığını, o meşhur "Ağa" gururunu nasıl yerle bir ettiğini okumuştum. Azad’ın önünde eğildiğimde, bu sadece bir itaat olmayacaktı; onun kontrolünü elinden alan, onu nefes nefese bırakan bir güç gösterisi olacaktı. İnternette okuduğum o teknikler, dudaklarımın ve dilimin nasıl bir ritimle yarrağının etrafında hareket etmesi gerektiği... Hepsi birer birer zihnime kazınmıştı. Düşündüğümde bacaklarımın arasındaki o zonklamanın şiddeti arttı. Okuduğum her bir "taktik", her bir "pozisyon" ve her bir "haz noktası", vücudumda fiziksel bir karşılık buluyordu. Azad’ın haşinliğini, benim bu gizli bilgilerimle nasıl harmanlayacağımı düşündükçe nefesim daralıyordu. "Ona hiç tatmadığı bir hakimiyeti bahşet," demişti bir kullanıcı o gizli forumda. Onun beni çıldırırcasına arzulamasını sağlamıştım. Sırada bu gece beni asla hafife alamayacağı, sadece beni arzulayacağı bir iz bırakmak vardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD