Lavaboya kendimi attığımda, boğazımda düğümlenen o acı safra nihayet mermerle buluştu.
Midemdeki o hırçın dalgalanma, sanki ruhumun kirini dışarı atmak istercesine sarsıyordu beni.
Kusup biraz rahatladıktan sonra, titreyen ellerimle lavabonun kenarına tutunup aynaya baktım.
Karşımdaki yansıma artık bana ait değildi; ahım gitmiş vahım kalmıştı, gözlerimdeki o taze tutkunun yerini çoktan ölümün soğukluğu almıştı.
Yüzüme bir avuç buz gibi su vurdum; o soğukluk tenimi değil, zihnimi kendime getirdi.
Kabanımın önünü hırsla ilikledim.
Derin bir nefes alıp, karşılaşacağım o ağır tablodan korkarak kapıyı açtım ve koridorun çiğ ışığına adım attım.
Adımlarım koridorun puslu karanlığında yavaşladı ama kalbim göğüs kafesimi delecekmiş gibi hızlanmıştı.
Uzaktan, Azad’ın dizlerinin üzerine yığıldığı o noktada bir karaltı gördüm.
Azad hâlâ kafasını kaldırmıyordu, bir ölü gibi öylece çökmüştü yere.
Ama asıl canımı yakan, onun başucunda oturan, bu topraklara hiç ait olmayan yabancı kadındı.
O şırfıntı sarı saçları, jilet gibi ütülü takımı ve o kibirli duruşuyla kocamın kederine ortak olmaya çalışıyordu.
Elini Azad’ın omzuna koyuşundaki o sahiplenici tavır, midemdeki bulantıyı kıskançlığın o keskin sancısıyla birleştirdi.
Eğer Cemal Ağabey’in o keskin, her an üzerimde gezen yargılayıcı bakışları olmasaydı, o kadının saçına yapışıp onu oradan savurmak istemiştim.
Ama şimdi bir hata yapamazdım; Cemal, yüzümdeki her çizgiden o odada geçen zamanın hesabını sormaya hazırdı.
Adımlarımı birer mermi gibi yere vurarak onlara doğru ilerledim.
Kadının bakışları bana doğru döndüğünde, içimdeki Barzan gelini uyandı.
Tam Azad'a yaklaşacaktım ki.
Azad kafasını kaldırıp ''Zerrin anamı görelim.'' dedi.
Azad, elimden tutarak doğrulduğunda parmaklarının buz gibi olduğunu hissettim.
Gözlerim dolmuştu ama bu seferki yaşlar sadece acıdan değil,
aramızdaki o kopmaz bağın Azad tarafından mühürlenmesinden geliyordu.
Morgun o ağır, metalik kapısı büyük bir gıcırtıyla açıldığında,
içeriden yüzümüze vuran o buz gibi hava sadece tenimizi değil, ruhumuzu da dondurdu.
Azad'ın elimi tutan parmaklarının daha da kaskatı kesildiğini hissettim.
Türkan Hanım, bembeyaz bir örtünün altında, o mermer masanın üzerinde her zamanki mağrur duruşuyla yatıyordu.
Ama artık o keskin bakışları, o emreden sesi yoktu.
Azad, adımları birbirine dolanarak masaya yaklaştığında dizlerinin bağı bir kez daha çözüldü bir enkaz gibi yere yığıldı.
Yanına, o buz gibi zemine çöktüm.
Azad, başını ellerinin arasına almış, annesinin o örtülü bedenine bakmaya cesaret edemiyordu.
Elimi, o titreyen, az önce kaskatı kesilmiş koluna koydum ve fısıldadım.
"Bak bana Azad... Bak yüzüme," dedim, sesimdeki o hıçkırığı zorlukla bastırarak.
"Onun o mağrur duruşuna bakamıyorsun, biliyorum. O emreden sesinin susması, senin içindeki o dağı devirdi, onu da biliyorum."
"Ama Azad, o şimdi burada değil. O, senin içinde; senin damarlarında akan o Barzan kanında. Şu an burada yatan sadece bir beden değil, senin çocukluğun, senin ilk sığınağın. Şimdi 'Ağa' olmanı istemiyorum senden. Şimdi sadece 'evlat' ol. Korkma o sessizlikten. O sessizlik senin suçun değil, hayatın en acı gerçeği."
"Eğer şimdi ona veda etmezsen, o mermer masadaki soğukluk ömür boyu kalbinde kalacak. Kalk kurban olduğum... Kalk ki, ona 'oğlun geldi' diyebilelim. Ben buradayım, elini bırakmayacağım. Arkanda olacağım söz veriyorum."
"Zerrin... bakamam," dedi sesi titreyerek, her bir kelimesi boğazında bir cam kırığı gibi düğümleniyordu.
"Bakamam ona... Yapamam Zerrin. O son nefesini verirken, o beni sayıklarken ben neredeydim? Ne yapıyordum?"
"Bana bak Azad! Vicdan azabı duymaktan vazgeç artık," dedim, sesim morgun o sessizliğini bir bıçak gibi yararken.
"Türkan anne ölmeden önce beni karşısına alıp konuştu. Bana gidin dedi. Senin murada erdiğini, o konağın sessizliğinin nihayet bozulduğunu görmekten razıdır anam; o halini görse elbette sevinmiştir."
"O senin sadece acını değil, mutluluğunu da yanına alıp gitti. Senin o odada, o yatakta bulduğun huzuru bilseydi, 'oğlum nihayet evini buldu' derdi. Şimdi bu kederle onun ruhunu huzursuz etme."
''O, senin bu hallerinden değil, dik duruşundan razı olurdu." derken gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
"Gerçekten mi Zerrin?" diye fısıldadı, sesi bir umuda tutunmak isteyen bir çocuk gibiydi. "Anam... razı mıdır benden?"
"Razıdır Azad'ım. Hem de çok razıdır," dedim, elimle o ıslak yanaklarını silerek.
"Şimdi o örtüyü aç ve ona 'ben geldim ana' de. Çünkü o, seni o kederli halinle değil, yanında karınla, muradına ermiş bir adam olarak uğurlamak isterdi."
Azad'ın ellerini tutup onu yavaşça kaldırdım.
Azad’ın titreyen eli, Türkan Hanım’ın yüzündeki o bembeyaz örtüye uzandı; her bir santimde sanki zaman biraz daha yavaşlıyordu.
Azad, annesinin o buz gibi, mermerleşmiş ellerini avuçlarının arasına alıp defalarca öptü.
''Anam benim...'' derken hıçkırıklarında boğuldu.
Annesinin cansız bedenine son kez sarıldı; bir daha göremeyecek olmanın acısıyla kıvranıyordu görüyordum.
O buz gibi mermer masanın başında,
Türkan anneyle olan o en sessiz vedanın ardından Azad’ın dünyası başına yıkılmıştı.
Adımlarını atamıyordu, bedeni bir asırlık çınar gibi sarsılıyordu.
Eğildim, o sarsılmaz adamın titreyen yüzünü avuçlarımın arasına aldım.
Parmaklarımın ucunda o buz gibi tenini, o kayıp çocuğu hissettim.
"Türkan anamın önünde sana söz veriyorum sevgilim...
Sen bana anamın hediyesisin.
Emanetisin, her ne olursa olsun sana Türkan anamın şefkatiyle geleceğim.
Onun bıraktığı yerden ben saracağım senin yaralarını.
Ne olursun dik dur artık.
Kimse ağamı bu halde, bu kadar kırılmış görmesin.
Dağılacaksak yine dağılalım, feryat edeceksek yine edelim ama sadece ikimiz varken...
Kimse senin bu zayıf anını kendine kalkan etmesin.''
Azad’ın gözlerinden süzülen o ağır, yakıcı yaşları tek tek öptüm.
Dudaklarımda o buz gibi kederin tadı kaldı.
Sıkıca sarıldı.
''Hadi Azadım çıkalım artık.'' dememle, elimi kavradı.
Morgdan çıktığımızda sadece o kadın ve Cemal vardı.
"Gelebildiniz mi?" dedi sarışın şırfıntı, sesi koridora bir kamçı gibi vurdu.
Gözleri Azad’ın elimi sımsıkı tutan ellerine, oradan da benim üzerimdeki o darmadağın, kabanla örtmeye çalıştığım halime kaydı. "Azad, dışarıda basın ve aşiret büyükleri bekliyor. Bu... duygusal sahneyi bitirip gerçek dünyaya dönsek mi artık?"
"Gerçek dünya öyle mi?" diye gürledi Cemal.
"Gerçek dünya, anamız o soğuk odada son nefesini verirken bunların hangi delikte olduğu! Bak şu kadının haline Azad, bak şu haline! Kimin yüzüyle çıkacaksınız aşiretin karşısına?"
Azad yavaşça durdu ve abisine doğru döndü; ama elimi bir an bile bırakmadı.
"Yeter!" dedi Azad.
Sesi kısık ama bir o kadar yakıcıydı.
"Anamın vasiyeti, muradımın mühürlenmesidir. Zerrin benim karım, Anamın emanetidir, gelinidir. Zerrin'i benden çok anam istedi. Kimse onun saçının teline, üzerindeki tek bir lekeye dil uzatmayacak! Bade, sen de işini yapacaksan dışarıda yap; benim acımın ortağı değilsin, sadece işimin ortağısın!" dedi
Erkeğim benim, tüm acısına rağmen nasıl tutup çıkardı beni o hengameden.
.
.
.
Azad kapıyı benim için açtı. "Bin Zerrin," dedi, gözlerimin içine bakarak. "Bizim yolumuz da, yasımız da bir artık."