BAKIŞLARIN DOKUNUŞU

994 Words
Oda karanlıktı ama karanlık güven vermiyordu; aksine, her şeyi daha belirgin kılıyordu. Perdeler kapalıydı. İçeri sızan ışık, duvarlarda kırık çizgiler bırakıyordu. Sanki her çizgi, birazdan olacakların habercisiydi. Odayı incelerken temas ettiğim bir çift göz beni başka birinin anına götürmüştü yine. Burası birinin yatak odasıydı. Kokusu oldukça yabancıydı yabancı olduğu kadar da sıcak. Bacaklarım titrediğinde bunun arzu mu yoksa korku mu olduğunu ayırt edemedim. Birinin nefesini boynumda hissettim. Hızla dudaklarıma vuruyordu nefesi. Henüz dokunmamıştı. Ben ise elinin diz kapağımdan tüm bacağımda gezdiğini hayal ediyordum korkmadan çekinmeden. Bacak aramı bir his kaplamıştı. Tanımadığım ancak bir o kadar beni heyecanlandıran bir andaydım şuan yaşadığım şey iki çift gözde çarpışmaktan, hayal etmekten korktuğum bir andı. Bekliyordum ama beklemek, dokunulmaktan daha ağırdı. Tenimde dolaşan serinlik, bana ait değildi. Yabancıydı. Bir başkasının gecesinden kalmıştı. Zaman uzuyordu. Kalbim göğsümde değil, daha aşağıda atıyordu. Utandım. Utanç, arzuya çok yakındı; bunu o an öğrendim. Gözlerimi kapattım. Ve tam o sırada— . . . Bu bir anı değildi. Bu, başkasının anıydı. Ve ben yine o ana misafirdim. Bakarak dahil olduğum ahlaksız bir misafir. Oysa bu beden, bir zamanlar bakmamayı öğrenmişti. Bakışlarımı ben seçmedim. Onlar beni buldu. Köyde bakmak ayıptı. Uzun bakmak tehlikeli. Göz göze gelmekse… adı konmayan bir suçtu. On dokuz yaşındaydım. Okumak istiyordum. Defterlerimi, kitaplarımı yastığımın altına saklardım. Geceleri, herkes uyuduğunda çalışırdım. Gündüzleri ise başımı eğmeyi öğrenmiştim. Ne yaparlarsa, ne isterlerse yapardım. Çünkü başımı kaldırdığımda şeyler oluyordu. Bu hem mecazi baş kaldırılarımda, hem de gerçekten başımı kaldırdığımda insanlarla çok sık göz göze geldiğimde oluşan bir şeyler vardı. İlk başta ne olduğunu anlamadım. Birinin yüzüne baktığımda— sadece bir an— içimde bir boşluk açılıyordu. Sonra görüntüler geliyordu. Başkalarının hayatları. Başkalarının içleri. Utandıkları düşünceler. Sakladıkları istekler. Ve bedenim… Bedenim buna geç kalıyordu. Kalbim hızlanıyordu. Avuç içlerim kaşınmaya başlıyordu. Mideme garip bir baskı oturuyordu. Korktum. Çünkü bana öğretilen hiçbir şey bunu açıklamıyordu. “Bakma,” dediler. “Bakarsan kızarlar.” “Bakarsan yanlış anlaşılır.” Ama ben bakınca yanlış anlaşılmaktan değil kaybolmaktan korkuyordum.. Geceleri uyanıyordum. Gördüğüm yüzler zihnimden çıkmıyordu. Bazen bir erkeğin sabırsızlığını, bazen bir kadının bastırılmış öfkesini kendi bedenimde taşıyordum. Sanki bana ait olmayan bir şey içimde dolaşıyordu. Ve bir gün bunun fark edildiğini anladım. Bakışlarım değil. Sessizliğim. “Bu kız değişti,” dediler. “Dalıyor.” “Gözleri tuhaf.” Okumak istiyorum dediğim gün karar verildi. Benim için değil. Benim hakkımda. Evlendirilecektim. Sebep sormadım. Zaten cevap yoktu. Karar alındıktan sonra her şey hızlandı. Sanki ben o an konuşursam, fikir değişebilirmiş gibi bir telaş vardı üzerlerinde. O yüzden susturdular. Sessizlik, benden önce davranmıştı zaten. Üç gün sonra geldiler. Kapının önünde ayakkabıların sesi duyulduğunda annem başını kaldırmadı. Babam sigarasını söndürdü. Ben, kapıya bakmadım. Ama onu mutfağın penceresinden gördüm. Çünkü bakmamaya karar vermek, bakmayı engellemiyor. Korku sarmıştı içimi. Ben bakarken arkamdan Rojda geldi, Rojda bizim evin çalışanlarındandı. “Zerrin Abla seninkini gördün mü? Nasıl da can yakar” Rojda’ya döndüm ters bakışlarla onu susturup yavaşça odama çıktım. Aynaya baktığımda Rojda’ya ters bakan gözlerim gülümsüyordu. Ben buradan gidebilir miydim bilmiyorum. Çünkü oda buradaydı. Ama bu evden çıkabilirdim, ve bu saklayamadığım bir mutluluktu. Aşağı salona inmek istiyordum onu görmek istiyordum. Yavaşça ilerledim odadan çıkıp bir kaç basamak indim sonra cesaret edemeyip geri çıktım odama. Bekliyordum benim hayatım ile ilgili karar alınmasını çaresizce bekliyordum. Ben camdan dışarıyı izlerken merdivenlerden bir ses geldi. Kapım bir anda açıldı. “Abla koş Ağam seni çağırdı” Hazırdım kendimle yüzleşmiştim bu benim çıkış kapımdı. Salonun kapısına geldiğimde kararı vermişlerdi herkes bana bakıyordu. Onunla göz göze gelmemek için yavaşça salona girip büyüklerin ellerini öpmeye başladım. Mutfağa gittiğimde kimse yoktu annem usulca kapıdan seslendi “Zerrin, Azad seninle konuşmak istiyor.” demesiyle mutfaktan ayrılması bir oldu. Kendimi tembihlemeye başlamıştım bile göz göze gelmeyecektim. Kapı gıcırdayarak aralandı. Esmer, geniş omuzlu, uzun. Boyu konuşmadan üstünlük kuruyor. Omuzları geniş ama gösterişsiz; sanki gücünü saklamayı öğrenmiş. Üzerindeki koyu renk gömlek bedenine yapışmıyor, bedeni gömleği taşıyor. Düğmeleri kapalı, ama vücut hatları belli. Yüzü sert. Güzel değil; çekici. Çenesi keskin, sakalı birkaç günlük; özenle bırakılmamış ama bilinçli olarak kesilmemiş gibi. Kaşlarının altındaki bakışlar… işte orası tehlikeli. Bakmamaya çalışıyorum, bakıp dalmamak. Bakmıyor, tartıyor. Bir şeyi alıp almamaya karar veren bir adamın bakışı bu. Gözleri yüzünde gezinmiyor; yavaşça aşağı iniyor, sonra tekrar yüzüme çıkıyor. Utandırmak için değil. Sahiplenmek için bakıyor. Olduğu yerde durdu. Sanki o oda zaten ona aitti de ben sonradan içine bırakılmıştım. Sessizlik kalınlaştı. Duvarlar yaklaşmadı ama nefes daraldı. Azad bana bakmadı. Pencereye yöneldi. Sırtı dönükken bile odanın kontrolü ondaydı; bunu hissettiriyordu. “Bakmana gerek yok,” dedi. Sesi ne yumuşaktı ne sert. Kararsız değildi. Sadece emindi. Başımı kaldırmadım. Ama onu görüyordum. “Burada kimse seni zorlamayacak.” Bir adım attı. Sesindeki mesafe, aramızdaki boşluğu kapattı. “Beni de yanlış anlama,” dedi. “Bu evlilik… bir düzen.” Düzen. O kelime bedenimde yanlış bir yere dokundu. “Sen istersen okula gideceksin,” dedi. “Akşam ikimizde evde olacağız.” “Köydekilere evliyiz diyeceğiz.” Sonra sustu. Ve döndü. Göz göze geldik. İlk defa… Bakışlarım başka bir hayata düşmedi. İçine girecek bir kapı yoktu. Ama duvarlar fazlasıyla yakındı. Bakıyordu. Ama almıyordu. Bu, bildiğim her şeyden daha tehlikeliydi. “Kimse sana dokunmayacak,” Bir anlık bir duraklama oldu. O boşlukta kalbim hızlandı. “Ben dahil.” Bu cümle içimi rahatlatmadı. Aksine, gerdi. Çünkü dokunmamak bir vaatti. Ama ne zaman bozulacağı söylenmeyen bir vaat. Yaklaştı. Dokunmadı. Ama nefesini hissettim. Tenimde gezinen sıcaklık bana ait değildi. Yine bir sınırdaydım. Ama bu kez sınırı çizen bendim… ya da o. “Bakma meselesi,” dedi birden. Ses tonu değişmedi. Ama kelime ağırlaştı. “Onu da öğreneceksin.” Yutkundum. Konuşmadım. “Burada herkes bakamaz,” dedi. “Bakış yanlış yere giderse, bedelini kadın öder.” Gözlerim gözlerine kilitlenmişti. İstemeden. Ama kaçmadan. “Şimdi bana bakabilmen normal,” dedi. “Çünkü henüz seninle ilgili bir karar vermedim.” Yaklaştı. Aramızda bir nefeslik mesafe kaldı. Dokunmadı. Ama odadaki her şey dokunuyordu. Ve o an şunu anladım: Bu adam beni istemiyordu. Ama isteme ihtimalini canlı tutuyordu. Kapıya yönelirken son bir kez durdu. Arkası dönükken söyledi: “Bakışlarını kontrol edemezsen,” dedi, “sonra bedenini kontrol etmeyi de öğrenemezsin.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD