Taziye Evinde Hamilelik Nidası

1068 Words
Hüsne abla odadan çıkar çıkmaz, üzerimdeki o ölü toprağını atıp aynanın karşısına geçtim. Saçlarımı hızlıca tarayıp tepemde derli toplu bir topuz yaptım, yüzüme bir parça renk gelsin diye soğuk suyla yıkadım. Bu evde ilk sofraya oturuşumdu. Yemek odasının kapısına vardığımda, içeriden gelen gümüş çatal bıçak sesleri ve Mahmut Ağa’nın ağır öksürüğü koridorda yankılanıyordu. Derin bir nefes alıp içeri girdim. Sofranın başköşesinde Mahmut Ağa, her zamanki heybetli ama bu sabah biraz daha çökmüş haliyle oturuyordu. Azad ise tam karşısında, tabağına bile dokunmadan dalgın dalgın çay bardağını izliyordu. Beni görünce bakışları anlık bir parladı, sanki suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi hafifçe toparlandı. "Sonunda teşrif edebildiler," dedi Ruken, ağzına bir zeytin atarken. Sesindeki o sinsi ton, sabah uykumu iyice kaçırmaya yetti. "Taze gelin olmak zor tabii, konak düzenine alışmak zaman ister." ''Ruken Abla, ben rezidanstan mı geldim, konağa?'' dedim. Cemal Abi kafasını kaldırıp, ters bakışlarıyla beni süzdü. ''Rezidans ne be, sen bizimle dalga mı geçiyorsun?'' dedi. Mahmut Ağa uyarı mahiyetinde boğazını temizleyince, "Günaydın," dedim, Ruken’in iğnelemesini duymazdan gelerek. Mahmut Ağa’nın yanına varıp elini öptüm, sonra Azad’ın yanındaki boş sandalyeye oturdum. Azad, masanın altından elimi bulup sıkıca kavradı. Parmakları hala buz gibiydi. "Geç kalmadın Zerrin, biz de yeni başladık," dedi, Ruken’e ters bir bakış atarak. Tam o sırada kapıda Bade belirdi. Üzerinde yine o kusursuz, ütülü iş kıyafetleri... Sanki taziye evinde değil de holding binasında yönetim kurulu toplantısına giriyor. Elindeki tableti masanın kenarına bırakıp, Azad’ın diğer yanındaki sandalyeye, sanki orası onun tapulu malıymış gibi yerleşti. "Günaydın Mahmut amca, günaydın Azad, Cemal. Sizede günaydın kızlar" dedi, sesi cıvıl cıvıl ama yapaydı. Rukenle bana günaydından sonra kafasını salladı, onun da 'mecburiyetten' olduğu her halinden belliydi. "Azad, dün gece yarım kalan o sevkiyat dosyalarını güncelledim. Kahvaltıdan sonra üzerinden geçelim mi?" Azad derin bir iç çekti, bakışlarını bardağından ayırmadan "Bade, sırası değil," dedi. Sesi yorgunluktan kısılmıştı. Ruken araya girip Bade’ye gülümsedi. "Bakın Bade'ye, işini bilen kadının hali başka oluyor. Bizimkiler daha dünyadan bihaber uykusunda fingirdeşirken, el kızı konağın işini sırtlıyor." Bu ne salak bir kadın ya, ''Ruken, sus yemeğini ye.'' dedi Cemal bile, Ruken'in patavatsızlığına dayanamadı. ''Yalan mı canım, fingirdeşmekten...'' derken Mahmut Ağa’nın sabrı, Cemal ve Ruken’in o bitmek bilmeyen itişmesiyle son noktasına geldi. Bardağı masaya öyle bir vurdu ki, porselen altlığın kenarı çatladı, çaylar sofradaki ekmeklerin üzerine saçıldı. Ağa’nın yüzü öfkeden kıpkırmızı oldu, alnındaki damarlar birer halat gibi dışarı fırladı. "Ulan!" diye kükredi Mahmut Ağa. Sesi konağın taş duvarlarında yankılandı. "Sizin ne asaletiniz kalmış, ne ferasetiniz! Daha ananızın cesedi soğumadı, toprağı kurumadı be! İşiniz batsın, sevkiyatınız yerin dibine girsin!" Mahmut Ağa ayağa fırlarken masayı öyle bir sarstı ki gümüş ekmeklik devrildi. Cemal korkuyla geri çekilirken, Ağa elini havaya kaldırıp titreyen bir sesle bağırmaya devam etti: "Defolun hepiniz! Köpekler gibi birbirinizi yiyorsunuz taziye evinde! Biriniz iş der, biriniz fesatlık der... Sizin yapacağınız insanlığa tüküreyim ben! Bu evden bir daha yüksek ses duyarsam, yemin olsun ki hepinizi bu konaktan sürerim, mülksüz, yurtsuz bırakırım sizi! Zıkkım yiyin! İt sürüsü sizi." Ağa, önündeki tabağı elinin tersiyle yere fırlattı. Porselenin tuzla buz olan sesiyle Ruken çığlık atacakken ağzını kapattı. Mahmut Ağa hırsla ''Amına koyduğumun çocukları, anaları ölmüş iş, güç, karı peşine düştüler.'' kapılara vurarak yemek odasından çıktı. Arkasından gelen o ağır kapı çarpılma sesi ile olduğum yerde titredim. Sofrada öyle bir sessizlik oldu ki, sadece Bade’nin elindeki tabletin bildirim sesi duyuluyordu. Cemal’in yüzü kireç gibiydi, öfkesini kusacak yer arıyordu. Bade, titreyen sesiyle ama o vazgeçmeyen arsız tavrıyla Azad’a döndü. "Azad... Baban çok sinirli ama gerçekten sevkiyat..." Ben artık dayanamadım. "Sen hâlâ mı konuşuyorsun?" dedim, sesim sinirden titriyordu. "Adam evi başımıza yıkıyordu, sen hâlâ tır diyorsun! Sen ne kadar arsız bir şeysin ya? Mahrem bilmezsin, yas bilmezsin!" Cemal Abi, babasının öfkesini çıkaracak yer arıyormuş gibi bir hışımla bana döndü. "Zerrin! Kapa o çeneni! Kimsin lan sen misafire bağırıyorsun? Haddini bil, yerini bil! Bir daha sesini yükseltirsen seni bu kapıdan dışarı bizzat ben atarım!" dediği an ben donakaldım olduğum yere adeta çakıldım. Azad, Cemal’in üzerime yürümesiyle bir anda aslan gibi şahlandı. Ama o Bade’ye olan bitmek bilmeyen "nezaketini" de elden bırakmadı. Önce Bade’ye döndü; sesi o kadar yumuşak, o kadar düşünceliydi ki, tableti Bade'nin kafasına geçirmeme ramak kalmıştı. "Badecim," dedi Azad, gözlerinin içine mahcup ve şefkat dolu bir şekilde bakarak. "Canım, sen bakma babama, bakma bu gerginliğe. Sen çok yoruldun, bizim kahrımızı çekiyorsun sabahtan beri. Lütfen kusura bakma. Sen şimdi git biraz dinlen, misafir odasına geç, bir kahve iç kendine gel. Biz sonra en sakin halimizle hallederiz her şeyi, olur mu güzelim? Çık sen şimdi." dedi kafamda şimşekler çakıyordu. Bade, Azad’ın bu "güzelim"li, "Badecim"li konuşmasıyla bir anda gevşedi, bana dönüp "Gördün mü?" der gibi sırıttı. Ama Azad orada durmadı. Hemen ardından Cemal abisine döndü. Bu sefer sesi çelikten daha sert, bakışları ise babasından daha yakıcıydı. "Abi!" dedi Azad, Cemal’in tam dibine girerek. "Karımla böyle konuşamazsın! O parmağını indir, sesini de o hizaya çek! Karıma karışma! İkinci tekrarın bu görmedim sanıyorsun. Zerrin bu evin gelini, benim başımın tacıdır. Bir daha sakın, sakın ola ki ona sesini yükseltme. Bade benim çocukluk arkadaşım, ona nezaketimi ben gösteririm ama karıma laf ettirmem! Anladın mı beni?" Cemal şaşkınlıktan tek kelime edemedi. Azad elimi öyle bir kavradı ki, parmaklarım birbirine geçti. Azad beni "Yürü Zerrin!" diye sürüklerken, adımlarım eşikte mıhlandı. Sanki görünmez bir el ensemden tutup beni o sofraya geri çevirdi. Başımı yavaşça yana kaydırdım; o an Cemalle göz göze geldik. Az önce kükreyen, bana "Haddini bil!" diye bağıran o adamın gözlerinde bir anda tuhaf, kapkara bir kuyu açıldı. Bakışlarımız kenetlendiği an, zihnimin derinliklerinde paslı bir kapı gıcırtıyla aralandı. O tanıdık, o iğrenç uğultu kulaklarımda çınlamaya başladı. Cemal’in gözbebekleri büyüdü, bakışları o kadar ağırlaştı ki sanki göğsüme bir balyoz indi. O an, o meşum görüntü yine geldi gözümün önüne. Yine o puslu, mide bulandırıcı his... İçim dışıma çıkacak gibi oldu. Boğazıma yükselen o ekşi, yakıcı sıvıyı durduramadım. "Zerrin? İyi misin..." diyordu Azad, ama sesini uzaktan gelen bir yankı gibi duydum. Cemal’in gözlerinin içindeki o karanlığı, o anlatamadığım "şeyi" tekrar gördüğüm o saniye, midem büyük bir kasılmayla isyan etti. Sofranın kenarına tutunmaya çalıştım ama ellerim boşluğa düştü. Herkesin şaşkın bakışları arasında, mide bulantımı tutamayıp kusmaya başladım. "Zerrin!" diye bağırdı Azad, dehşet içinde beni tutmaya çalışırken. ''Sakin ol, kus kus rahatla güzelim.'' derken önüme gelen saçlarımı ve beni tutuyordu. Gözlerimi Cemal’den zorla ayırmıştım. Yer ayağımdan kaymaya, konak etrafımda fırıl fırıl dönmeye başladı. Dizlerimin bağı çözüldü, sesler uğultuya dönüştü ve Azad’ın kollarının arasına yığılırken dünya simsiyah bir perdeyle kapandı. Bayılmadan hemen önce kulağıma çalınan son şey Ruken’in o kulak tırmalayan sesiydi: "Aha! Daha bir hafta olmadı hamile mi kaldı bu şırfıntı?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD